ÇANAKKALE'YE YÜRÜYÜŞ

   

Türk tarihini dolduran büyük zaferler arasında, Dumlupınar da dahil olduğu halde, hiç birisi Çanakkale zaferi kadar katî neticeli olmamıştır, Çanakkale müdafaası Sakarya müdafaasının ve Dumlupınar taarruzunun anasıdır. Çanakkale müdafaası olmasaydı cihan savaşı iki yılda bitecek ve Türkiye ortadan kalkacaktı. Türkiye ortadan kalktıktan sonra da artık bir Sakarya, bir Dumlupınar olmayacaktı.

Çanakkale müdafaası mânevî-ahlâkî bakımdan da büyük bir eserdir. Bu müdafaa madde bolluğunun, vesait zenginliğinin savaşta "her şey" demek olmadığını ispat etmiş ve yine Türk milletinin bütün cihanda baş dövüşçü ve birinci asker olduğunu bir yol daha ortaya koymuştur.

Düşmanlarımızın en yaygaracısı olan Fransızların bile itiraf ettikleri bu Türk kahramanlığı ve bu kahramanlığın doğurduğu Çanakkale destanı acaba unutuluyor mu?.. Hayır, bu destan unutulamaz. Fakat öyleyse niçin bunu milletçe kutlamak hâlâ aklımıza gelmiyor?

Sporcularımızın seyahatleriyle bütün matbuat ve memleket daima ve her zaman alâkadar oluyor. Moruk bir gazetecinin millî bir süs vererek kendi keyfî için seçtirdiği Türk güzelini teşyi için gençlik işini gücünü bırakıp istasyona koşuyor. Fakat iş, bizi bugün yaşatan ölülere ihtiram bahsine gelince, kimsede bir hareket görülmüyor. En fazla yapılan şey Gülcemal’e binip cazbant dinleyerek ve rakı içerek Seddülbahir'e veya Arıburnu'na gitmek, uzaktan savaş sahalarına bakmak ve vatanperverane nutuklar vermekten ibaret kalıyor.

Halbuki Çanakkale böyle mi ziyaret olunmalıydı? Dünyanın en uzak yerlerinden, Avustralya ve Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla,
bir adımlık yola üşenen bizler arasına ne büyük ayrılık var. Ey Türk gençliği! Sen Arap Muhammed’in mezarını İngiliz altınları için Türk esirlerini boğazlayan kahpe Araplara
bıraktıktan sonra senin Kâbe’n Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? Sen Kâbe’ne rahat bir geminin içinde cazbant dinleyerek mi, yoksa yalçın yollarda, vaktiyle Çanakkale'de Türk vatanım korumaya koşanların çektiği sıkıntıyı çekerek, yayan mı gitmek istersin? Görüyorsun ki eller kendi şerefsizce yenilen ölülerine bile nasıl saygı gösteriyor, onların başına ne büyük taşlar dikiyor... Sana gelince: Senin ölüme göz kırpmadan bakan şerefli şehitlerinin hâlâ bir âbidesi yok!.. Ey Türk gençliği! Çanakkale senin vatanındır!.. 18 yıl önce orada korkunç ve nispetsiz bir boğuşma oldu. Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğuk kanlı İngilizler, cesur İrlandalılar, yaygaracı Fransızlar, çevik Avustralyalılar, sporcu Yeni Zelandalılar, korkunç Senegalliler, vahşî Hintliler, insanla maymun arasında dehşetli bir mahlûk olan Mâurîler, Martinikliler diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı. Bu korkunç boğuşmayı harikulade kahramanlıklarıyla senin kanından olan Türkler kazandı. Fakat ne korkunç tecellidir ki 18 yıl geçtikten sonra orada yenilen düşmanların âbideleri yükseliyor... Senin vatanında düşman âbideleri... Buna nasıl katlanıyorsun Türk genci? Diyelim ki paran olmadığı için onlara lâyık bir taş dikemedim! Fakat yılda bir defa oraya gidecek kadar kendinde kuvvet de bulamıyor musun?

Türk genci! Yurdunda mekteplerin açılmasını, yolların yapılmasını, fabrika bacalarının tütmesini devletten bekleyebilirsin! Fakat büyük ölülerine hürmet merasimi yapmak icap etti mi devlet senin gerinde kalmalıdır. Her yıl muntazam bir kütle halinde İstanbul'da kalkıp yaya olarak Çanakkale'ye gitsen, kanlı boğuşma sahalarını gezsen ve orada mertlik dersi alsan nasıl olur?


Geçen yıl Atsız Mecmuayı çıkarırken bizimkilerin yine Gülcemal vapuru ile savaş yerlerine uzaktan bakıp hasretli ahlar çektiğini, İngilizler’in de karaya çıkarak kendi mezarlıklarını ziyaret ettiklerini üzüntü ile gazetelerde okumuş, yanındakilere bu ziyaretlerin muhakkak karaya çıkarak yapılması icap ettiğini söylemiştim. Arkadaşım Tolunay yalnız karaya çıkmanın da yetişmeyeceğini, bu yürüyüşün yaya olarak İstanbul'dan oraya kadar yapılmasının gerektiğini ileri sürmüştü. Düşünmüştüm: Dün Türklüğü can evinden vurmak için Çanakkale boğazına saldıran batılılar yarın da aynı istekle oraya saldıramazlar mı? O halde Türk gençliği Çanakkale'ye cebrî askerî yürüyüş yapmağa alışsa bu bir vatan müdafaası hazırlığı sayılamaz mı? Tolunay'ın düşüncesini beğendim. Başka işitenler de beğendi. Bunu yapılması kabil olduğu kadar yapmağa kadar verdik.


Biz Çanakkale yürüyüşünü bir askerlik dersi olarak, bir millî din bilerek, ölülerimize karşı kutlu bir borç tanıyarak yaptık. Sırtında 20 kiloluk yükü taşırken "cepheye cephane
taşıyormuşum gibi geliyor" diyen Tolunay bence Türk kadınım temsil ediyordu. Böyle bir yürüyüşte bizimle gelen arkadaşları büyük bir titizlikle seçtik. Türk kanının yarattığı bir mucize olan Çanakkale'yi saygılamak gerekti mi, saygılamağa gelenler Türk kanı taşıyan insanlar olmalıydı. Çanakkale zaferini kanunların ve içtimaiyat ilminin kansız taraftarlarının anlattığı "Türk Milleti" (yani içinde kürdünden Yahudi’sine kadar hepsini ihtiva eden melez topluluk) değil, "TÜRK IRKI" kazanmıştı. Bunun için oraya yalnız Türkler gelmeliydi... Ve öyle yaptık...

Çanakkale savaşma girmiş ve iki defa yaralanmış olan mütekait bir yüzbaşı ve 13 yaşındaki oğlu, darülfünundan bir tarih, bir edebiyat ve bir coğrafya talebesi, bir liseli, bir
mühendis, bir lise ve bir de orta mektep muallimi... Kafilemiz bu dokuz kişiden mürekkepti ve yedisi asker çocuğu idi.

Sırtımızda çantalarımızla battaniyelerimiz, boynumuzda matara, dürbün ve fotoğraf makinemiz olduğu halde 3 ağustos 1933 perşembe akşam Sirkeciden kalkan Selâmet
vapurunun güvertesine yerleştik. Muallim olsun, talebe olsun, memur olsun hiç birimizin fazla vaktimiz olmadığı için (ders yılı yaklaşıyordu) bu yürüyüşü İstanbul’dan tutturamamıştık.

