8
ÇİN TÜRKLER’İN AHLÂKINI BOZUYOR
Bögü Alp uzun süren bir talimden sonra evine dönmüştü. Çinli çerilere en kolay
şeyleri öğretmek bile güç oluyordu. Çin kağanının özel çerisindeki Türklerle
başı hoştu. Bunlar ok atmasını kılıç savurmasını, kargı sançmasını, ata
binmesini zaten biliyorlardı. Hep birlikte saldırış, boru ile toplanış, birden
yüzgeri ediş de onlar için su içmek gibi idi. Fakat on sekiz yaşına kadar eline
pusat almamış , ata binmemiş Çinlilerden çeri yetiştirmek üzücü bir işti.
Kavrayışları da yoktu. Çinliler çeri olmak için değil, dokuma yapmak, yemiş
yetiştirmek ve filozof olmak için yaratılmış yarı buçuk kişilerdi. Halbuki kendi
çocukları bile bu Çinli çerilerden daha yahşı savaş usulleri biliyordu. Hatta
Bögü Alp’ın sekiz yaşındaki kızı ok atmakla, ata binmekte onlardan usta idi. Bu
düşüncelerin içinde çocuklarını çağırdı. Onlarla yine her günkü talimleri yaptı.
Sonra her akşam yaptığı gibi Siganfu sokaklarında gezintiye çıktı. Bu gezintiler
aylardan beri sürüp gidiyor, fakat kimsenin gözüne çarpmıyordu. Bögü Alp’ın çok
defa aynı yerlerde dolaşıp geceleyin evine dönmesinde elbette bir sebep vardı
ama bunu kendisinden başka yalnız bir kişi daha biliyordu.
Gece oluncaya kadar dolaştıktan sonra çok dar sokakların birinden dönmeğe
başladı. Gök epey bulutlu idi. Yarılanmış bir ay bulutlardan kurtuldukça
sokakları oldukça ışıtıyordu. Yine ayın ışık serptiği bir anda, ilerde bir
Türk’ün yavaş yavaş yürümekte olduğunu gördü. Börkünden ve kılığından Türk
olduğunu anladığı bu kişi, Bögü Alp’a gizli bir istekle ve ihtiyatlı olarak
yürüyor gibi geldi; adımlarını yavaşlattı. Keskin bakışlarını karanlığa dikerek
onun ne yaptığını görmek istedi. Başka bir zaman olsaydı Bögü Alp başkasının
açık ve gizli herhangi bir işiyle ilgilenmez, geçerdi. Fakat şimdi durum o durum
değildi. Bögü Alp her gizli hareketle, her şüpheli adamla ilgilenmeğe mecburdu.
Niçin mi? bunu biraz sonra kendiliğinden öğreneceğiz...
Bu sırada ay birdenbire buluttan kurtularak ortalığı aydınlattı. Bereket versin
ki sokak eğri büğrü olduğundan her zaman sığınacak gölge bulmak kabildi. Bögü
Alp da öyle yaptı: Önce bir gölgeye, sonra bu gölgeyi yapan çıkıntının arkasına
gizlendi. İlerde yabancı da önce bir gölgeye saklanmıştı. Bögü Alp onun ileriden
çok geriyi kolladığını görünce bulunduğu yerde kıpırdamadan durdu. Yabancı Türk
bir zaman öylece durup ayın buluta girmesini bekledikten sonra istediği
olma-yınca gölgeden çıktı. Hızlı adımlarla yürüyerek biraz ilerdeki bir evin
kapısına geldi. Bögü Alp saklandığı yerden bu yabancının kapıya yavaşça
vurduğunu, sonra kapının açılarak içeri girdiğini gördü.
Merakla yavaş yavaş kapıya yaklaşarak inceledi. Ötekilerden daha büyük bir evin
kapısıydı. Artık gözü kapalı gelse bulabilirdi. Yarın gece yine gelmek niyetiyle
dönmek üzere idi. Birdenbire aklına Kıraç Ata’dan dönerken gördüğü dört atlı ve
bunların arasındaki Onbaşı Pars geldi. O zaman o dört atlının işine karışsaydım
belki Tulu Han’ın ayrı kağanlık gütmesine engel olup bir çok kötülükleri
önleyebilirdim diye düşündü. Bu düşüncenin verdiği ürküntü ile bulunduğu yerde
kaldı. Sokaktan geçenler pek azdı.
Çok beklemedi. Kapı yavaşça açıldı. Ay, Bögü Alp’a yardım ediyordu. Işığını tam
o sırada yine saçmış, Bögü Alp da evden gizlice çıkan Türk’ün Yüzbaşı Üçoğul
olduğunu görmüştü.
Bögü Alp incelemelerini derinleştirdi. Bu evin zengin bir Çinli tüccara ait
olduğunu öğrendi. Üçoğul buraya sık sık geliyordu. Niçin geliyordu? Bögü Alp,
epey önce Siganfu’daki Türk beğlerinin evlerini birer birer gezdiği zaman
Üçoğul’un karısı suna boylu, çok güzel, Almıla’yı hatırlatan bir kadındı. Bu
kadını dadanmak Bögü Alp’ın kavrayamadığı bir işti. Siganfu’da Türk Türesi
yürürlükte değildi ama evli kadına ilişmek de ayrıca büyük suç, bir ayıptı.
Yoksa işin içinde başka bir iş mi vardı? Bögü Alp bunu da hesaplayarak zengin
Çinli tüccarın dükkânına gitti. Yaşlı, sıska, gözü akçadan başka bir şey
görmeyen bu adamla epey alış veriş etti. Ondan bazı bilgiler edinebilmek
umuduyla sık sık dükkâna uğrar oldu. Fakat fazla bir şey öğrenemedi.
