Millî şuurun ve İlmî
tarihçiliğin hâlâ gereğince gelişememesi, dinî taassubun hâlâ
ruhlara hükmetmesi dolayısıyla tarihimizin bazı büyüklerine karşı
saygısızlıkta bulunmak, yahut Türk ırkının şu veya bu bölümlerini
birbirine düşman saymak gibi yanlışlıklar sık sık yapılmakladır.
Bunların arasında en yaygını Çingiz ve Temir düşmanlığıdır. Bu
düşmanlığı yapanlar arasında Şarlman'la Şarlken'i birbirine
karıştıran felsefeciler bulunduğu gibi tarihçi geçinenler de vardır.
Bu tarihçi
geçinenlerden biri Türk soyunun güzelliği hakkında yazdığı bir
gazete makalesinde yine dinî taassup sebebiyle Çingiz ve Temir'den
"mahlûkat" diye bahsederek onların sarı "Moğol" ırkından olduğunu
Türkler’in ise beyaz ırkın mümessili olduğunu ileri sürdü.
Arlık ilmî bir
değeri kalmayan bu eskimiş sarı ırk, beyaz ırk tabirleri yanında
muharririn Çingiz ve Moğollar hakkındaki son neşriyattan da habersiz
olduğu, bu yazıları kırk yıl önceki ilmin kırıntılarıyla yazdığı
anlaşılmaktadır.
Burada tafsilâta
girişerek, bazı gençlerin sorularını cevaplandırmak üzere, şimdiye
kadar varılan ilmî sonuçların özetini vereceğim:
Türklerle Moğollar
iki kardeş millettir. Altay grubu denen akraba milletlerin en mühim
iki tanesidir. Türkçe ve Moğolca eskiden tek dil olup ancak Hunlar
çağında iki ayrı dil haline gelmiştir. "Hun-Türk münasebetleri" adlı
tebliğ ile bunu iddia ve ispat eden Türk, Moğol ve Çin dilleri
bilgini Von Gabain olmuştur, (ikinci Türk Tarih Kongresi, s.
895-911, İstanbul, Kenan Matbaası).
Moğol kelimesini
tarihe tanıtan Çingiz Han olmuştur. Kendisinden önce Moğollara (yani
Moğolca konuşan boy ve uruklara) ne dendiği kesinlikle belli
değildir. Sekizinci yüzyıla ait Orkun yazıtlarında görülen "Otuz
Tatar" ve "Dokuz Tatar" adlı birliklerin Moğol olduğu ileri
sürülmüşse de bu, bir faraziyeden ibaret kalmıştır. Çünkü bugün
Moğolistan denilen eski Gök Türk ülkesinin ancak onuncu yüzyıldan
başlayarak Moğollarla dolduğu ortaya konduktan sonra Sekizinci
Yüzyılın Otuz Tatar ve Dokuz Tatarların da Türk olduğu kendiliğinden
belli olmuştur. Gök Türkler çağında adı geçen "budunlardan Moğol
olduğu kesinlikle bilinen ancak Kıtaylar'dır ki daha sonraki
zamanlarda da tarihe Moğol olarak geçmişlerdir.
Fakat Çingiz'in
"Moğol" topluluğu etnik değil, tıpkı "Osmanlı" tabiri gibi siyasî
bir isimdir ve aralarında Türkçe konuşan veya Türk olan boylar ve
uruklar da vardır.
Eserini On Birinci
Yüzyılda yazan Kaşgarlı Mahmut, Tatarları, ayrı lehçeleri olan bir
Türk kavmi olarak göstermiştir.
5- On Üçüncü
Yüzyılda Büyük Çingiz İmparatorluğunu gezen Marko Polo, "Tatar"
kelimesini Türklerle Moğollar'ın ikisini birden kapsayan bir deyim
olarak kullanmıştır.
6- Türkler’in
kendileri de "Tatar"ı Türklerin bir parçası ve belki de Doğu
Türkçe’siyle konuşan Türkler olarak saymışlardır. Âşıkpaşaoğlu,
tanınmamış tarihinde Süleyman şah’la birlikte Anadolu'ya gelen
Türkler’i "elli bin miktarı göçer Türkmen ve Tatar evi" olarak
kaydeder.
Osmanlı
padişahlarından II, Murat zamanında, hicrî 843'te yazılıp tarafımdan
yayınlanan bir tarihî takvimde Çingiz, Ögedey, Güyük, Mengü, Hülagû,
Abaka, Keyhatu gibi Müslüman olmayan Çingizli kaanlar rahmetle
anılmıştır. (Osmanlı Tarihine ait Tarihi Takvimler, s. 92-94,
İstanbul 1961, Küçükaydın Basımevi). Yani On Beşinci Yüzyıl
ortalarına kadar Türkiye'de aydınlar arasında bir Tatar düşmanlığı,
Müslüman olmayan Türk'e düşmanlık dîye bir şey yoktu. Bu
müsamahakarlık Doğu Türkleri’ni veya Tatarları yabancı saymaktan,
Çingiz Hanedanını milli bir hanedan saymaktan ileri geliyordu. Umumî
bir müsamaha olsaydı aynı hoşgörürlük Bizanslılara, Ermeniler ve
Gürcülere, Batılılara karşı da gösterilirdi.