Asıl dileğimiz trenle Muratlı'ya kadar gitmek, oradan ötesini de askerî yürüyüşle yayan yürümekti. Bu yıl bunu yapamayacağımız için yolculuk puanımızı şöyle kararlaştırmıştık: İstanbul'dan vapurla Çanakkale'ye gidecek, Çanakkale'den motorla Kilidilbahir'e çıkacaktık.

Oradan da yaya olarak Seddülbahir'e inecek ve cenuptan şimale doğru bütün savaş yerlerini
dolaşacaktık. En şimale çıkınca oradan da Maydos'a inecek, Maydos'tan Kilidilbahir'e gelerek
motorla yine Çanakkale'ye geçecek ve vapurla İstanbul'a dönecektik.

Çok ağır giden Selâmet vapurunun güvertesinde, ayın altında konuşarak, liseli arkadaşımız, Kastamonu Lisesi son sınıfından Mengüç'ün ağızla çalman küçük mızıkası ile
çaldığı güzel parçaları, Harbiye marşını, asker türkülerini dinleyerek ve sabahı ederek Çanakkale'ye 4 ağustos sabahı, saat dokuz buçuk sularında çıktık.

Öğleye kadar Çanakkale'yi gezdik. Türk tarihinde büyük bir dönümün, şanlı bir müdafaanın, insanlığın gücü üstündeki kahramanlıkların remzi olan bu şehir, ne yazık ki tam
bir Türk yüzü göstermiyor. Şehirde ne kadar çok Yahudi, ne kadar çok çingene, ne kadar çok Rum bozuntusu var!...

Buradaki Yahudi de her yerde tanıdığımız Yahudi’dir. Sinsi, küstah, zelil, korkak, fakat fırsat düşkünü Yahudi; Yahudi mahallesi her yerde olduğu gibi burada da çığırtkanlığın, gürültünün ve lavsın merkezi... Çarşıdaki dükkânların levhalarını okuyoruz. Onda dokuzu bizi sinirlendiren nankör ve kahpe milletin isimlerini taşıyor. Kuvvetli olduğumuz zaman karşımızda köpekçe yaltaklanan, bozgun çağlarımızda küstahlaşıp düşmanlarımızla birleşen tarihin bu hain ve piç milletini artık aramızda yurttaş olarak görmek istemiyoruz. Cihan savaşında düşmanlarımıza casusluk eden ve bezirgânlıklarıyla kanımızı emen Yahudi tarihin hep o iki yüzlü Yahudi’sidir. Kurtuluş savaşında Bursa'ya Yunanlılar girerken kocaman bir Yunan bayrağıyla onları karşılayan fakat Türkler Bursa'yı geri alırken aynı bayrağı ordumuzun ayakları altına seren yine bu vatansız Yahudi’dir. İstanbul'da tımarhanelik bir çılgın sevdiği bir Yahudi kızını öldürdüğü zaman, kızın cenaze merasimini Türklere düşmanlık nümayişi
şekline sokan ve hatta Türk ordusuna uşaklık eden (çünkü Yahudi hiç bir zaman asker olamaz) askerî üniformalıları da dahil olduğu halde "kahrolsun Türkler" diye bağıran aynı hain Yahudilerdir. Türk’e düşmanlık bu Yahudilerin irinden kanına o kadar işlemiştir ki vaktiyle katliâmlarla kovuldukları İspanya'yı ve zaman zaman kırgına uğradıkları Rusya'yı kendilerine koruyucu bilecek kadar ileri gitmişlerdir. Sanki Türkiye miskin İspanya'dan veya salak Rusya'dan korkacak da Yahudiler hakkında yaptığı tazyiki gevşetecekmiş gibi...

Evet, Yahudi şimdiye kadar hiç bir kötülük görmediği Türk’e düşmandır. Çünkü onun mayası Yahudilik, yani kahpeliktir. Türkeli’ne "eroin"i dost(?) bir milletin erkânı harbiyesi
sokuyor, onun Türkiye’deki komisyonculuğunu da ermeni ve bilhassa Yahudi vatandaşlar yapmıyor mu? Büyük atalarımızın değerli savlarım unutmayalım. Onlar Yahudi’den yumurta alan içinde sarısını bulamaz demişlerdir. Bu, Yahudi’nin hilekârlığını açığa vuran büyük bir hikmettir.

Türkçe konuşan çingeneye gelince: O ne kadar Türk’e benzemek istese onun her halinde yine "ben çingeneyim" diyen bir eda var ki kendisini Türk’ten ayırır. Çok iyi hatırlıyorum: Vaktiyle beşinci alayda askerliğimi yaparken küçük bir hâdiseye şahit olmuştum: Bir manevra talimi esnasında çingene bir nefer, savaşta insanın korkudan vatan falan düşünemeyeceğini, ancak canının kaygısına düşeceğini söylemiş, Karadeniz Ereğli’sinden Türk oğlu Türk Rasim onbaşı da: "Sus, Allah belânı versin! ne biçim insansın?" diye ona hakaret etmişti.

Çingene de bizim aramızda deşilmesi gerek olan bir yaradır. Çingeneleri Türkleştirmek, aramıza katmak ve Türk kanının saflığını bozmak cinayettir. Çoğalmak istiyorsak ilk baş vuracağımız yol çingeneleri iskân ederek bize karıştırmak değildir. Türk olarak kalmalıdır. Çingenenin çingene kalacağı gibi.... Çanakkale'de bir hayli halk da ramca konuşuyor. Bunlar Girit Müslümanları imişler. Türkçe’yi pek iyi bildikleri halde Rumca konuşan bu insanlar Türk değildir. Zaten tarih de bunların kılıç gücüyle ihtida ettirilmiş ramlar olduğunu göstermiyor mu?

Çanakkale'nin melez çehresine baktık. Yüksündük. Kanaatimiz iman şekline geldi ki: Türk milletinin esası dil değil ırk ve kan olmalıdır. Zarar yok az olalım, azalalım. Fakat temiz ve öz kalalım. Azlık ve özlükleriyle değil midir ki Türkler bütün cihanı doldurmuşlardır? Biz kovayı doldurmak istiyoruz diye onun içine bulduğumuz her mayii katarsak onun adı "su" mu olacaktır?.. Türkün kanına yabancı kan ekleme de tarihin ona verdiği fizyolojik büyüklükleri sulandırmak ve azaltmak demektir. Maddî ve mânevi veraset ilmin kabul ettiği bir hakikattir değil mi? O halde milletin terbiye mahsulü olduğunu iddia etmek ahmaklık değil midir?.. Afrika’nın ortasından kapkara bir zenciyi al; üç yaşında Türkiye'ye getir, Türkçe’yi mükemmelce öğrensin... Başka dil bilmesin ve ben Türküm desin... Bu Türk müdür?... Ah!.. Buna Türk demek için insanın pek budala olması veya kendi melezliğini örtmek isteyen bir sahtekâr olması lâzımdır.

Motor bizi öğleyin Kilitbahir'e (Kilidilbahir halk dilinde bu şekli almış) çıkardı. Kasabanın batısında tek mesiresi olan havuzlara kadar gidip öğle yemeğimizi yedik. Aynı günde
Çanakkale muallimleri de oraya eğlentiye gelmişlerdi. Bizi yolcu kılığı ile görünce alâkadar oldular. İkram ve yardımda bulundular. Saat 14'te havuzlardan kalktık. Seddilbahir yolunu tuttuk. Önümüzde Mengüç mızıkasını çalıyor, arkadakiler söylüyordu.