Bögü Alp bir ayda Üçoğul’un iki defa o eve girdiğini gördü. Hattâ bu girişlerin
biri epey meraklı oldu. Üçoğul girdikten epey sonra ev sahibi olan Çinli de
geldi. Evin içinde her zamanki sessizlik devam ediyordu. Biraz vakit geçti.
Kapıyı yavaşça açıldı. Üçoğul bir gölge gibi sıyrılıp uzaklaştı. Bögü Alp durumu
kavrayamamış, içine kurt düşmüştü. Acaba Üçoğul’la Çinli bu gece konuğunu
biliyor muydu? Öyle ise?... Öyle ise ikisi, kendi aralarında mı bir şeyler
konuşuyorlardı? Konuşuyorlarsa ne konuşuyorlardı? Sakın...
Bögü Alp, bu işlerin hiç de savaş işlerine benzemediğini görüyordu. Bunlar
çetrefil, ince işlerdi. Kendi usu bu işlere pek yatmıyordu. Bunu hiç kimseye de
açmamıştı. Kendi kendine bu bilmeceyi çözmeye uğraştıkça bilmece daha
çapraşıklaşıyordu. Hele bir gün Üçoğul özel çerideki yumuşunun başında da
bulunmayınca Bögü Alp ne diyeceğini, ne düşüneceğini şaşırdı.
Bir gün Türk beğleri Siganfu yöresindeki dağlarda ava gitmişlerdi. O gün Bögü
Alp’ın gözünden kaçmayan şey şu oldu: Üçoğul bir tek av avlayamadı. Nişancılıkta
sona kaldı. Kılıç oyununda yenildi. Güreşte iki gözü kör olan Gök Börü’ye alt
oldu. At yarışında da geride kalıp ortalıktan çekildi. Onu ancak ertesi günü
çeride görebildiler.
Bögü Alp aklına gelen bir şeyi yapmayı tasarlayarak bir gün Yamtar ve Üçoğul’u
yanına aldı. Atla Siganfu’nun içinde bazı yerleri dolaştı. Sonra Üçoğul’un
yanına aldı. Atla Siganfu’nun içinde bazıyerleri dolaştı. Sonra Üçoğul’un
geceleri girdiği evin sahibi olan zengin Çinli’nin dükkânına geldi. Atlarından
atladılar. Bögü Alp, Üçoğul’un yüzünü kaçırmadan konuşuyordu. Birkaç şey
aldıktan sonra tüccara:
- "Arkadaşlarımı tanıyor musun?" diye sordu.
Tanımıyordu. Yamtar’la Üçoğul’u adlarını söyleyerek tanıştırdı. Çinlinin yüzünde
ne ufak bir değişiklik olmamıştı. Gülümseyerek onlara mal satmak için dil
döküyordu. Yamtar, içinde yiyecek bulunmayan bu dükkâna isteksizlikle bakıyordu.
Fakat Üçoğul Çinli tüccarın adının Ling-tao olduğunu Bögü Alp’tan işitince o
zamana kadar sakin olan yüzünde bir değişiklik oldu. Kaşları çatılıp gözleri
ilgi ile bakarak:
- "Ling-tao mu?" diye sordu. Bögü Alp da gözlerini ona dikerek:
- "Evet! Tanıyor musun?" dedi.
Üçoğul, Çinli tüccarı uzun uzun süzdükten sonra gülümsedi. Sonra yere bakarak:
- "Hayır!" diye cevap verdi.
Bögü Alp yine kesin bir şey anlayamamıştı. O gece Yumru’yu yanına alarak
Çinlinin dükkânını ve evini gösterip belledikten sonra şu buyruğu verdi:
- Gündüzleri dükkânı, geceleyin de evi gözetleyeceksin. Dükkâna Türkler’den kim
uğruyor, geceleyin eve kim giriyor öğreneceksin. Kendini açığa vurmadan işi
yürüteceksin. Kendi açığa vurmadan işi yürüteceksin. Gördüklerini kimseye
söylemeyip bana diyeceksin!
Yumru yere diz vurdu:
- Buyruk senindir!
İlk günleri ne dükkâna, ne de eve hiçbir Türk uğramadı. Beşinci günün gecesinde
Üçoğul eve girip uzunca kaldı. Birkaç gün sonra üst üste iki gece daha eve
geldi. Bundan sonra dükkâna da uğramağa başladı. Çinli ili iyice tanış oldu.
Yumru her günkü sonucu Bögü alp’a bildiriyordu. Bir gün pek heyecanlı geldi.
Önemli bir ipucu yakalamış gibiydi.
- "Üçoğul yine dükkâna uğrayıp uzun uzun konuştu. O ayrıldıktan sonra ben
dükkâna gittim. Çinli pek sevinçliydi. Üçoğl’un akşam geç vakit almak üzere bir
yığın mal ısmarladığını söyledi.
- Sonra?
- Sonra Üçoğul akşam dükkâna gelmedi. Çinli onu beklerken o öteki eve girdi.
Bögü Alp kurnazlığı anlamıştı. Üçoğul Çinliyi geleceğim diye oyalayarak rahatça
eve girip çıkmıştı. Yumru’nun anlamadığı nokta ise Türk beğinin sözünde
durmamasıydı.
Büyük bir üzüntü içinde:
- "Üçoğul yalan söyledi" dedi.