DALKAVUKLAR GECESİ

 
 

 

 

10

10. Bölüm

KAHRAMANLAR GECESİ


Hattutaş halkı zafer sevinci içindeydi. Tutaşil her yerde büyük bir kahraman olarak kutlanıyordu. Halk tapıncaklara koşarak Tutaşil’in 60 muhafızı ile 120 savaş arabasının askerleri için Tanrılara yakarıyorlardı. Onlar canlarını harcayarak devleti kurtarmışlar, Hatti milletine parlak bir zafer kazandırmışlardı. Hattuşaşlılar sarayın önüne giderek haykırı-yorlar, kıralın  şerefine yaşa diye bağırıyorlardı. Heyecan o kadar çoktu ki kıral, saraydan çıkarak halka görünmek mecburiyetinde kalmıştı. Nümayişçiler kıralı, kıraliçeyi, Tutaşil’i, vezirleri, Yamzu’yu hatta Han-tilyas’ı bile alkışlıyorlar, kıralın yüz yıl daha yaşamasını diliyorlardı. Bir aralık bağırışlar arasında bir ses:


- "Kıral Hazretleri! Bu zaferin şerefine bir kahramanlar gecesi tertip edin" diye haykırdı. Yığın, bu fikre de hemen iştirak etti:

-  Evet, evet! Bir kahramanlar gecesi yapılsın... Kahramanlar anılsın... Zafer kutlulansın!..


bu dilek pek umumi ve kat’î idi. Kıral kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Eliyle işaret edip halkı susturduktan sonra:


- Ey büyük Hatti Milleti! Ey bin Tanrı Elinin kahraman milleti! Dileğinizi buyruk sayıyor ve kabul ediyorum. Çünkü sizin sözünüz Tanrıların sözüdür. Üç gün sonra kahramanlar gecesini kutlayacağız. Hepinizi sa-rayın bahçesindeki şölene çağırıyorum. Lütfen bu davetimi kabul edi-niz. Çünkü ben...


Halk kıralın ne söylediğini artık dinlemiyordu. Onlar şölene çağırılınca güzel yemeklerin aşkı ile kendilerinden geçmişler, kıralı falan unutmuş-lardı. Kıral da sözleri dinlenmediği için kızıp içeri girmişti. "Halk" denen bu yığının öküz sürüsünden farkı yoktur. Samanı görünce çobanın kava-lını dinlemez" diye söyleniyordu.

Cüce İrdas, kıralın öfkesini istismar etmek niyetinde idi. Yılan gibi sürünerek yaklaştı:

- Kıral Hazretleri! Halk çocuk gibidir. Herkese kanar. Kendileri için baba gibi olan kıral dururken babanın düşmanı olan herhangi bir yabancıya inanabilir. Zannedersem bu halkı bu terbiyesizliğe sevk eden Başku-mandan Tutaşil olmuştur. Çünkü muhafızların söylediği türküde yalnız kendi adı geçiyor, şanlı kıral Subbiluliyuma’dan bahsolunmuyordu. Şimdi de kahramanlar gecesi yapılsın diye milleti kışkırtan o olmuştur. Bununla kendisine büyük şeref temin etmek istiyor.


İlânasam, cüce İrdas’tan geri kalmak istemiyordu:


- Kıral Hazretleri! Başkumandan her yerde kendisinin en asil Hatti ailesinden olduğunu, hiçbir yabancı kanla karışmadığını söyleyip duru-yor. Bu ne demektir? Ben onun kırallığa göz koyduğunu sanıyorum. Hatti Elinde kıralınkinden daha asil aile bulunabilir mi? En asil aileye mensubum demek ben kıralım yahut kıral olacağım demektir.


Rahip İduskam adeti olduğu üzere yapmacık bir öfke ile şöyle diyordu:


-  Kıral Hazretleri! Zaten bu Tutaşil yalancılık ediyor. 7000 askerle savaşa çıkıp 100 kişiyle dönüyor, sonra da savaşı kazandım diye böbürleniyor. Bu en gülünç söz! Bu kadar asker kaybeden bir kuman-dan nasıl düşmanını yenmiş olabilir? Sonra piyade ve suvari kuman-danlarını idam edemedim diye üzülüyor. Bu kumandanları bizzat siz tayin etmiştiniz. Onları idam etmek size karşı en büyük saygısızlıktır. Zaten alnındaki kılıç yarasından da belli ki savaşta dayak yemiş. Kaksalar gibi değersiz bir düşmanın karşısında 120 savaş arabasıyla 7000 asker kaybetmek beceriksizliğin şaheseridir. Bu başkumandanı azletmenizi rica ederim.