Önce Samih Rıfat’ın:
Yaslı gittim şen geldim
Aç koynunu ben geldim,
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.

Türküsüyle başlamışlardı. Adalar denizinde yüzümüze çarpan serin rüzgâr alnımızı serinlettikçe ve ırkımızın kahramanlık sahasına yaklaştıkça damarlarımızın da temizlik ve
kahramanlıkla yıkandığını duyuyorduk. Türklüğümüz nabzımızda daha kuvvetle vuruyor, atalarımızın askerliği ve fütuhatçılığı bizi teshir ediyordu. Tarih talebesi Tolunay'la Edebiyat talebesi Nejdet, Kızıl Elma ülküsünü haykıran dörtlüklerini birer saz şairi gibi yürürken düzüyorlar ve Mengüç'ün mızıkasına uydurarak söylüyorlardı:

Asya Boz Kurt dolacak,
Rus'un benzi solacak,
Olukça kan akarak
İlk yurt bizim olacak!

 

Kurarak kurultayı Alacağız Altay'ı. Japon, Çin, Rus demeden Çekeceğiz bir yayı.
Aysı Boz Kurt dolacak, Çin'in yüzü solacak, Dört yan kana boyanıp Öz yurt bizim olacak

.Turancılık ülküsü.... Bizi kurtaracak ve yükseltecek biricik yol... İradesi zayıf olanların, damarlarındaki kan öz Türk olmayanların korktuğu uzun yol... Hangi ülkü emeksiz, kansız, barutsuz ve demirsiz elde edilmiştir? Anadolu sevgili yurttur. Fakat Anadoluculuk ülkü olamaz. Ülkü asırlara bakan, hayal âlemine benzeyen, korkunç yollardan sonra varılabilecek bir KIZIL ELMA'dır. Bütün insanları birleştirmek gibi saçma bir rüyanın ardında koşanlar, yahut para övendiresiyle dürtüşlenip koşturulanlar, tarihte birkaç defa birleşmiş olan Türklerin yeniden birleşmesi düşüncesine güledursunlar. Bu gülüşün ardında kendi melezliğinin yahut gayrı Türklüğünün korkusunu duymak vardır. Dünyada Türk olan bir insan için bütün Türkleri bir görmekten tabiî ne olabilir?.. Bütün Türkleri bir görmek istemeyen Türk olmayanlardır.

Zaten şair olan ve "Atsız Yoldaş" imzasıyla şiirler yazan Mengüç de irticalen dörtlükler düzüyor bunlar da hep birlikte okunuyor:

 

Boz Kurtsan koş Boz Kurda,

Koş doğduğun ilk yurda...

Sen Oğuzun oğlusun

Yaslanma durup burada.

Çok kaldı kılıç kında,

Çekeceğiz yakında.

İlk yurda koşacağız,

Taşma var Kurt ırkında...

Kınında çok duran kılıç paslanır...

Türk kılıcı paslanmamalıdır.

 

Zaten Türk tarihi bize en uzun barış devremizin ancak 23 yıl sürdüğünü gösteriyor. Lozan’dan beri 10 yıl geçti. Demek ki yeni savaşlar yaklaşıyor. Eğer tarih bir tekerrürse ve tarihin kanunları, kaideleri varsa biz en çok 13 yıla kadar yeni bir savaşa gireceğiz demektir.

Türk savaşsız durur mu? Türk durmak istese bile onu bırakırlar mı?.. Hayatta esas kavga ve dövüş değil midir? Lozan barışını 1923'te imzaladık. O zamandan beri 10 yılda iki defa kürt isyanı oldu, iki defa kürtleri tepeledik. Bunları da dahilî savaş sayamaz mıyız?

Akşam saat 20 sularında Seddülbahir'e vardık. Burası birkaç evden ibaret bir köy... Köy muhtarı bize camii verdi. Orada sabahladık. Ertesi 5 ağustos cumartesi günü sabahleyin etrafı gezdik. Burada imparatorluk Türkiye'sinin harap tabyaları var. Sahilde Türk - İtalyan savaşına ait küçük bir âbide yükseliyor. Bir metre murabba taştan bir kaide üzerinde yine taştan ve bir metre yüksekliğinde bir sütun... Daha üzerinde de aşağı yukarı 28'lik veya 30.5'luk bir gülle... Taşın üzerinde şunlar yazılı:

Doğuya bakan yüzünde: İtalyan bombardımanı hâtırası...

Cenuba bakan yüzünde: 4 Nisan 1328 perşembe...

Batıya bakan yüzünde: İtalyan mermisinin nokta-i sukutu...

Şimale bakan yüzünde: 1 Cemaziyülevveel 1330...

Fakat bu âbide bakımsızlıktan az çok harap. Hey gidi koca Çanakkale hey! İtalyanlar da kancıkça Trablusgarp’a saldırdıkları zaman yine seni zorlamışlardı. Fakat senden zorla geçmenin imkânı var mı?.. İşte onların daha kabadayıları da sana saldırdılar ve onlar da aynı dersi aldılar... Yarın da belki daha kabadayıları gelecek... Onlara da biz aynı dersi vereceğiz... Çanakkale, sen yabancılara tarihin ebedî bir ihtarı halinde kalacaksın... Onlar senin ufuklarında daima Tekin değildir levhasını görecekler...

Seddülbahir'den ancak 11'de ayrılabildik. Yol alırken Seddülbahir'den sonra ilk yükselen tepe üzerinde ilk büyük İngiliz âbidesini gördük. 15 metre yüksekliğinde olan bu âbide kamilen İngiliz atlarıyla doluydu. Batan gemisinden ölen neferine kadar savaşa ait her türlü teferruatı kaydeden bu âbide hakikaten bir sanat eseri idi. Fakat bu, sanatın öyle hazin bir cepheden tecellisi idi ki burada bir şeref remzi olarak değil, en kanlı bir bozgun timsali olarak yükseliyordu. TÜRK ezelden beri kendisine şiar edindiği prensiple saldırdıktan sonra dönmemişti

KAHRAMANLIK

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir,
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık: saldırıp bir daha dönmemektir.

* * *

Sızlasa da gönüller düşenleri yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından;
Kahramanlık: içerek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.

* * *

Yırtıcılar az yaşar... Uzun sürmez doğanlık..
Her ışığın ardında gizlidir bir karanlık;
Atsız sansız olsa da, en büyük kahramanlık;
Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir.

* * *

Kahramanlık: ne yalnız bir yükseliş demektir;
Ne de güneşler gibi parlayıp sönmemektir.
Bunun için ölüme bir atılış gerektir,
Atıldıktan sonra da bir daha dönmemektir...



Fakat bu Türkün düsturu idi. Niğbolu'da, Akkâ'da yumruğumuzu yiyen Fransızlar, her kara günümüzde yurdumuza sarkıntılık eden, fakat pay olarak ancak bir yığın kanlı vatandaşla dönen İngilizler bunu haykırsalar da muhakkak ki sonunda Türk gücüne yenileceklerdi.

Sinirlerimizi geren bu âbideden çabuk ayrıldık. Bundan sonraki ilk konağımız düşmanın ihraç noktalarından biri olan Teke Koyuna hâkim tepe oldu. Biz burada da çok durmadık. Kirte'ye doğru yol aldık. Yollarda mermi kırıntıları o kadar bol ki... Sarp yerlerden geçiyor ve çok yol alamıyoruz. Artık çevremiz hep savaş meydanı...

