ÇANAKKALE'YE YÜRÜYÜŞ

   

Sabah sekizde uyandık. Bize büyük bir çömlek içinde sıcak süt getirmişlerdi. Kahvaltıdan sonra küçük Anafarta’ya ve Kireçtepe’ye kadar çıkıp çıkmamayı görüştük. Fakat vapur günümüze az vardı. Vaktimiz hesaplı olduğundan ikinci vapura da kalmak istemiyorduk. Kireçtepeye çıkmamaya gönlümüz razı olmadığı halde mecburen gelecek yıla bıraktık. Ve koca nineyle helalleştik. Sonra yüklerimizi sırtımıza aldık. Köylülerin kalabalığı arasında yola koyulduk. Onlardan uzaklaşırken imamdan öğrendiğimiz bir şarkıyı söylüyor, elleriizle son selâmı gönderiyorduk. O gün öğleye kadar yolumuz düz ve hâdisesiz geçti. Öğle yemeğini bir su başında yedik. Ve saat 3'te Kurucadere köyüne vardı. Bu köy 5-6 evli ve 15 nüfuslu idi. Sulak bir harmanda mola verdik. Harmanın sahibi İsmail adlı bir köylüydü. İlk sözümüz hangi cephede bulunduğunu sormak oldu. Ondan sonra da ihracın ilk gününde ve sabahtan yaralandığını esir olarak Mısır'a götürüldüğünü, dört sene orada kaldığını anlattı. Kolundaki kurşun yaralarını gösterdi. Ona tahminî olarak kaç kurşun attığını ve bu kurşunların isabetli olup olmadığını sorduk. Şöyle böyle 50-60 tane attığını ve karşıda kum gibi kaynayan düşmandan muhakkak ki birçoğunu devirebildiğim söyledi. Ona alayında çok kahraman askerler var mıydı? diye sorduk. Gülerek dudağını büktü, galiba biraz da kasıtla yansıyla oynayarak: en kötüsü bendim dedi, hepsi benden yavuz kişilerdi... Gözlerimiz parlayarak köylü dayıya baktık. Yaptığı erlikle öğünmeyen, yurt için ölümü vazife bilen bu Türk oğlu Türkü gönülden ululadık. Kurucadere köyü ile Maydos’un arasında tarlalar içinde uzayan ince bir yol var. Bu yolda da iki kolu olmayan kara sakallı bir yiğite daha rastladık. Merhaba dayı... Merhaba evlâtlar. Kaçıncı alaydaydın? 27... Yine ilerliyoruz. Artık Maydos görünüyor. Burada yangından yeni kurtulmuş bir derbederlik var. Deniz kenarında biraz dinlenmek istedik. Yanımıza yaklaşan şişmanca bir zat (ki sonradan belediye reisi olduğunu anladık) bizi belediye dairesine davet etti. Kabul ettik. Burada da aynı güler yüzü gördük. Belediye Reisi Bey bize Mehmet Çavuş âbidesinden ve yılın bazı günlerinde kamyonla yahut otomobille ziyarete gelenlerden bahsetti. Burada da çok az kaldık ve bir saatlik bir yürüyüşten sonra Kilitbahir’e döndük. Biz geceyi burada geçirmek istiyorduk. Çünkü motorumuz bizi ancak cuma günü sabahleyin Kilitbahir’den alacak ve saat birde kalkacak olan vapurumuza yetiştirecekti. Kendimize yer temini için jandarma kumandanını görmek üzere iskeleye indik. Fakat kumandan Çanakkale'ye geçişti ve geç dönecekti. Bu sırada kumandanın ailesini getiren beylik motor geldi. Ve bizi karşıya geçirmeyi teklif etti. Motorla Kilitbahir’den ayrılırken yine haykırıyoruz:

Korkma açıl şen yurdum,
Dağlarda ordu kurdum,
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.

Kurarak Kurultayı
Alacağız Altay’ı.
Japon, Çin, Rus demeden
Çekeceğiz biz yayı.

Arkadaşlarımın içlerinden gelen hız kuvvetleniyordu. Tolunay'ın şu parçasını sanki karşılarındaki Gazi'ye hitap edermiş gibi söylüyorlardı:

Asırlar bize yaştır,
Kemal ülküye baştır,
Bize yol göster Kemal,
Anayurda ulaştır.