Ziza yine hekimlik bakımından fikir yürütüyordu:

- Kıral Hazretleri! Tanrıların size armağan ettiği şarabı içmeyen bir adamda Tanrıların verdiği güç bulunmaz. Tutaşil şarap içmediği için hastadır. Hasta adam orduyu nasıl idare eder? Onun savaş Tanrısı Zamana değil, yumurcak Tanrısı Yarris korumaktadır.


Nidiba ise kaş yaparken göz çıkaran bir durumla şöyle diyordu:

- Kıral Hazretleri! Kurbağa öküze benzeyeyim derken nasıl çatlamışsa bu Tutaşil denilen herifte size benzeyeyim derken öyle çatlayacak. Bunu hemen azledip yerine başka birisini getirmeli. Zaten başkuman-danlık nedir? Bunu kim olsa yapar. Bu işi sadık yaverlerinizden birisine verseniz daha iyi olur…

Vezirler söz söylerken kıral durmadan şarap içmiş, şarabın sıcaklığı başına vurmuştu. Cüce İrdas’ı yerinden sıçratacak bir gürültü ile yum-ruğunu masaya vurduktan sonra yaverlerine dönerek bağırdı:

- Çabuk, Tutaşil’e giderek kendisini azlettiğimi söyleyin. Başkumandan-lık kılıcını geri versin. Evini de arayın. Altın, gümüş ne bulursanız geti-rin. Piyade kumandanını başkumandan yaptığımı da kendisine bildirin. Başkumandanlık kılıcını ona götürün.


Yaverler seğirttiler. Vezirler, sonunda en büyük belayı atlattıkları için seviniyorlardı.


Tutaşil evinde yatıyordu. Yüzündeki kılıç yarasından başka göğsünde bir ok yarası vardı. Karısı ve kızı yaralarını yıkıyorlar, süt içirerek kuvvetlendirmeğe çalışıyorlardı. Yaverler girip kıralın buyruğunu bildir-dikleri zaman eliyle duvardaki başkumandanlık kılıcını göstermekle mukabele etti. Altını, gümüşü yoktu. Sonra yine başkumandanlık bu-yurganlığı ile yaverlere bir el işareti yapıp çabucak gitmelerini bildirdi ve başını öte tarafa çevirerek onları görmek istemediğini anlattı. Ya-verler çıkarken en geride kalmış olan Sabba, kendilerine kapıyı açmış olan Tutaşil’in hizmetçisine dikkatle baktı. Sonra onun yanağını okşa-mak ister gibi bir hareket yaptı. Fakat bu hareket kendisine acıya mal oldu. Çünkü kız, görünüşünden umulmayan bir kuvvetle yavere tokatı indirmiş ve kapıyı şiddetle kapatmıştı. Öteki yaverler bu manzarayı görünce gülüştüler. Sabba adeta kuduruyordu:


- Ne budala kız, diye haykırdı, geri kafalı adamın hizmetçisi olduğu nasıl da belli. Sanki yanağını okşasaydım veya öpseydim, yahut kucağıma alsaydım dünya mı yıkılırdı? Bunlar daha kıralımızın adetini öğrenme-mişler. Geçen gece kıral hazretleri benim kız kardeşimi yatak odasına aldığı zaman ben hiç kızdım mı? Bilakis Yamzu’nun öfkeden kızaran yüzünü görerek hoşça vakit geçirdim.


Yaverler vazifelerini yapıp döndükten sonra kırala raporlarını vermişler ve kahramanlar gecesinin hazırlığına şimdiden başlamak için ondan buyruk almışlardı.



Üç gün pek çabuk geçti. Saray bahçesi bir şölen yeri olmuştu. Dağ gibi et yığılmış, göl gibi süt sağılmış, deniz kadar şarap hazırlanmıştı. Yirmi kişilik muzıka takımı güzel havalar çalarak milleti eğlendiriyordu. Hattuşaş’ın on bin kişilik bütün nüfusu aşağı yukarı saray bahçesine dolmuştu. Millet, kutlulanacak kahramanların başında Tutaşil’i görmek istiyordu. Onun azlolup yerine piyade kumandanının geldiğini görünce bir an şaşalar gibi oldular. Fakat kıralın nutkunu dinledikten sonra her şeyi unutup şaraba sarılmaları güç olmadı. Bedava olan şarap halka Tutaşil’i de, kahramanları da unutturmuştu. Gerçi Tutaşil yoktu. Ama arada bir yaverlerden biri bağırarak halkı bir kahramanın şerefine iç-meye çağırıyordu.