Bir saat kadar sonra bir harmana rastladık. İki yağız yüzlü köylü, kadınları, çocukları çevremizi sardılar. Bize kavun, karpuz ikram ettiler. Kim derdi ki bu mütevazı yüzlü,
gösterişsiz köylüler Çanakkale savaşını yaratan, bu savaşta kurşun yiyen erlerden olsun... Bizi en büyük dileklerine kavuşmuş insanların sevinciyle karşıladılar. Yurdun bu en kutlu köşesinin Türk ziyaretçilerden mahrum olduğunu, bizi kıracakları korkusuyla, çekinerek söylediler. Aynı yarayı bizim de kanayan gönlümüzde gördükleri zaman gözlerindeki mânâ daha derinleşti. Temiz yürekli olan, temize bağlanmayı vazife bilen köylümüz bunda da kötü duygular olmadığına inanmak istiyor. O da kendi kanı pahasına kazanılan bu topraklarda yükselen düşman âbidelerine diş biliyor.

Birisi 57'nci piyade alayından, birisi de topçu çavuşu olan bu iki eski askere sorduk:

- "Dayı! Bu gâvur âbidelerini niçin yıkmıyorsunuz?"

Birdenbire yüzleri aynı mânâ ile gölgelendi. Zorla gülümsediler: "Hükümetimiz Kuvvetlensin inşallah, o da olur efendi!"... Bu cevap gönüllerimizi, zaferlerde duyulan bir
sevinçle, sevindirdi...

İki köylü dayıdan birisinden, 57'nce alaydan olan Mandacı oğlu Hüseyin'den Kirte yolunu salık aldık. Bizimle birlikte 20 dakika kadar gelerek yol gösterdi. Sonra Zığın Deresi'ni tarif ederek ayrıldı. Bu dereyi oldukça güçlükle geçtik. Naci en önde, elinde baltasıyla yürüyor ve bazen yol açıyordu. Hüseyin Ağa bize domuz tehlikesinden bahsetmiş, bunların sürüyle gezdiklerini ve yaman vuruşlar yaptıklarını anlatmıştı. Kafilemizde silâh olarak bir balta, iki bıçak, iki de sopadan başka bir şey yoktu. Hep tetikte yürüdük. Fakat domuzun izinden gerisine rastlamadık. Hüseyin Ağa bize bundan bahsederken: "Bu domuz da giden domuzdan yadigâr kaldı; buralara onlar ürettiler" demişti. Düşmandan kalan, onun izi olan bu mahlûku hayli merak etmiş, görmek istemiştik.

Zığın Deresi'ni tabiat çok oymuş. Sağ ve solda arazi 20-25 metre kadar yükseliyor. Bu dereyi de tamamen geçmedik. Hüseyin Ağa'nın tarif ettiği gibi gözümüze yol hissini veren bir bayırdan yukarıya çıktık. Biraz sonra da Kirte'nin harabeleri göründü. Eskiden Kirte bir rum köyü imiş. Şimdi boş ve harap. Yalnız dut ve badem ağaçları bol. Hükümet bunları her yıl müzayede ile satarmış. Müşterisi de ekseriyetle çingeneler. Burada ana, baba, oğul ve bir de küçük çocuktan mürekkep bir çingene ailesi vardı. Yol kenarında bir kuyu başında konakladık. 10-15 metre ilerimizde bir mezar vardı. Bu 3-4 yıl önce patlayan bir mermi ile ölen bir köylüye aitmiş. Kirte'de kaldığımız gece ayın on beşi idi. Savaş yerlerine kadar bütün etrafı aydınlatan harikulade güzel bir mehtap seyrettik.

Kirte'den saat 10'da yola çıktık. Çingenenin oğlu bize yol gösterdi. Yürüdüğümüz arazi savaştan payını almamıştı. Fakat az bir zaman sonra yolun tümsek bir noktasında acele ile yapılmış ve şimdi çok harap olmuş bir Türk âbidesine rastladık. Düşmana 11.000 mermi atan bu kahraman bataryanın âbidesi rasgele taşların yığılmasıyla elde edilmiş. İnsanın kendini avundurmak için tevazua atfetmek, Türk erlerinin gösterişsizliğine yaklaştırmak istediği bu yığınlar çok acı olarak "biz kayıtsızlıktan doğduk" diye haykırıyorlardı. Gönlümüzdeki derin sızı büyüyor, kızıl alevleriyle uzaklarda yılan gibi başkaldıran düşman âbidelerini sarmak istiyordu. Ve dumanlı gözlerimizle yıkılmak üzere olan yazısını okuyoruz:1330 - 1331

Mukaddes emeller uğrunda fevkalâde şecaat ve fedakârlıkla muharebe ederek etmiş olan müstakil 10.5'luk Alay

56 seri ateşli sahra obüs bataryasının hâtıra-ı zaferidir. Attığı mermi 11.000

Naci, yıpranmamış olan yerleri gücü yettiği kadar taşlarla yamadı. Böylelikle âbidenin ömrü bir iki hafta daha uzatılmış oldu. Sonra hiç bir şey söylemeden acımızı sindire sindire yürüdük. Çingene hâlâ kılavuzluk ediyordu. Sağ tarafımızda yükselen bir tepe üzerinde Türk ölülerini toplu olarak gösteren ilk mezar var. Hafif meyli tırmandık.


Eski bir parmaklık içinde bir Türk zabitinin, Mustafa Beyin mezarı... Sonra, sürülmüş bir tarladan hiç farkı olmayan mezarlığa dünyanın en büyük şaşkınlığı ve kini ile baktık. Çingene kılavuzumuz fütursuzca az ileride bulunan Behramköy (eski bir rum köyü) çingenelerinin diş toplamak için buraları böyle karıştırdıklarım, esasen bu çingenelerin bütün savaş sahasını gezerek bu ölü soygunculuğunu yaptıklarını anlattı. Çingene sözünün taşıdığı mânâya bir yol daha hak verdik. Üzerinde yaşadıkları toprağı kanı, cam karşılığı olarak kazanan ünlü Türk neferinin ölüsünü bile saygılamayı bilmeyen, dünyada hiç bir şeyden nasibini almamış bu kansız milleti, daha doğru bir sözle bu çakal sürüsünü içimizde tuttuğumuz, ona anayurtta yer verdiğimiz için kendi kendimizden yüksündük, devlet adamlarımıza kızdık. Ve imanla bir kere daha düşündük ki: Türk topraklarında yaşamak hakkı yalnız Türkün olmalıdır. Türk toprağında, köyde Türk köylüsünü malını yağma eden, kırda atını çalan, dağda Türk yolcusunu soyan, şehirde karmanyolacılık yapan ve nihayet mezarında da Türk şehitlerini (hem de en şanlı bir savaşın en ünlü şehitlerini) soyan ve türlü türlü millet adları taşıyan bu soysuzları artık aramızda istemiyoruz. Türk bünyesini mikroptan temizleyecek en güzel tedavi usulü: Katliâm!..

