6
YAMTAR UYANIYOR
Yamtar o günkü yenilişinden sonra eğlence bahçesinin en ünlü oyuncu-su olmuştu.
Eski arkadaşının bir deri, bir kemik kaldığını görüp bunun açlıktan ileri
geldiğini anlıdan Üçoğul, bahçenin sahibi ile görüşerek yeni bir oyun yapmasını
teklif etmiş, teklifi de kabul ettirmişti.
Bu oyun şu idi: eğlence bahçesinin sahibi ortaya oldukça çok akça koyacak
seyircilerin içinde en çok yemek yiyebilecek olanı bir yarışa çağıracaktı.
Ortaya çıkan seyirci ne kadar yemek yerse, bahçenin sahibinin çıkaracağı adam
ondan çok yiyecekti. Yarışı seyirci kazanırsa bahçe sahibinin koyduğu akçayı
alacak, kazanamazsa yarısı kadarını bahçe sahibine verecekti.
Bahçe sahibinin ortaya çıkaracağı adam Yamtar’dı. Çok yemek yarışını kazanacağı
muhakkaktı. İlk günü Yamtar bir kuzu çevirmesi ile dört büyük çanak yoğurt
yiyerek yarışı kazandı. Yamtar hem iyice doymuş, hem de güreşteki kazancından
daha çok akça alarak onlarla Gök Börü’ye ve çocuklara yiyecek taşımıştı.
İkinci günü şart değişti: Yamtar, Çinlinin yediğinin iki katını yiyecekti. Fakat
Yamtar kırk tane iri kuş eti, altı çanak yoğurt, yirmi çanak pirinç yiyerek bunu
da kazandı. Kim ne yese iki katını kolaylıkla kıvrıyordu. Yamtar’ın oburluğu
Siganfu’da duyulunca şehrin en oburu olmakla tanınan kısa boylu, fakat pek
şişman bir Çinli büyük bir akça karşılığı ile Yamtar’a meydan okudu. O gün
eğlence bahçesi tıklım tıklım dolu idi. Çin beğleri de gelip seyirciler arasında
yer aldı. Yamtar iki kuzu ile dört çanak dolusu yemiş yedi. Üzerine de
kendiliğinden iki büyük çamçak su içti. İlk defa olarak:
- "Bu gün iyi doydum!" dedi.
Üçoğul, eski yoldaşının benzine kan geldiğini, biraz kendisini toplayıp
güçlendiğini görünce eğlence bahçesi sahibiyle yine konuşarak Yamtar’ı Yumru ile
ikinci defa güreştirmek istedi. İstediği, Yamtar’ın akça kazanmasıydı.
Gerçekten yedi sekiz yemek yarışının verdiği tokluk ve kazanılan akçalarla yar
aç yatmaktan kurtulmuş, Yamtat’ın gücü yerine gelmişti. Yamtar üst üste iki
güreşte Yumru’yu yendi. İş bu hale gelince onun karşısına Yumru’yu beraberce
yenen Kıtayla Tibetliyi çıkardılar. Koca Yamtar bunları da biçimine getirip kafa
kafaya vuruşturarak yenince herkesin ilgisini çekecek yeni bir güreş yapmak
gerekti. Yamtar’la Yumru aynı zamanda altı güreşçiye karşı güreşeceklerdi. İkisi
Kıtayla Tibetli idi. Dördü de Siganfu’nun güreşçileri idi. Eğlence bahçesinin
sahibi şehrin ileri gelenlerinden bazılarının güreşe gelmesini sağlamıştı.
Bunların arasında birçok yüksek rütbeli Çin subaylarıyla, saray adamları,
vezirlerden de Vey-çing vardı. Sekiz güreşçinin iki takım halinde güreşmesi
şimdiye dek görülmüş şey değildi. Tellallar şehrin sokaklarında bağırarak halkı
bu seyre çağırmışlardı. O günkü giriş ücreti iki kat yükseltildiği halde bahçe
dolmuş, bahçe sahibinin de ağzı kulaklarına varmıştı. Güreşin yapılacağı yer
genişletilmiş, ileri gelenle-rin oturması için yüksekçe localar yapılmıştı. Bir
Çinli ile Üçoğul ha-kemlik ediyorlardı. Üçoğul’un el çırpmasından sonra sekiz
kişi birbirine girdi. Eskiden beraberce Yumru’yu yenmiş olan Kıtayla Tibetli
yine onunla tutuşup dört Çinliyi Yamtar’a bırakmışlardı. Yumru’yu yine ye-nerek
hep birden Yamtar’a saldırıp onu da sırt üstü getirmek tasarısını gidiyorlardı.