İlk önce şanlı ve kahraman kıral Subbiluliyuma’nın şerefine içildi. Arka-dan Kaskaları yok eden yiğit piyade kumandanı için taslar kalktı. Daha sonra da memleketi kahramanca idare ederek zaferin kazanılmasında değerli hizmetleri geçen vezirler için şaraplar dolduruldu. Bu arada ya-ver Sabba da unutulmadı.


Millet, bahçede kahramanları kutlularken sarayın büyük tören odasında da kıral ve vezirler aynı şeyi yapıyorlardı. Sevincinden boyuna sırıtan başkumandan, Yamzu ve Hantilyas da orada idiler. Kıral:

-  "Hantilyas bir kahramandır. Şarabı keşfetti. Bin Tutaşil’e tercih olunur" diye ona iltifat ediyor, Hantilyas gülümseyerek gönül açıcı gü-zelliği ile çevresine neşeler saçıyordu. Artık o sarayın gülmez kadını değildi. Sarayın incisi, güzelliği, süsü idi.

Gece yarısı olduğu zaman bahçedeki halkın çoğu sızmıştı. Çünkü o görmemişler alayı şarabı üst üste dökercesine içip kendilerinden geçmişlerdi. Tören odasında ise neşe yeni başlıyordu. Kıral her tas şa-raptan sonra bir pişmiş saksağan yumurtası yiyor ve bu tevazuu ile vezirlerinin daha çok sevgi ve saygısını kazanıyordu. Sofrada konuşu-lan şey daima kıralın açtığı mevzu olurdu. Şimdi felsefi bir mevzu üzerinde idiler. Ve filozof İlânasam ile konuşuyorlardı. Kıral bir tas daha içtikten sonra dedi ki:

- Filozof! "Çokluk" ile "Azlık" aslında birdir. Onu çok veya az diye ayıran bizim kuruntumuzdur. Mesela bir tas şarapla on tas şarabın farkı yok-tur. Netekim bazen on tas şarap bir tas şarabın tesirini yapmaz. Bazen de bir tas şarap bir adamı sarhoş eder.

Neden böyle oluyor? Çünkü içimizdeki kuruntu bize çok içtiğimizi söylerse biz bir tası çok görüp sarhoş oluruz. İçimizdeki kuruntu az içtiğimizi söylerse on tas içtiğimiz zaman bile dipdiriyizdir. Doğru değil mi? Ne dersin?

İlânasam çok kurnaz olduğu için birdenbire kıralın düşüncesini kabul etmedi. Çünkü kıralın dakikası dakikasına uymazdı. Şimdi iddia ettiği bir şeyin biraz sonra aksini iddia eder ve ilk iddiada kendi fikrine iştirak ederse kızıp tahkir ederdi. Onun için işin bir pundunu bulmalı, ortalama gitmeliydi. Kalın kaşlarının altında mel’un bir bakışla bakan gözlerini yere dikerek cevap verdi:

-  Kıral Hazretleri! Esas itibarıyla azlık çokluk birdir. Buyurduğunuz gibi bir tas şarapla on tas şarabın farkı yoktur. Yalnız bazı hallerde azlıkla çokluğun farkları vardır sanırım.

-  Ne gibi?

-  Mesela çokluğun yüksek bir derecesi olan bin ile azlığın yüksek derecesi olan yokluk yani sıfır arasında bir fark bulunması icap eder. Çünkü bin tas şarap içen adam ne de olsa bundan biraz müteessir olur. Sıfır tas şarap içen adamsa müteessir olmaz. Çünkü şarap içmemiştir.

Bütün vezirler bu şahane cevabı beğenmişlerdi. Hele yeni başkuman-dan, ırkdaşı olan İlânasam’ın sözlerinden dolayı övünç bile duyuyordu. Kıral da bu sözlerden hoşlanmış gibi görünüyordu. Bir saksağan yumur-tası yedikten sonra vezirine pek felsefi bir sual sordu:

-  Peki! O halde sıfır nedir?

-  Mesela: sizin karşınızda ben!..