Yine yola girdik, Suyumuz bitmişti. Bu bitiş bizi hayli yıprandırdı. Fakat şikâyet yoktu. En zayıfımız olan, daima yorulacak sandığımız Mehpare bile duraklarda kendisine verdiğimiz bir iki yudum ılık ve tozlu suya kanarak bir Türk askeri gibi yürüyordu. Saat birde Davut Bey çiftliğine vardık. Çiftlik haraptı. Arnavut olan sahipleri Maydos'a inmişler ve burasını - tabiî – bir Arnavut olan bekçiye bırakmışlardı. İşte yine kanımızı donduran bir tesadüf... Balkan savaşında ordumuzu kancıkça arkadan vuran bir iğrenç unsura biz yurdun ıssız bucaklarında da rastlayacak mı idik?

Buradan Arıburnu'na kadar köye tesadüf etmeyeceğimiz için ekmek bulmak lâzımdı. Çiftlikte ise o gün için hazır ekmek yoktu. Arkadaşımız Musavver bu işi üzerine aldı. Kafile ilerde konaklayacağımız yeri bulmak için hareket etti. Ben Musavverle çiftlikte kaldım. Musavver becerikli elleriyle ekmek işini başarırken bugünkü Türk kadınını düşünüyordum: Bugünkü Türk kadını dünü tamamıyla silkip atmış değildir. Bugünün Türk kadını "dün yok, yarın var" diye haykıran cılız varlık da değildir. Türk kadını kalemini, kafasını kullanmayı bildiği gibi sırasında da sırtında cephane taşımayı, kahpe kurşun yaralarını onarmayı ve yiğit Türk çocukları yetiştirmeyi bilen yüksek bir yaratılıştır. Bugünün Türk kadınını "beşikteki Türk çocuklarını sulh ninnileri söyleyerek büyüteceğiz" diyen Aliye Esat Hanım gibiler temsil edemez. Aliye Esat Hanım nihayet zavallı bir varlıktır, yoklukla müsavi bir varlık.. Çünkü biz artık insaniyet ve barış değil, milliyetçilik ve savaş istiyoruz. İnsaniyetperverlik köpekliktir. İnsaniyet milliyetçilikle asla uyuşamaz. İnsaniyetperverlik yüksek gurur ve haysiyet duygularına zıttır. İnsaniyetperverlik domuz Katolik papazının ve sinsi Protestan misyonerinin kendi alçakça maksatlarına âlet edindikleri bir tuzaktır. Hayır! Biz barışta da değiliz. Biz savaşçıyız. Barışçılığı ilân eden milletler sahihten mi barışçıdırlar? Onun için mi hâlâ boş adaları işgal ediyor ve harıl hani silâhlanıyorlar?

Hey gidi insaniyetperverlik hey!... Senin uğruna Hindistan inliyor. Senin uğruna Şimalî Afrika’da katliâm var... Senin için Amerika’da zenciler yakılıyor... Ve, hey!.. Senin için, kızıl
cennete varmak için Türkistan’da, Azerbaycan’da, Kırımda, Ural civarında Türkler açlıktan kırdırılıyor değil mi? Hayır! Aliye Esat Hanımın ninnisi Türk çocuklarına hiç bir zaman söylenmeyecek... Çünkü "Kadınlar Birliği"ni kuran kadınlar Türk kadınlığım temsil edemezler. Onlar dedikodularında devam ededursunlar... Türk çocuğuna ancak savaşçılık telkin eden ninniler söylenebilir. Burada aklıma arkadaşım Tolunay'ın Talebe Birliğinin çıkardığı "Birlik" adlı aylık gazetenin ilk sayısında çıkan şiiri geldi

YARININ TÜRK ÇOCUĞUNA

Doğu giydiyse kara
Yasla dolmamalısın;
Hayatınca yarınki
Bir savaşın malısın.
Bu yurt için can verdi
Senin babanla ağan.
Sana hız vermelidir
İlteriş Kutluğ Kağan.
Atilâ'dan, Çengizden
Yıldırım var kanında
Kül Tigin'in kılıcı
Fazla kalmaz kınında.
Sakarya, Dumlupmar

Hâlâ kızıl akıyor,

Bu akış dünü değil

Yarını da yakıyor.
Yurdunu kemiriyor
Bin bir düzenbaz yağı (1)
Senin için tuzaktır
Bil ki bu "barış" (2) ağı.
Budunun (3) türesi
Savaşmamak değildir.
Bil ki bu gidiş seni
Yükseltemez... Eğiltir!..
Senin soyun bağlanır
Oğluna yüce göğün;
Hem Türk, hem savaşçısın!
Yalnız bununla öğün!....


Musavver ekmekleri bitirdiği zaman güneş batmıştı. Yatacağımız yeri seçip çadır kurmak üzere önden giden kafileyi bulmak için vakit kaybetmeden yola çıktık. Yolda arkadaşlarımızın, gittikleri yolları bize anlatmak için koydukları işaretleri bulduk. Ortalık karardıktan sonra da uzaktan onların seslerini işittik: Bulundukları tarafı bize anlatmak için hep bir ağızdan bağırıyorlardı. Yürüdük. Kafile bizden önce bir harmanda konaklamış ve bizi bulmak için üç kişiyi geriye gözcü yollamıştı. Uzaktan Mehpare’nin parlayıp sönen elektrik fenerini görünce konağımıza yaklaştığımızı anladık. Bize Ali Dayı'nın harmanında konaklandığını söylediler. Davut Bey çiftliğindeki Arnavut bekçi gideceğimiz yerde bize bazı Arnavutları salık vermişti. Naci, Ali Dayıyı onlardan biri sanarak salık aldığımız isimleri sorduğu zaman Ali Dayı da bizimkileri Arnavut sanarak atlatmaya çalışmış. Fakat sonra Türk olduğumuzu anlayınca hemen ağırlamış. Tabiî.... Çünkü kan kanı çeker. Arnavut sandığı zaman kafilemizi buz gibi bir soğuklukla karşılayan Ali Dayı şimdi bize candan ikram ediyordu. Ay ışığının altında konuşuyorduk. Ali Ağanın yüzü tam bir Türk yüzüydü. Vaktiyle İstanbul’da Türkistanlı bir Türk, hakikî bir Özbek görmüştüm. Ben Oğuzca o Özbekçe konuşmuş, anlaşmıştık. Yarı göçebe olan o Özbek Türküyle Ali Ağa'nın yüzleri birbirine o kadar benziyordu ki... Türk ırkı, Türk kanı Orta Asya'da da, Trakya'da da kendisini gösteriyordu. Bu, tek de olsa, Türk ırkının dayanıklı, sarsılmaz varlığına en büyük tanıktı. Konuştuk.. Ve birbirimize ısındık.


Çadırımız ancak beş kişi alıyordu. Bu gece çok soğuk geçti. Sarılmış olduğumuz battaniyelerimizin altında titredik. Soğuğa hepimizden çok dayanıklı olan ve örtünecek battaniye bulamadığı için yalnız ceketiyle yatan Tolunay bile çok üşümüştü. Geceleyin korkudan ateş de yakamamıştık. Bu korkumuz büyü denilen bir nevi büyük örümceklerden geliyordu. Bütün bu havalide pek bol bulunan bu örümceğin sokar sokmaz öldürdüğü bile söyleniyordu. Kirte'de Mehpare bunlardan bir tane öldürmüş ve hayvanın manzarası bizi hem tiksindirmiş, hem de ürkütmüştü. Ali Dayı bunların insanı öldürmediğini fakat çok acı çektirdiğini, ateş bulunan yere geldiklerini söylemişti. Yanımızda amonyaktan başka ilaç olmadığı için ihtiyatlı hareket etmiş ve bunun için ateş yakmamıştık.