Karşımızda Çanakkale uzanıyor. Şimal yüzünü örten tepede beyaz taşla 18 Mart 1915 tarihi yazılı.. Cenup yoluna bakarken bu sırttaki tarih buraya gemisiyle giren her

İngiliz ve Fransız kaptanına daima şunu söyleyecek: "Siz buradan ya dost olarak, yahut da kalleşçe geçebilirsiniz.. Gücünüzle, asla!,."

18 Mart 1915, Türk kanının yarattığı bir gün... Ne pahasına olursa olsun saldıran düşmanın çelik yürekler, yalçın dayanışlar karşısında eridiği, kırıldığı gün.. Türkü bir kere daha tanıtan, onu tarihte bir kere daha kudretle yaşatan bir gün: 18 Mart 1915... Karşı sırtlarda yalnız Türkün olan, son Türk dünyada yaşarken Türk adını taşıyacak olan karşı sırtlarda kırmızı tuğlayla kızıl bayrağımız gözüküyor... 18 Mart 1915 ve bayrağımız... Bu iki sırt arasından geçerken yükselen âbidelerine rağmen eğilen, kızaran düşman başları... Bunları görür gibi oluyoruz ve yine hay kırıyoruz:

Yürü, yürü al Bayrak
Kan ve ateş saçarak!
Ünümüzü yayıyor
Kancık düşman kaçarak..

Bu defa Çanakkale'nin şimaline çıkıyoruz. Ve şehri baştan başa geçerek iskeledeki bir kahvede dinleniyoruz. Batan güneş karşı sahili kızıla boyuyor.. Uzakta Conk Bayırında içi kara dışı beyaz anzak âbidesi siluet halinde gözüküyor... Conk Bayırında bir düşman âbidesi.. Batan güneş karşı sahilleri kana boyarken, yükselen düşman âbidesi de Türk gönüllerini kızıllaştırıyor.

O geceyi Çınarlı denilen küçük bir çınar ormanında geçirdik. Ertesi gün ve geceyi de Çanakkale’de geçirmek mecburiyetinde olduğumuzdan kendiize daha iyi bir yer aradık.
10'dan itibaren Hamidiye tabyalarındayız. Birer kahramanlık kaynağı olan Hamidiye tabyaları.. Burada sıralanan topların taşıdığı kargaşalıktâ mütareke senelerinin düşmanın
erlik gücü yetmediği zaman türlü düzene başvurarak kullandığı silâhla yine kendi alnına vurduğu kara damga... Türkün çelik yüreğini paralayamadığı güllesiyle asırlık topların
namlılarım paralaması... Bu tabyalara bakan Türk genci yine haykırıyor:

Batıya varacağız,
Şalon'u alacağız,
Atilla’nın gücünü
Biz de tanıtacağız.

10 Ağustosu sabahtan akşama kadar Hamidiye tabyalarında geçirdik. Bugün gönlümüzde cephe gerisinde sıra bekleyen askerin heyecanı vardı ve mırıldanıyorduk:

Durma savaş Altay’ım,
Yakında oradayım,
Bir elimde bayrağım,
Bir elimde de yayım.

Vapurumuz 11 ağustos cuma günü saat 13'te kalkacağı halde bizi 18'e kadar bekletti. Çanakkale’den ayrılırken hepimizin gönlünde vazifesini yapmış insanların huzuru vardı. 12 Ağustos cumartesi günü yine vapur bizi Sirkeciye çıkardı. Seyahatimiz iyi ve iyi olduğu kadar da içimizi sızlatan duygularla bitmişti.

Anadolu’nun, Paşaeli’nin güzelliğini gözle gördükçe, erliğini o günleri yaşayanlardan dinledikçe kanımızdaki savaş ateşi daha kuvvetle alevleniyordu. Koca ninenin, koca ninelerin göz yaşlan Mehmet Çavuşların topraklarını sularken "Kür Şad"ların, "Apu Han'ların eridiği yurt parçaları neden bu göz yaşlarından pay almasın?