Kendileri Yumru’yu yeninceye kadar dört Çinlinin de Yamtar’ı oyalayacağından
emin idiler. Bu tasarı Yumru’nun da işine geliyordu. Yumru nasıl olsa uzun zaman
iki rakibini tutabilir, bu sırada da Yamtar dört Çinlinin sırtını yere
getirebilirdi. Güreş büyük sertlikle başladı, kızıştı, kırıcı bir durum aldı.
Halk bağırıyor, kendi güreşçilerini cesaretlendiriyordu. Seyirciler arasında
birkaç Türk de vardı. Yüzbaşı Yağmur’la Gümüş yan yana oturmuşlardı. Fakat
bunların hiç sesi çıkmıyor, kayıtsız bir yüzle güreşenlere bakıyorlardı.
Locaların birinde de Kür Şad’la Böğü Alp oturuyor, kıpırdamadan seyrediyorlardı.
Çin veziri Vey-çing, Türklerin en büyük yağısı idi. Bir güreşçilere, bir de Kür
Şad’la Böğü Alp’a bakıyor, gözlerinden kin yalazları saçıyordu. Kür Şad kılıcı
ile oturuyordu. Çin kağanının özel çerisinde yüksek rütbeli subay olmuş, yanına
da epey Türk toplamıştı. Çinlilere karşı yaptığı savaşlarda çok Çinlinin canına
kıymış olan şu Böğü Alp da özel çeri subayları arasına girmişti. Böyle giderse
tutsak diye buraya getirilen Türklerin hepsi Çin kağanının özel çerisi
olacaklardı. Hem de...
Vey-çing düşüncesini yarıd abıraktı. Çünkü güreş alanındaki kargaşalıktan bir iş
olduğunu anlayıp bakınca Yamtar’la tutuşmuş olan dört Çin güreşçisinden birinin
kolu kırılmış olduğu halde dışarı çıkarıldığını gördü.

Doğrusu Vey-çing, içinde büyük bir kıskançlık duyuyordu. Şu hiç sevmediği,
tiksindiği Türklerle kendi budunu bir türlü boy ölçüşemi-yordu. Onları ya
çoklukla, ya tuzağa düşürerek, ya aldatarak yenebili-yorlardı. Ama eşit şartlar
altında Türkleri yenemiyorlardı. Hele ki iki Türk’e karşı altı kişinin çıkması,
dört Çinlinin bir Yamtar’la başa çıkamayışı üstelik birinin kolu kırılarak
meydandan ayrılması Vey-çing’in haysiyetine dokunuyordu. Hele şu Kür Şad’ın
tutsak olduğunu unutarak Siganfu’da ululukla gezinmesi, kılıç şakırdatması,
şehir çevresinde dört nala at koşturması, Bögü Alp’la her gün ok atması onu
içinden öfkelendiriyordu. Günün birinde Çin’in başına belâ olacak bu Türkler’i
yok etmek için Çin kağanına türlü tasarılar vermişse de bir sonuç alamamıştı.
Çünkü öteki vezirler Türkler’in ekinciliğe, dokumacı-lığa alıştırılmasını
istiyorlar, Vey-çing’i desteklemiyorlardı. Ekinciliği, dokunmacılığı zaten bilen
Türkler’i yalnız bu işlere bağlıyarak şehirlere, köylere yerleştirmek onlardan
gelecek tehlikeyi önlemek için yeter sanıyorlardı. Bunu böyle sanmak, boynuna
tasma geçirilen kurdu köpek oldu sanmak gibi yanlıştı. Hem de...
Vey-çing daldığı düşünceyi yine yarıda bıraktı. Çünkü güreş alanındaki
kargaşalıktan bir iş olduğunu anlamış, başını oraya çevirince Yamtar’la güreşen
üç Çinliden birinin bayılıp karga tulumba edilerek çıkarıldığını görmüştü. İşte
bu da onun içini kinle yakan bir şeydi. Ötüken devi ikisini güreş dışı ettikten
sonra öteki ikisini elbette yenerdi. Vey-çing, Yumru’nun yaptığı güreşe hiç
aldırmıyordu. Türk’e karşı Kıtay ve Tibetli çıkmıştı. Ona göre bu barbarların
hepsi de birdi. Ven-çing Türk’ten de Kıtay’dan da, Tibetli’den de aynı derecede
tiksinirdi. Varsın onlar güreşsinler, boğuşsunlar , isterse birbirlerini
öldürsünler, dünyadan bir barbar daha kalkacağı için bu iyi olurdu. Fakat beri
yanda dört Çinlinin bir barbara yenilmesi... İşte bu gücüne gidiyordu. Hem de...