8-Türklerle Moğollar
aynı kökten gelen iki kardeş millet olmakla beraber Çingiz Han,
Moğol değil, Türk'tü. Çingiz'in Türklüğü tarihî geleneklerin dışında
tarafsız çağdaş Çinlilerin tanıklığı ile de sabittir. Profesör Zeki
Velidi Togan, 1941’de yayınladığı "Moğollar, Çingiz ve Türklük" adlı
küçük eserinde, (s. 18) ve 1946'da yayınladığı "Umumî Türk Tarihine
Giriş" adlı büyük ve değerli eserinde (S- 66) Çingiz Kaan'ı 1221'de
riyaret eden Çao-hang adlı bir Çin elçisinin verdiği bilgiyi
nakletmiştir. Bu elçi, Çngiz'in eski Şato Türkleri’nden indiğini
gayet açık olarak belirtmiştir. Şatolar ise, bilindiği üzere eski
Gök Türklerden inen büyük bir uruktur. Çingiz'in tipi hakkındaki
tarihi bilgiler de (uzun boy, kumral saç, beyaz ten, yeşil göz) eski
Gök Türk kağanlarınınkine uymaktadır. Çingiz'in aile adı olan
"Börçegin", "Börü Tegin"in Moğolca söylenişinden ibaret olduğu gibi
"Çingiz" kelimesi de "Tengiz" yani "Deniz" kelimesinin Moğolca
söylenişinden başka bir şey değildir. Türkçe’de "t" ile başlayan
kelimelerin Moğolca’da "ç" ile başladığını Altay dilleri uzmanları
söylemektedir.
Çingiz'in ailesi hiç
şüphesiz eski Türk devlet geleneğine uygun olarak çok eski zamandan
beri Moğollardan bir kısmı üzerinde (belki de Moğollaşmış Türkler
üzerinde) beylik eden bir Eçine Hanedanı kolu idi. Bu hanedanda Türk
geleneklerinin devam etmekte olduğu Çengîz'in oğullarından Çağatay
ve Ögedey'in adlarından gözükmektedir. "Çağa" ve "öge" bilindiği
üzere, Türkçe kelimelerdir.
9- Aksak Temir
Bek'in bir Barlas gibi olması ve Barlasların Moğol uruğu
sayılmasında Temir'in Türklüğüne engel değildir. Temir'in ailesi de
Çengiz ailesinin bir kolu olup Barlas uruğu üzerinde beylik
etmiştir. Ruslar tarafından Temir'in mezarını açmak suretiyle
yapılan incelemeler onun da uzun boylu ve beyaz tenli olduğunu
ortaya koymuştur ki eski Arap ve Fars edebiyat!arındaki Türk
tavsifine tamamen uygundur. Üstelik Temir'in anadili de Türkçe’dir.
10- Ne Çingiz ne
Temir Bek, Aryan tipinde değildi. Klâsik Türk tipi bazı
sahtekarların iddia et liği gibi Hint Avrupa tipi olmayıp Çinlilerle
Aryan îler arasında orta bir tiptir Mezarlardan çıkan kafatasları,
eski heykeller, eski duvar resimleri ve tarihî tavsifler bunu
gösterdiği gibi Arap ve Fars şiirlerinde de çekik gözlü Türk
güzellerinin övülmesine dair birçok örnek vardır. Milâdî 1l14'te,
yani daha Çingiz'in ve Moğolların ortaya çıkmasından ne kadar önce
ölmüş olan Zemahşehrî'nin bîr Türk güzeli hakkında yazdığı şu
şiirlere bakın:
"O ne kutlu bir
gündü ki Yâfes kızlarından güzel ve cilveli bir kıza malik olmuştum.
O güzel gözleri her ne kadar dar ise de sihir kârlık bakımından
geniştir. Baktığı vakit güzlerinin karası görünürse de güldüğü zaman
bu siyahlığın hepsi kaybolur."
* * *
"Türk" neslinden bir
güzel kız beni kendi isteğimle ölüme doğru götürmektedir. O kızın
kendi fettan, gözleri de öldürücüdür. Zaten Türk'ün öldürücülüğü
meşhur değil midir? Bu kızın kardeşinin kılıcı ne kadar kesici ve
öldürücü ise de bu hususta onun gözü erkek kardeşinin kılıcından
daha kesicidir. Kardeşi, aldığı esirleri azat ederse de bunun
esirleri azat kabul etmez. Kardeşi bazı insanların kanını dökerse de
bu herkesin kanını dökmektedir. Kardeşinin elinde kâfirler feryat
etmektedir. Bu ise Müslümanları inletmektedir. Ben onun hicranı ile
ağladıkça o benim karşımda güler ve güldüğü vakit büsbütün darlaşan
gözleri kalbimi yaralar."