Bu toprak, kendi sessiz bağrında kaç bin Mehet Çavuşu saklıyor? Biz toprağı bunun için seviyoruz. Orada bizim atalarımız, kanımız, mazimiz, her şeyimiz duruyor. Toprak!.. Bizim toprağımız!.. Bizim toprağımız nedir?.. Edirne'den Sarıkamış'a kadar uzanan yer mi?.. Hayır... Türk sesinin geldiği, Türk yüreğinin çarptığı her yer bizim toprağımızdır... Bütün Orta Asya bizimdir. Yalnız coşkun ırmaklar değil, dünyanın en kahraman ordularını da taşıran, adsız yiğitler yetiştiren Tanrı Dağının kaynakları bizden başka kimin olabilir? Alp Er Tunga'nın hayal olmuş vücudu oradadır.. Kahraman kadın Tomris de orada yatıyor... Orada Mete'nin toprak olmuş vücudu yok mu?.. Şanlı "Tolun", büyük "Bumın" ve "İstemi", dahî "Tonyukuk" orada gömülü değil mi?.. Türk birliği için yırtman ve bu uğurda ölen "Kül Tigin" Orta Asya’da yatmıyor mu?.. "Moyunçur" bu toprakta yetişen erlerden bir tanesi değil mi?.. "Çingiz"in gizli mezarı, "Temür"ün ulu türbesi de aynı toprakta bulunmuyor mu?.. "Tuğrul" ve "Alp Arslan" o toprağın birer kimsesiz oğlundan başka bir şey midir?..

Bütün bunlar, bütün bu şanlı şeyler, bu kavgalar, savaşlar yani mazi... Mazi!.. Biz bütün gönlümüzle sana bağlıyız... Çünkü sen yalnız geçmiş zaanı değil, gelecek zamanı da gösteriyor, gelecek günler için bize hız ve iman veriyorsun... Ey şanlı mazi!.. Ey büyük atalarımızın tarihe yazdığı zafer destanı!.. Burada sana söven soysuz köpekler de yetişmiyor değil.. Fakat onlar bu ırkın, bu toprağın malı olmayın sefillerdir.. Onlar "dün yok, bugün var" derler.. Çünkü piçlerin dünü olmaz. Çünkü onların dünü karadır.. Tarihimizi Lozan'dan başlatmak isteyen sefiller de çıkar, Lozan’dan öncesini Osmanlılık diye tanır. Halbuki Lozan nedir?.. Büyük Türk tarihinin herhangi bir yaprağı!..

Ey hukukçu efendiler'.. Ey hukuk profesörleri, ey hukuk talebesi!.. Lozan bizim tarihimizin en şanlı sayfası değildir... Eğer tarihimizi bilmiyorsanız cehaletinizden utanın.. Eğer bildiğiniz halde kasıtla değiştiriyorsanız dalkavukluğunuzdan yüzünüz kızarsın.. Siz her yıl Lozan barışının imzalandığı günde toplanır, başınızda Yahudi dönmesi bir müderris olduğu halde bugünü kutlular, Lozan sulhunun Avrupalılarla müsavi şartta imzalanan ilk muahede olduğunu haykırırsınız... Siz yalan söylüyorsunuz! Lozan Avrupalılarla müsavi şartta imzalanan ilk muahede değildir! Avrupalılardan toprak alarak, krallarını haraca bağlıyarak, kumandanlarını önümüzde diz çöktürerek imzaladığımız muahedeleri ne çabuk unuttunuz?.. Lozan ancak "Sevr'le kıyas edildiği zaman büyük bir kıymet alır.. Yoksa Lozan başlı başına alındığı zaan hiç bir vakit bir zafer değildir.. Evet!.. Daha düne kadar "Süferâ-i saltanat-ı seniyyeden" diye imza atan hocanız için cumhuriyet devrinde Lozanı başka türlü anlatmaya imkân yoktu. Çünkü o saltanatın kölesi olduğu gibi cumhuriyetin de kölesi olmak mecburiye tindeydi?.. Fakat ya siz?.. Ya siz gençler?

Eğer siz Lozan'ın ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız ve gözleriniz Lozan muahedesiyle tanıdığımız ecnebi mekteplerini görmüyorsa Çanakkale savaşının olduğu yerlere gidin... Âbidelerini ve âbidelerimizi görün. Türk yurdunun en kutlu parçasını İngiltere haline sokan manzaraya bakın. O mukaddes topraklarda insanın içinde riya kalmıyor. O riyasız dakikada hükmünüzü verin!