Vey-çing yine düşüncesinden ayrılmıştı. Çünkü Yamtar iki Çinliyi kafa kafaya
vurduktan sonra ikisinin de sırtını yere getirmiş, pestili çıkmış olan iki Çinli
güreş alanından çekilmişti. Şimdi ortada dört barbar kalıyordu. Yumru son gücünü
kullanarak iki güreşçiye karşı dayanırken birdenbire yükünün hafiflediğini
duydu. Çünkü Yamtar güreşe girince Kıtayla kapışmış, Yumru’yu Tibetli baş başa
bırakmıştı. Artık Çinli seyircilerin bağırtısı işitilmiyordu. Vey-çing ise kin
saçan gözlerini Kür Şad’la Bögü Alp’tan ayırmıyordu. Fakat onların yüzünde bir
sevinç görmüyor, "Ah karganmışlar! En sonunda sevinmek istiyorlar" diye
düşünüyordu. Fakat galiba Kür Şad sevinemeyecekti. Çünkü Yamtar yorulmuş,
yıpranmış, soluyordu. Çin veziri şimdi umutlanıyor, Kıtayla Tibetlinin Türkler’i
yenmesi için içinden Tanrı’ya yalvarıyor, şu Kür Şad buradan sevinçli çıkmasın
da ne olursa olsun diyordu. Yakarışını Tanrı galiba kabul edecekti. Çünkü şimdi
Yamtar alta düşmüş, güç durumda kalmıştı. Kıtay, ona boyunduruk takmış,
çevirmeğe uğraşıyordu. Yamtar, kızgın bir buğa gibi soluyordu. İki kişiye karşı
çetin bir güreş yapmış olan Yumru da belini Tibetliye kaptırmış, bocalıyordu.
Yamtar soluyarak Yumru’ya haykırdı: "Yetişmezsen işim bitik!" Yumru: " Ben de
iyi değilim" diye karşılık verecekti. Birdenbire gözleri Kür Şad’ın locasına
ilişip Bögü Alp’la göz göze geldi. Bu bakış mutlu bir bakış oldu. Yumru, Batı
kağanının katında Bögü Alp’ın iri Karluk güreşçisini nasıl yendiğini hatırladı.
O güreşteki ince oyunu yalnız Yumru görebilmişti. Hiç düşünmeden dirseklerini
Tibetliye dayayarak zorlu bir itiş yaptı. Onun bir anda gevşeyen kollarına
yukardan aşağı bir bilek vuruşu yaparak kendi belinden yakalamış olan Tibetlinin
kollarını çözdü. Yıldırım hızıyla tırpanı atarak onu kavrayıp yere çaldı.
Çalmasıyla sırtını yere getirmesi bir oldu. Tibetlinin kıpırdayacak hali
kalmamıştı. Üçoğul ve Çinli hakem el çırparak Tibetlinin yenildiğini
bildirdiler. Yumru Tibetli çıkınca geniş bir soluk aldı. Yamtar’ın bütün gücü
kesilmek üzere idi. Omzunun biri yere gelmişti. Ötekinin de gelmemesi için insan
gücü üstünde emek harcıyordu. Yumru, birden ona sayıncaya kadar yardıma gelmezse
Yamtar yenilecekti. Hızla Kıtay’ı omzundan yakalayıp kaldırdı. Silkeleyerek
ileri fırlattı. Şimdi Kıtay, iki Türk güreşçisine karşı tek kalmaktan doğan
şaşkınlık içinde idi. Bir an bakıştılar. Yamtar soluyarak şöyle dedi:
- İkimiz birden girişirsek erliğe sığmaz. Ya sen tutuş, ya ben...
Yumru, Kıtay’ın kendi hakkı olduğunu biliyordu:
- "Onu bana bırak" dedi ve el çırparak daldı.
Biraz sonra Kıtay yenilmişti. Vey-çing içinde öç kıvılcımları parlayan
gözleriyle Kür Şad’ı aradı. Onun sevincini görerek biraz daha öfkelenmek,
Türkler’e biraz daha yağı olmak istiyordu. Fakat ne Kür Şad’da ne de Bögü Alp’ta
bir sevinç belirtisi, gülümseyen bir yüz yoktu. Bakışlarını seyirci kalabalığına
çevirdi. Bu yığın arasında da başlarında börkleri, omuzlarına dökülen uzun
saçlarıyla birkaç Türk gözüne çarptı. Fakat bunlar da aynı umursamaz bakışlarla
bakıyorlar, sevinç göstermiyorlardı. Vey-çing buna büsbütün içerledi. "Ah kuduz
barbar-lar! Kurumlarından yanlarına varılmıyor. Güreşte kazanmak hep onlara vergi
imiş gibi aldırmıyorlar" diye mırıldandı. Bu kadarla kalsa iyi idi. Yanındaki
locada oturan ve Çin kağanının yâverlerinden olan yüksek rütbeli bir Çin subayı,
yanındaki başka bir Çin subayına Türk güreşçilerini tutmak için çok güçlük
çekti. Türkler’i beğenenlere hiç tahammülü yoktu. Bir yandan Çin kağanı bunları
iyi binici ve nişancı oldukları için özel çeri yapıp bir takımına subaylık
verirken, bir yandan Çin subayları Türkler’in gücünü beğeniyor, Çin kadınları
arasında da Türkler’e gönül kaptıranlar oluyordu. Yamtar’la Yumru’yu öven şu
yaverin kız kardeşi bunlardan biriydi.