Sabah erken kalktık ve yola erken çıktık. 300 metre kadar ileride mataralarımızı doldurduk, sonra Çınav ovasını bırakarak "Kabatepe"ye doğru yol aldık. Burada hâlâ bozulmamış cephaneliklere, birbirine karışmış irtibat yollarına ve tel örgülere rastladık. "Kabatepe"nin denize inen etekleri o kadar güzel bir kumsalla bağlanıyor ki... Sahilde yemek yedik, denize girdik ve dinlendik. Sonra en kanlı savaşlara sahne olan, düşman siperlerinin 10 metre yakınımıza kadar sokulduğu Kanlı Sırta tırmandık. Savaş tarihinin vurduğu bu damga bu sırta o kadar yerinde verilmiş ki... Yer yer aranmış, bütün kemikler toplanmış olmasına rağmen yine siperlerde kafa taslarına ve kalın kemiklere rastlıyoruz. Bunlar muhakkak ki Türk kemikleri... Vakıa bu siperler müteaddit defalar düşmana geçmişti. Fakat onlar siperleri bir bir tarayarak kendi ölülerini toplamışlar, bir türlü anlayamadığım duygularla yaptıkları âbidelerine gömmüşlerdi. Naci savaşa girmiş olması itibariyle bu erlik meydanını daha iyi tanıyor, siperlerin yaklaştıkları yerleri gösteriyor, düşmanın tutunduğu yerler hakkında izahat veriyordu. Yalnız Kanlı Sırtta iki saat kadar oyalandık. Küçük bir tümsekte İngilizler’in mavzerle atış için kullandıkları çelik kalkanlara rastladık. Bu kalkan toprağa altında uzanan iki sivri ayağıyla saplanıyor ve ortasına gelen kapaklı bir delikle işe yarıyordu. İçlerinden bir tanesini seçtik. Bu biraz güç olmasına rağmen bir sopaya geçirilince iki kişi tarafından taşınabiliyordu. Bunu İstanbul'a kadar getirmek ve içinde bir başkası bulunmadığını hatırladığımız askerî müzeye armağan etmek istiyorduk. Naci de bize: bunlardan bir kısmını İngiliz siperlerine girdiğimizde talan ederek kendi hatlarımıza getirdiğimizi ve düşmana karşı
kullandığımızı anlattı. Yarım saat daha tırmanarak "Lonpe" adlı (tek çam manasındaymış) bir âbideye geldik. Bunun iki bekçisi vardı. Birisi Türk, diğeri Çerkez... Türk bekçisinin adı Kadri çavuştu ve Kilitbahir’li bir askerdi. Gece konuğu olduğumuzda bize güzel savaş hikâyeleri anlattı. Diğeri Çerkez’di. Ve biz o gün bir kere de Çerkez sözüne kandık. Elimizdeki kalkanı bırakmamızı, Mehmet Çavuşta bunlardan bir çoğuna rastlayacağımızı, yok yere yorulmamamızı söyledi. Riyasız, yalansız, her türlü kötü histen uzak olduğumuz bir dakikadaydık. Kabul ettik. Mehmet Çavuşa vardığımız zamansa bunlardan çok aradıksa da bulamadık. Bir kere de bir Çerkez’e kandık. "Lonpe" âbidesinin yüksekliği ancak 8-10 metre kadardı. Fakat mezarlığı çok büyüktü. Ve muntazam bir parka malikti.

Burada diğer âbideler de görülmeyen bir başkalık daha vardı. Üzeri haç işaretli geniş sütunun içi boş ve loştu. Buraya da kiliselerin müteaffin, riyakâr havası sinmişti. Bilmem kaçıncı defa olarak yine kinle dolduk ve taşmamak için buradan çabuk ayrıldık. Saat üç buçuktu ve biz Mehmet Çavuşa dördü yirmi geçe vardık.

Türk topraklarının öz oğlu, kahramanlığın ta kendisi olan Mehmet Çavuş gösterişsiz ve bozuk bir taşın önündeki mütevazı toprağın altında yatıyor. Kendi topraklarımızın üzerinde yendiğimiz düşmanın göğe baş kaldırmış âbideleri yükselirken kahraman Mehmetçiklerden biri olan Mehmet Çavuş dünyadaki mütevazı hayatına çok benzeyen şimdiki yerinde sonsuz uykusunu uyuyor. Mehmet Çavuşun türbesini görünce ve bu bakımsızlık ve gösterişsizliğin karşısında irkildim. Arkadaşlarım dan, karımdan, kardeşimden ve en yürekten yoldaşımdan gizlemek istediğim göz yaşlarımı saklayabilmek için arkamı döndüm ve yüzümü rüzgâra verdim. Bu kahramanlık toprağında yürekler bütün safiyetiyle temizlenir ve birbirine açılırken, ben göz yaşlarımı arkadaşlarımdan saklamak istiyordum. Düşündüm ki dünyada kahramanlıkla hiç bir yakınlığı, hiç bir münasebeti olmayan düşmanlar için böyle âbideler yapılırsa Mehmet Çavuş için ne dikilmeliydi?... Beynimin içinde dev gibi düşünceler birbirine takıldı. Mehmet Çavuş kahramanlığını bildiğimiz erlerden biriydi. Ya kahramanlığını bilmediklerimiz? Ya hiç bir iz bırakmadan şehit düşen milyonlarca atsız kahraman için neler yapmalıydık?.. Mehmet Çavuş!.. Bozkırların kanını taşıyan asil er!.. Senin için göğe yükselmiş mermer taşlar dikilip üzeri altınla yazılsa yine senin büyük hatıran saygılanmış olmaz... Sen zaten atsız kalmaya mahkûmdun... Senin hiç bir karşılık beklemeden vazife için ölüme atılman damarlarındaki kanın temiz cevherindendi. Senin her yerde bol bol akmaya alışmış olan arık kanın, Türk kanıyla bol bol sulanmış olan bu topraklarda vazife için, hatta vazifeden daha yüksek bir şey uğrunda, yabancıların kanma karışarak son damlasına kadar zaten akacaktı. Sen bunu yaparken köyünden uzakta sessiz ve unutulmuş kalacağım biliyor ve bunun için yüksünmüyordun. Mehmet Çavuş sana âbide mi gerek?.. Senin büyük adın sana yazılmış en güzel destan ve kahramanlar yurdu olan yine Türkün kanıyla yoğrulmuş Türkeli de senin için en ulu âbide değil mi? Türk çocuğunun seni her yürekten anısı başına dikilecek beyaz taşta kazılı kitabelerden daha özlü değil mi?.. Sen Türksün ve bu toprağın malısın. Sen esasen ebedîsin, sana taştan âbide gerekmez.

Gözlerimiz dolu, başlarımız önümüzde uzaklaşıyoruz.

Ey Mehmet Çavuş, Mehmet Çavuşlar, ey adsız ölüler siz de büyük adlı GAZİ kadar
ölmeyeceksiniz.