"Lozan Avrupalılarla müsavi şartta imzaladığımız ilk muahededir" demek şimdiye kadar esir hayatı yaşamış olduğumuzu kabul etmek deektir. Yalandır efendiler!.. Ya bilgisizsiniz, ya dalkavuksunuz! Biz Lozan muahedesiyle topraklarımızın büyük bir kısmını kaybettik. Boğazları herkese açtık. Buraları tahkim etmemeyi kabul ettik. İçimizde propaganda yapan alçak papazların mekteplerine müsaade verdik. Ve... Vatanımızda düşman âbidelerinin yükselmesine razı olduk.

Sizin kutluladığınız Lozan bu mudur? Millî hayatta, millî düşüncede kanaatkârlığa miskinlik derler. Bu kadarını ebedî bir zafer gibi kabul etmekle miskinleştiğinizin farkında
mısınız?

Türk gençliği! Seni çağırıyoruz: Her yıl askerî yürüyüşle oraya git! Mertlik dersi al ve öç duygusu besle.. Her şeyden önce asker olduğunu unutma! Mademki Türksün, askersin! Medenî hayattan bahseden züppelere, barıştan bahseden kansızlara, maziyi inkâr eden namussuzlara inanma! Millet, kan demektir. Damarlarındaki asîl kanda Türklük varsa zaten savaşçılığı duyacak ve isteyeceksin! Çünkü: Savaşı ve barışı veren ne hükümdarlar, ne devlet adamları, ne millet meclisleri, ne muahedeler ve ne de ittifaklardır. Savaşı ve barışı veren, onlardan daha yüksek kuvvetlerdir. Yani: milletlerin olma ve ölmesinin ezelî kanunlarıdır. Bunun için her şeye ve her şeye rağmen milletler savaşa hazırlanıyor. Unutma ki dünyada en iyi müdafaa taarruzdur. Kafi netice taarruzla alınır. Dün ordularına ilk hedef olarak Akdeniz’i gösteren GAZİ elbette pek yakında ikinci hedefi de gösterecektir. İlk hedef Batıda idi. İkinci hedef Doğuda olabilir, Sen bu savaşta kanını akıtmak ve ölmekle mükellefsin. Unutma ki: en büyük kahramanlık göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir... Seni toprağın, seni mazin çağırıyor.

TOPRAK - MAZİ

Gel arkadaş, gel seninle az dertleşelim:
Okuyarak hayat denen koca kitabı
Gönüldeki yaraları biraz deşelim.

Gömdüm kara topraklara melekten iyi,
Perilerden nazlı, güzel bir sevgiliyi.
Derin derin sızıldıyor gönlümde yaram,
Bana artık her saadet olmuştur haram.

Beni sardı kefen gibi mazinin tülü,
Yere batsın bu toprakla bu korkunç mazi!
Orda çünkü sevgilimle sevgim gömülü...

- Hey arkadaş sözünü bil, hem kendine gel,
Bahtiyarlıklara olmaz ölümler engel.
Bir sevgili kızı senden aldıysa toprak
Buna katlan, toprak için çünkü bu bir hak!

Hem yaratan, hem büyüten topraktır bizi,
Üzerinde işitiriz ilk ninnimizi;
Fışkırttığı serin sular bize can verir;
Ormanları gönlümüze heyecan verir.

Hey arkadaş sende insaf duygusu yok mu?
Sana her şey veren, seni büyüten toprak
Senden bir tek kız aldıysa acaba çok mu?

Doğup ölmek... Millet için bunlar bir hızdır
Toprak bizim beşiğimiz, mezarımızdır.
Toprak bizim anamızdır... însan yasma
Kapılarak nasıl söver öz anasına?

Hakikat ne şu göklerin derinliğinde,
Ne suların şairane serinliğinde...
Aristo’nun mantığında zerresi yoktur,
Pisagor’da, Eflâtunda nebzesi yoktur.
Mefkureler âleminde olunca kıtlık
Kafaların içersinde başlar çıfıtlık:
Bir budala "zulüm yeter!"diye haykırır,
Bir it çıkar "proleter!" diye haykırır!

Bir hayvanda hâkim olur cinsî heyecan,
Froyt denen yahudiye gider verir can...
Kimikördür... Kendisine büyük gelir pek
Lenin denen o maskara vatansız köpek...