"Su'dâ[1]’ya şöyle
söyle: Bizim sana ihtiyacımız yoktur ve biz iri siyah gözlüleri
istemeyiz. Dar gözler ve dar gözlüler bizim düşüncemizi ve
hayalimizi doldurmuşlardır, Onlar baktıkları vakit yalnız gözlerinin
siyahlıkları görünür. Fakat gülecek olurlarsa o siyahlık da görünmez
olur. Türk yüzü ki Tanrı onları kem gözden esirgesin, gökteki ay
gibidir" (Atsız Mecmua, Sayı: 15, 15 Temmuz 1932, Sayfa: 66-67.)
Oğuzların da
vaktiyle tam klasik Türk tipinde olduklarının en büyük delili daha
Selçuklu devleti kurulmadan önce ölmüş bulunan Mes'ûdî'nin kaydıdır.
Mes'ûdî "Oğuzlar çekik gözlüdür. Fakat onlardan daha çekik gözlü
olanlar da vardır." demektedir. Genellikle Oğuzların torunları olan
bugünkü Türkiye Türklerinin arasında da bu tipin tam veya biraz
değişik örnekleri çok sayıda göze çarpmaktadır.
Aksak Temir'in
Türkiye Türkleri ile çarpışmasını bir millî dâva haline getirmeye
çalışmak millî bir ihanetten başka bir şey değildir. Aksak Temir'in
Yıldırım Beyazıt’a karşı savaşan ordusunda pek çok Doğu Anadolulu
Türkmen vardı. Bu savaş gerçekte Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu,
Osmanlı-Safevî vuruşmaları gibi bir iç savaştır. Osmanlı-Karaman ve
Osmanlı-Safevî savaşlarında gösterilen sertlik Osmanlı-Çağatay
savaşındakini bastıracak niteliktedir. Bu çarpışmalar Türk tarihinin
oluşundaki bir kader sonucudur. Türk tarihi pek çok iç çarpışmalarla
doludur. Nitekim Osmanlı tarihinde de prensler arasındaki kıyıcı
savaşlar büyük bir bölüm teşkil eder,
Son zamanlarda Kül
Tegin anıtının bulunduğu yerde keşfedilip Kül Tegin'e ait olduğu
iddia edilen heykelin tipi arkaik Orta Asya tipidir. Herhalde Kül
Tegin'in veya Gök Türkler’in de "Moğol" olduğu iddia edilemez.
Selçukluların
İranlı saray şairlerinden “Dih Hudây Ebu"l-Ma-âlîyi'r Râzi'
Selçuk sultanının sarayındaki Türk kölemenlerden bahsederken
şöyle demektedir: "Hepsi Kırgız ve Çin kökünden olan servi
boylular, hepsi Yağma ve Tatar tohumundan olan gül yüzlü
güzeller, Aralarında gümüş çeneli Oğuz ve Kıpçak güzelleri, mis
yüzlü ve ay gibi Kay ve Kimekler de var. Tanrım, bu Türk
çocukları ne güzel şeyler ki onlara bakan insanın gözleri bahar
gibi olur."
Buradaki Çin’den
maksat Uzakdoğu Türkleri ve belki de Moğollardır. Tatarlar’ın
yağmalarla birlikte gül yüzlü güzeller olarak gösterilmesi onların
su katılmamış Türklüklerine en büyük delildir.
15- Bugün özellikle
"Tatar" denilen Türkler Kazanlılarla Kırımlılardır. Kazanlılar eski
Bulgar Türkleri’nin, Kırımlılar’da Kıpçaklar’ın torunlarıdır. Yani
bugün siyasî ve hatta coğrafî bir anlamı olan Tatar kelimesini bir
Moğol uruğu, yahut Türk'ten başka bir şey diye düşünmek imkânsızdır.
Bu şartlar içinde
Türk tarihinin iki büyük şahsiyeti olan Çingiz Han ile Temir Bek'i
Türk'ten gayrı ve hele Türk düşmanı olarak görmek, göstermek ve
düşünmek tarihi tahrif etmekten başka bir şey değildir. Özellikle
Tatar kelimesini Moğol veya gayrı-Türk bir millet anlamında
kullanmak hiçbir şey bilmemek demektir.
Türkler, Türk
tarihinin birinci sınıf insanlarından bazılarını tenkit etmek,
beğenmemek, sevmemek hakkına maliktirler. Fakat hanedanlar
arasındaki rekabetler dolayısıyla bunlardan birini tutarak onun
hasmını millî düşman diye ilan edemezler. Irk davalarında
coğrafyanın hiçbir değeri yoktur.
Türkler’den
bazılarını milli düşman diye göstermek hem tarihi değiştirmek, hem
de yarınki Türk birliğini baltalamak olur. Bu baltalama, tarihî
düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmektir.
(23 Temmuz 1966).
ÖTÜKE.N, Temmuz-Ağustos 1966, Sayı: 31-32
[1] 'Su'dâ",
Zemahşeri'nin Arap sevgilisinin adıdır. Bu şiir-leri o zaman Kelam
Tarihi profesörü, sonra Diyanet İşleri Başkanı olan Şerefeddin
Yaltkaya tercüme etmişti.