Oturduk ve içlendik. Mehpare, kim bilir, belki de kendisim avundurmak için, bu âbidedeki tevazuu çok beğendiğini söyledi. Kim bilir, belki de kendisini kandırmak istemişti. 25-30 metre ileride yine küçük bir İngiliz âbidesi... Yine üzerinde şu şatolar sırıtıyor: "ebedî olanlar"... Türk topraklarında ne gülünç bir temenni... Derhal "seferberlik ilân edilsin; onlardan teki kalmaz evlât" diye kükreyen mert köylüyü hatırlıyoruz. Artık yolumuz hep yokuş. Dar boğazlardan, tozlu sırtlardan Arıburnu’na iniyoruz. Burada 5-10 evli bir balıkçı köyü var.. Bu köyün sakinleri hep âbide bekçileri.. Başlarında bir beyaz Rus varmış... Burada bekçilerden toplu olarak âbideler hakkında izahat istedik. Tam 31 tane saydılar. Yedikleri tokadı unutmamak için 31 âbide çoktu, fakat aldıkları kahramanlık dersini hatırlatmak için biz bunları az bulduk. Arıburnu ihraç iskelelerinde daha hurda halinde demir enkaz var. Bunlara gülerek baktık. Bugünün iktisat kongresini toplayan İngiltere’si 18 yıl sonrasını düşünse idi dün muhakkak ki bu garabette bulunmazdı... O gece ikinci olarak kapalı yerde yattık. Misafir sever Türk bekçilerinden ikisi bize kendi barakalarını verdiler. Ve bu defa dışarıda onlar ayazladılar.

 

8 Ağustos sabahı erkenden hazırlandık. Düşmanın ihraç iskelelerini bir kere daha gözden geçirdik ve sonra yeniden Mehmet Çavuş âbidesine doğru tepeye tırmanmaya başladık. Tabiat buradaki araziyi korkunç denecek gibi oymuştu. Âbidelerin bekçileri dün gece bize sağda yükselen bir uçurumun hikayesini anlatmışlardı. Askerlerimiz tarafından denize doğru sürülen 300 İngiliz bahriyelisi bu yalçın yan Türk’ten daha az tehlikeli bularak kendilerini toptan buradan aşağı atmış ve tabiî hepsi ölmüşlerdi. 300 kişinin bir çocuk budalalığı ile kendilerim koruyamayarak boşluğa salıvermeleri hazin bir kahramanlık (!) hikayesiydi ve bizi güldürdü. Yarları tırmanırken oldukça güçlük çekiyorduk. Düşman buralarda tutunabilmek için kim bilir ne kadar kırılmıştır. 40-45 dakika yükseldikten sonra Mehmet Çavuşu ikinci olarak ziyaret ettik. Burada mermi ve gülleden daha fazla misket ve kurşuna rastlıyorduk. Mehmet Çavuşta çok kalmadık ve yolumuzda ilerledik. Saat ll' de Conk Bayırının en hâkim yerine gelmiştik. Bu nokta yarımadanın sağ ve sol cenahını kamilen görüyordu. Her iki taraftan da denize bakabilen bu yerde de bir düşman âbidesi yükseliyordu. Takriben 16 metre yüksekliğinde Yeni Zelanda âbidesi... Ve şimal yüzünde şunlar kazılmıştı:

İN HONOUR OF
THE SOLDIERS OF THE
NEVY ZELLAND
EXPEDITIONARY
FORCE
8 TH AUGUST
1915
"FROM THE UTTER MOST ENDS OF THE EARTH"

Türkçe’si: Yeni Zelanda sefer kuvveti askerlerinin şerefine, 8 ağustos 1915. Dünyanın sonsuz uçlarından.

Bu yabancılara niçin âbide dikiliyordu? Uzak yerlerden geldikleri için mi? Bunlar bir zafer mi kazanmışlardı? Her yerde gördüğümüz irili ufaklı İngiliz mezarlarının üzerinde onların "ebedî hâtırası"ndan bahis olunuyordu. Halbuki onlar buna lâyık mı idi?

Çok acı şeyler söylememek için haydi şöyle diyeyim: ey dünya!.. Sen çok kansız ve çok nankörsün...

Buraya bakan bekçiyi dün gece aşağıda görmüştük. Tekrar konuştuk ve bize yakında buraya bir Türk neferinin geldiğini, yaralandığı yerleri gezdiğini, buradan toprak alarak
döndüğünü söyledi. Bu asker savaşta kolundan yaralandığı için kol kemiğini çıkarmışlar, şimdi kolu dönüyormuş. Birbirimize bakıştık ve kendisinin kanını, silâh arkadaşlarının canını verdiği toprakları kutlayan bu adsız askeri gözlerimizle selâmladık. Conk Bayırında 2 saatten fazla kaldık ve bu düşman âbidesinin kenarında onların sağır kulaklarına bir daha duyurmaya çalışarak Çanakkale savaşını okuduk. Yeniden yola çıktığımız vakit gök bulutluydu ve güneş yoktu. Conk Bayırı ile Anafarta arasını birleştiren yol tepeler ve vadilerle dolu... Her tümseği döndükçe sırıtan Anzak âbidesini bundan sonra ta vapurla Nâra Burnunu dönünceye kadar kaybetmedik. Bayırdan yarım saat kadar uzaklaşmıştık ki Kurt Geçidi göründü. Buraya bilmiyoruz niçin Kurt Geçidi demişler... Otuz metre kadar uzanan ancak yan yana iki kişinin geçebileceği bu geçit de batıdan Anafarta ovasına hâkim... Doğudan da Kanlı Sırtı oldukça iyi görebiliyor. Geçidin manzarası çok korkunç... Havanın kapalı olması da solda uzanan ovayı daha esrarlı gösteriyor. Kurt Geçidini dolanınca uzaktan büyük Anafarta köyünün eski değirmenleri göründü. Bu tepeyle köyün arasında ince bir yol uzanıyor, hepimiz susuyoruz, yalnız Mengüç elindeki mızıka ile mırıldanıyor:

Açıldı kale yolu,
Göründü Gelibolu.
Bırak deniz gideyim,
Orası yasla dolu.

Birden yolun bir meydana açıldığı göründü. Sellerin büyük oyuklar kazdığı bu meydanın solunda daha ancak bir yılın yıpranmasına dayanabilecek bir eski mezar vardı. İri taşlarla tutturulmuş olan bu mezarın altını su tamamen oymuş... Dikkatle okuyoruz. Bu da kanını yurdu yaşatmak için seve seve dökmüş bir Türk oğlu.. Bu da tarihin kaydetmediği, fakat başlı başına bir tarih olan erlerden biri... Hayati Efendi.... Mezar taşının üzerinde şunlar okunuyor:

27 temmuz 331'de İngilizlerin faikkuvvetleri karşısında bir avuçbölüğüyle müdâfaa ve kahramânâneşahâdetiyle ibka-yi nâm eden kale istihkâm taburu bölük4 kumandanı Yahya Hayati Efendisinin mezarıdır.

Yarım saat kadar daha yürüdük. Artık birer birer kahramanları arkada bırakıyoruz.

Dudaklarımızdan yine aynı türkü dökülüyor:
Yürü yürü al bayrak: Kan ve ölüm saçarak.

Seslerimize tiz bir çocuk ağlaması karışıyor, bir diğeri de ana, ana diye haykırarak alabildiğine kaçıyor. Ağlayan küçük olduğu için kaçamamıştı. Onun acı acı ağlaması harmanda çalışan kadınları koşturdu. Çocuğun anası oğluna sarılırken bize de kim olduğumuzu sordu. Kısaca anlattık. O zaman gözleri dolarak küçüğe baktı: Babası da, dedi, iki yıl önce kazayla patlayan bir mermiyle şehit oldu. Etrafımızdaki halka yavaş yavaş büyüdü ve konuşarak köye doğru yürüdük.