***

O ne felsefede ne de "din" in "hiç"inde,
O, toprağın asırlardan beri içinde...
Hakikati bulmak için onu esmeli,
Yükselmekten bir şey çıkmaz, derinleşmeli...
Göğe doğru yükselenler bir gün yorulur,
Derinleşen hakikati toprakta bulur.
Şu ne başı, ne de sonu olmayan toprak
Gömdüğümüz vücutlardan gıda alarak
Bize hayat, bize tarih, mazi yaratır.
Mazi köhne kitap değil, şanlı bir satır...

Mazi ırkın yarattığı coşkun bir seldir,
Mazi bizim alnımızı göğe yükseltir,
Geçmişlerin gecesinden ışık alırız...

Bir düşünsen mazideki olan işleri
Hâdisatın büyüklüğü seni şaşırtır.
İstersen gel yad edelim o geçmişleri...

Kaynar elbet damarında halis Türk kanın,
Damarında çünkü kanı var "Atilla»nın,
Avrupa’nın her ırkından toplanan ordu
Onu Galya ovasında zorla durdurdu.

İradesi yenilmeden sinirle ete
Vatan için karısını bırakan "Mete"
Yasa için kardeşini öldüren "Çingiz"
Yer yüzünde bırakmadan küçücük bir iz
Geçip giden milyonlarca adsız kahraman,
Ki her biri bugün bize vermektedir şan,
Bu erlerin cisimleri toprakta kaldı,
Ve tarihte adları bir şanlı yer aldı...
Hangisini hangisinden üstün tutmalı?
Her birisi bu toprağın, bu ırkın malı...
"Tonyukuk"un gizlenmiştir dehâ kanında,


Bismark onun at uşağı olmaz yanında...
"Alp Arslan"la "Kılıç Arslan" şanlı bir fasıl
Avrupa’yı rezil eden "Yıldırım"... Nasıl?
Düşünsene ne biçim bir kahraman erdir
Ankara’da Yıldırımı eriten "Demir"....
Bu kadar mı? Bu saydığım ancak birkaçı!
"Katerin"le neler yaptı acep "Baltacı"?
Anafarta cephesinde kim durdu en son?
İlk dayağı kimden yedi kuduz Napolyon?

Sevdiğin kız şu toprağa eğer girdiyse,
Sen toprağı eskisinden fazla benimse.
Bil ki toprak ebediyen senin olmuştur...

Bu dünyada bizim bir genç kızı sevmemiz
Filhakika gayet doğru, hem de çok temiz
Bir gayedir... Fakat bunun hududu dardır..
Sevgiliden sevgili bir mefkure vardır.
Bir kız solar, yahut senin tükenir aşkın,
İnsan kalmaz uzun zaman neşeli, taşkın.... Ya mefkure?
Ebediyet onunla birdir, Kişi oğlu müebbeden
ona esirdir.

En mukaddes iki "Var"a böyle söversen,
Toprak ejder, mazi kanlı bir gece dersen,
İleriye bakamazsın, gözün kamaşır.
İstikbali kucağında bu mazi taşır...
Arkasında olmasaydı şanlı bir mazi
Bu milletten çıkar mıydı bir büyük "GAZİ"?
Kara toprak yine bizden gıda almasa
Kalır mıydı aramızda bir türe, yasa?
Mazi bizim atamızdır, toprak anamız,
Biri bizi yetiştirir, biri verir hız.
Bu toprağa nasıl dersin kara bir ölü
Ki bağrında bütün şanlı ecdat gömülü.

Yabancılar bir gün yine akın ederse,
Ve zaferi kendisine yakın ederse,
Sevgilimi aldı diye bu kara toprak
Tarihin ün meydanından uzak kalarak
O toprağın uğruna sen can vermez misin?


Bu maziyle bu toprağa küfürden sakın,
Kendine gel, iradeni üstüne takın!
Savaşları, türeleri, yasalarıyla,
Zaferleri, bozgunları, tasalarıyla
Mazi ırkın yarattığı bir şaheserdir...

Hey arkadaş, sapıtmışın, doğru yola gir;
Hakkı neyse ver maziyle kara toprağın...
Onlar değil efsaneyle cansız bir yığın!

Bu ikisi ebediyen kutlanacaktır....
Ve bunları inkâr eden, bil ki, alçaktır!

 

Devamı