Vey-çing daha çok bekleyemedi. Kalkıp gitmek üzere iken gözleri yine Kür Şad2ı
aradı. Fakat o gitmişti.
Yamtar, eğlence bahçesi sahibinin verdiği akçalara bakınca bir yanlışlık var
sandı. Hepsinin kendisine mi ait olduğunu Üçoğul’un dilmaçlığı ile sordu. Üçoğul
bu akçayı çok görmemesini söyledi:
- "Sana verdiği 15 akçayı çok mu buluyorsun? Senin yaptığın güreş yüzünden
kendisi iki üç bin akça kazandı" dedi.
Yamtar’ın gözleri açılmıştı:
- İki üç bin akça mı dedin? Kim bilir bu akça ile ne çok azık alınır!
Sonra üç akça ile yüklendiği türlü yemekler Gök Börü ve çocuklarla birlikte
nasıl yiyeceğini düşüne düşüne yola koyuldu. Kendi tarlalarından aldıklarının
yanına çarşıdan alınanlar da konulunca hepsi adamakıllı doyuyorlardı. Gök Börü
bir şey sorumuyor, Yamtar da söylemiyordu. İlk defa o akşam toklukla açlığın
aynı şey olmadığını , açlığın kuruntu değil, yaman bir gerçek olduğunu anladı.
Artık kendisinde uyuşukluk duymuyor, canı kılıç kuşanıp dövüşmeği çok çekiyordu.
Göktaş’la Sungur da Gök Börü’nün dersleri sayesinde gelişmişler, küçük birer
bahadır olmuşlardı. Böyle dört beş yıl daha geçerse bunlar iyi birer çeri
olacaklardı.
Yamtar o gece, o yorucu güreşin verdiği yorgunluğa rağmen uyuyamadı. Açlığın
verdiği mecburiyetle filozof olmuş, fakat felsefe onu bir türlü doyurmamıştı.
Şimdi iyice doyduktan sonra felsefeye, bilime dalmakta ne zoru vardı? Kişi oğlu
savaşmak için doğar, savaşacak gücü bulmak için yemek yerdi. Yamtar felsefeyle
doyacağını sanmakla aldanmış, uzun denemelere rağmen açlığını giderememişti. Şu
Çinliler ne yalancı kimselerdi! Kocamış Şen-ma toklukla açlık birdir diyerek
kendisini aylarca aldatmış, bu yüzden Yumru’yla olan ilk güreşi kaybetmişti.
Artık fesefeye falan lüzum kalmıyordu. Yamtar bu düşünceyle yatağından fırladı.
Doğru Şen-ma’nın evine gitti. Filozof bir çıranın altında kitap okuyordu.
Yamtar’ı gecenin geç çağında felsefeye ait bir güçlüğü çözmek üzere geliyor
sandı. Gülümseyerek yüzüne baktı. Beriki çok ciddi idi:
- "Bana bak Şen-ma! Ben filozof olmaktan caydım" dedi.
Çinlinin tatlı gülümseyişi siliniverdi:
- Neden?
- Filozofluğum birkaç ay daha sürseydi güreşte Göktaş’a bile yenilirdim.
Şen-ma bu sözlerden bir şey anlamamıştı. Yamtar devam etti:
- Sen bana açlık bir kuruntudur, demiştin. Şimdi anlıyorum ki, kuruntu olan
açlık değil, senin felsefenmiş.
Şen-ma’nın yüzünde, uzun didinmelerden sonra bulabildiği tek öğrencisini elden
kaçırmanın verdiği bir gerginlik vardı. Nerdeyse ağlayacaktı. Söyleyecek söz
bulamıyordu. Yamtar:
- "Sana hoşça kal demeğe geldim" dedi ve Çince "Karnım tok" diye tamamladı.
Filozofun bakışlarına karşı da Türkçe olarak: "Hem de gerçekten tok. Kuruntu
değil" sözlerini ekledi.