Büyük Anafarta köyü birçok kasabaları geride bırakabilecek kadar dolu. Köyün tek kahvesinde bizi karşılayan köy mualliminin, çıplak bacaklı, açık kollu, kesik saçlı kız arkadaşlarımızı yadırgamayan köy imamının ve köye tamamen hâkim bulunan muhtarın elinde işlenen bu yurt köşesi o kadar kutlu ki... Biz az dinlendikten sonra muallimden bize mektebi gezdirmesini istedik. Sevinerek kabul etti. Küçük bir tepede yükselen mektebe girdiğimiz zaman hiç bir şey söylemeden, fakat aynı şeyi duyarak birbirimize baktık. Ve en büyük inkılâbın hakikaten köylerde başkaldırdığına bir kere daha inandık. Koridorun karşısında Gazinin büyük bir resmi var. Büyük Anafartalar köyündeki bu resmin gücü burada anlatılamaz. Köylüler onun Çamtekedeki konağını, geçip gittiği yolları büyük bir saygıyla anıyorlardı. Mektep tek sınıflıydı. Bol ışıklı ve muntazam bir sınıf... Mektebin iş odası da çok güzeldi. Bir köşeye yerleştirilmiş Bomba ve Mermi koleksiyonu insanı heyecana getiriyordu. Muallimden bunların nasıl bulduğunu sorduğumuz zaman dürüst ve ağır: Bazı günler çocuklarla küçük gezintiler yaptıklarını, bu gezintilerde hem bu savaş artıklarını topladıklarını ve hem de onlara izahat verdiğini anlattı. Buradan dönüşte yine köy kahvesinde otururken içimizden birisi köyün en yaşlısının kaç yıllık olduğunu sordu. Bunun bir kadın olduğunu ve 120 yaşlarında
kadar bulunduğunu söylediler; görmek istedik. Köyün koca ninesi yakında oturuyordu. Evi, yanında bulunan diğer bir evle beraber düşman güllelerinden arta kalan iki ev olarak anılıyordu. Koca Anafarta köyünde sağlam kalan iki ev... Nine bizi sadece İstanbullu ve misafir olduğumuz için güler yüzle karşıladı. Fakat oralarda niçin bulunduğumuzu öğrenince ağlamaya "beni de götürün evlâtlar" diye sızıldanmaya başladı. Bize iki, üç yıl önce arabaya binerek nasıl Mehmet Çavuşa kadar gittiğini, orada nasıl mevlit okuttuğunu anlattı. Nice yavuz kişilerin kanını içen, topraklar bir defa da ihtiyar ninenin göz yaşlarıyla sulanmıştı. Ona dönmekte olduğumuzu, Mehmet Çavuşu geçtiğimizi söyleyince üzüldü. En candan sözlerle seneye bizimle geleceğini, kendisini unutmamamızı tembih etti.

Ey Türk genci! Bu asırlık insan bakiyesinin ağzından dökülen sözler bize ne kadar geciktiğimizi çok acı olarak anlattı, seni de daha bu işe başlamadığın için utandırmayacak mı?...

Gece ay ışığında konuşurken köylülerden savaşa girmiş olanları zorluyor, onlara erlik hikâyeleri anlattırıyorduk. Yetmiş yaşım geçtiğini söyleyen "Emin Dayı" o kadar heveslenmişti ki anlatırken yerinde duramıyor, heyecanlanıyordu. Emin Dayı yaşlı olduğu için askere hükümet tarafından alınmamış, gönüllü gitmişti. Bir gece yine yaşlı bir arkadaşıyla düşman siperlerine kadar sokulmuş, oradan yüklenebildiği kadar cephane ve tüfek almış sonra kan içinde geriye dönmüştü. Köyden daha başka gönüllüler de olup olmadığını sorduk. Hepsi birden cevap verdiler: Avcı Hüseyin... Bu da çok yaşlı bir adammış. O gece harmanda olduğundan biz göremedik, fakat anlattılar: Avcı Hüseyin bir gece silahıyla ilerlemiş. Bir su başında silâhsız yedi İngiliz neferinin su aldıklarını görmüş. Yedisini de önüne takarak esir almış ve geriye getirmiş. Avcı Hüseyin'in lâfı geçerken küçükler birbirine sokuluyor, delikanlılar heyecanla doğruluyor ve anlatan sesini yükseltiyordu. Avcı Hüseyin köyün kahramanlık ilâhı gibi bir şeydi. Ve köy ondan öyle güzel bir kahramanlık dersi almıştı ki... Zaten köy halkının çoğu savaşmış insanlardı ve çoğu da 27 veya 57'nci alaydandılar. Küçük erkek çocuklarına soruyorduk: oğlum büyüyünce ne olacaksın? Bunların en tabiî bir şekilde yan gözle bakarak ve çantalarımızı, mataralarımızı süzerek "Asker" demeleri o kadar hoştu ki... Muallime talebelerinden ne derece memnun olduğunu sorduk. Hepsi iyi çocuklardır dedi. Hakikaten hepsi iyi çocuklardı; küçük yaştan asker olacağız diye haykıran iyi Türk çocukları.. Derhal "ne olacaksın?" denildiği zaman sinema artisti diyen, kafasına zehir akıtılmış bazı zavallı şehir çocuklarını hatırladık.

Askerlik aleyhtarlığının henüz köylere kollarını uzatmadığını sevinçle duyduk. Ve bir kere daha vazifesini bir bütün olarak duyan ve yapan köy muallimini kutladık. Diledik ki bütün muallimlerimiz böyle olsun. Türk çocuğuna yalnız ve her şeyden evvel iyi bir asker olabileceğini aşılasın. Fakat ne yazık ki bu muallim haksız olarak bu yıl da terfi hakkından mahrum bırakılmış ve acı olarak vazifesine inkisar karıştırılmıştır.

Gece bize köyün misafirhanesinde yemek hazırlamışlardı. Başta muhtar ve imam olduğu halde bütün köylü misafir severliğin birer örneği idiler. Yemekten sonra köyün nüfus ve hasılat defterini gördük. Büyük Anafarta köyünde 104 ev ve 504 kişi vardı. Bunlardan üçü Yahudi idi. Bunu haber veren muhtarın yüzünde o kadar derin bir yas görünüyordu ki... Yahudi’nin ne iş gördüğünü sorduk: Bakkal dedi. Hepimiz acıyla irkildik. Hâlâ mı sen bezirgan? Hâlâ mı Türkü maddî olarak kemirmeğe yeltenmektesin. Ama iyi bil ki bu senin son kımıldanışındır. Artık ne Türk şehirlisi ve ne de Türk köylüsü daha doğrusu damarında temiz Türk kanı taşıyanlar senin elinde oyuncak olmayacaklardır. İşte senin köyündeki fazlalığından, mikropluğundan kederle bahseden köylü.. Sanır mısın ki bu seni daha uzun zaman topraklarında barındıracaktır.

Defterleri gözden geçirdikten sonra bize bayrağımızı da gösterdiler. Bu tam bir Türk bayrağıydı; gönlümüzün dilediği gibi, şehirlerin baştan savma bayraklarına hiç de benzemeyen bir bayrak.. Anafarta köyü bu noktadan da çok üstün...

O gece yola çıktığımızdan beri ilk olarak temiz ve rahat yataklarda yattık.

[1] Yağı "düşman", [2] Barış "sulh", [3] Budun "millet"


 

Devamı