Bu o kadar parlak bir cevaptı ki cüce İrdas kıskançlığından çatlayacaktı. Hekim Ziza böyle bir cevap vermiş olabilmek için ulumaya razı idi. Yalnız Nidiba bu sözlerdeki ince nükteyi kavrayamamıştı. Kavrayacak halde de değildi. Çünkü içtikçe iştahı açılıyor, yedikçe de şarap içesi geliyordu.

Aradan epey zaman geçtiği halde kıral bir şey söylememişti. Adeti böyleydi. Beğendiğini belli etmemeğe çalışırdı. Ancak, bir müddet son-ra yaverlerinden birine dönerek buyruk verdi:

- Halk İlânasam şerefine içsin!

Yaver bahçeye çıkıp bakır yuvarlak üzerine tokmakla vurarak halkı uyandırmağa çalıştı. Çoğu sızmıştı. Bir kısmının kımıldayacak hali yoktu. Ona rağmen yaver bağırdı:

- Ey Hattiler! Kıralımız buyurdu: Kahraman İlânasam şerefine içeceksiniz!..

Henüz ayakta olanlar arasında bir alkıştır koptu. Yaşasın kıral, yaşasın İlânasam diye bağırarak şarap içtiler.

Şimdi tören odasında başka bir konuşma mevzuu açılmıştı: Tarihteb bahsolunuyordu. Kıral, eski savaşları, eski kıralları anlatıyordu.

Büyük kıral olmak için zafer kazanmanın, ülkeler açmanın, milleti doyurmanın şart olduğunu ileri sürüyordu. Subbiluliyuma çok mütevazi idi. Eski kıralar arasında en çok Flabernas ile Murşili beğeniyor, fakat Murşil’i daha üstün tutuyordu. Diyordu ki:

-  Eski, yeni bütün kıralların hayatını okudum. Murşil büyük kıralların en büyüğü ve sonuncusudur. Ondan sonra ona eşit bir kıral gelmemiştir.

Rahip İduskam o yapmacık heyecanı ile ayağa kalktı:

- Ne diyorsunuz Kıral Hazretleri! Kıral Murşil şüphesiz çok büyük bir kıraldır. Onun gibi kıral ya bir, ya iki tane vardır. Fakat günümüzde mu-hakkak ki Murşil’den büyük, hem çok büyük, hem de pek çok büyük kıral vardır.


Bu sözler cüce İrdası az kalsın öldürecekti. Herkes o kadar güzel sözler söylediği halde o daha bir şey söyleyememişti. Heyecanla yutkunup dururken Nidiba’nın haykırışı duyuldu. Nidiba deminden beri her neden-se doymuş ve epeyce de sarhoş olmuştu. Rahip İduskam’ın kırala aykırı bir düşünce yürüttüğünü görünce kırala yaranmanın tam zamanı geldi-ğine hükmetmiş ve atılmıştı. Adeta öfke ile İduskam’ a bağırıyordu:

-  Sen sus! Kıral Hazretlerinden daha mı iyi bileceksin? Madem ki o Murşil’den daha büyük bir kıral gelmemiştir diyor, öyleyse gelmemiştir. Ne diye direnip günümüzde büyük kıral vardır diyip duruyorsun?

Nidiba’nın çam devirmesine herkes alışık olduğu halde bu seferki tevil götürür gibi değildi. Cüce İrdas, Nidiba’ya hücum ederek nasıl bir dalka-vukluk yapabilirim diye düşünüyordu. Kıralın sözleri onu durdurdu. Çünkü kıral gülerek:

- "İnsanlar hakkında niyetlerine göre hüküm vermek doğru olur" diyordu. Artık kimse söz söylemiyor, yalnız şarap içiyordu. Tan yeri ağarmak üzere idi. İçki beyinlere tesir ettikçe hareketler, bakışlar sözler şuursuzlaşıyor, boş yere gülümsemeler, manasız  öfkelenmeler birbiri ardınca herkesi okşayıp geçiyordu. Kıral delilik hezeyanı halinde idi. Deha ile çılgınlık arasında bir noktada bulunuyordu. Göğsüne düş-müş olan başını birdenbire kaldırdı. Ufuklardaki düşman ordularına bakan kahramanlar gibi ilerisini süzdükten sonra iki elini birden boynu hizasına kaldırdı. Sol eli ilerideydi. Sağ elini omzuna kadar çekerek ok atma taklidi yaptıktan sonra ağzının içine bakan vezirlere doğru:

- "Bir ok attım! Kebap oldu" dedi. Vezirler bakışarak bu yüksek hikmeti, bu görülmemiş vecizeyi tasvip yollu baş salladılar. Pek beğenmişler, fakat anlayamamışlardı. Okun kebap olmasındaki yüksek hikmet her kulca anlaşılır nesnelerden değildi. Bu muammayı çözmek şerefi cüce İrdas’a nasip oldu:

- Kıral Hazretleri edebi sanatlarının en incesini yaparak cihana ve insanlığa parlak bir ufuk daha açmışlardır, dedi çünkü atılan ok bir geyik yavrusunu vurup kayaya saplanırsa, bu kaya çakmak taşından yapıldığı için ateş alırsa, geyik okla delinmiş olduğu halde okun hızından dolayı elli defa dönerse hiç şüphesiz kebap olur. Hem de kebapların en tatlı-sı…


Ziza o kadar alıklaşmıştı ki beyni işlemiyordu. Şu sevmediği domuz cüce muhakkak ki kıralın gözüne girmişti.


Ziza sarhoşluktan dolayı etrafı hemen hemen hiç görmemeğe başlıyan gözleriyle bir kırala, bir de Hantilyas’a bakıyor, kırala yaranmakla, Hantilyas’a sevgisini söylemek arasında bir tercih bocalaması yapıyor-du. Kıral yine tevili kolay bir söz söylerse mesele yoktu. Fakat ya tutup da, mesela: "Bir ok attım helva oldu" derse ne yapardı? Helvanın balını, ununu, yağını nereden bulup çıkarırdı? Bir aralık kırala yaranamayaca-ğım diye ümitsizliğe düşer gibi oldu. Kırala dalkavukluk etmekten vazgeçerek güzel Hantilyas’ın ilgisini kendi üzerine çekmek istedi. Fakat hay aksi şeytan hay! O kadar sarhoştu ki birkaç adım uzaktan Hantilyas ile Yamzu’yu birbirine karıştırıyordu. Onlar kıralın sağında ve solunda oturuyorlardı. Fakat hangisinin Hantilyas olduğunu kestiremi-yordu. Yamzu’nun ayı balığına benzeyen gövdesiyle ötekinin ince ve biçimli endamını birbirine karıştırmak için amma da içmişim diye düşü-nebiliyordu. Bununla beraber suç yalnız şarapta değildi. Gözlerinin az görmesi de buna biraz sebep olmuştu.Birdenbire adeta iradesi dışında bir dürtüşle ayağa kalktı ve kırala şöyle dedi:

- Kıral Hazretleri! Bu kahramanlar gecesinden unutulmaması geren bir kahraman daha var: o da şu parlak gözleri ve ince gövdesiyle kadınla-rın en güzeli olan Yamzu’dur.

Ziza, sonunu herkesin merakla beklediği sözünü burada kesiverdi. Çün-kü şaşırmıştı. Hantilyas’tan bahsetmek isterken ağzından Yamzu çıkı-vermişti. O kadar şaşırmıştı ki bir müddet ne söyleyeceğini bilemedi. Sonra içinden "Ne yapalım? Bir ok attım, helva oldu. Çaresiz yağını da, balını da, ununu da bulacağız" diye düşündükten sonra devam etti:


-  Evet! Yamzu bir kahramandır. Çünkü şöleni idare eden ve kadın olduğu halde bu kadar içmeğe dayanan bir kimse elbette kahramandır.
Buradaki kızıl şaraptan yirmi tas içmek yirmi düşmanın kanını içmekten daha mı kolaydır. Değildir. Bir hekim olmak sıfatı ile size söyleyeyim ki daha kolay değildir. Daha güçtür. O halde kahramanlar gecesinin en büyük kahramanı Kıral Hazretlerinden sonra ikinci kahraman Yamzu’dur. Üçüncü kahraman Hantilyas’tır. Dördüncü kahraman İlâna-sam’dır. Beşinci kahraman İrdas’tır… Hayır , hayır… Yanıldım… Baştan saycağım: Birinci kahraman Kıral Hazretleri… İkinci kahraman Yamzu… Üçüncüsü Hantilyas… Dördüncüsü de ben…


Ziza sözlerine devam edemedi. Çünkü birdenbire kıralın ağzından, burnundan kan boşanarak devrildiğini gördü. Kıralın arkasında bulunan başhekim Teşen ile yanında oturan Yamzu seğirttiler. Ötekiler donakal-mıştı. Başhekim, yanında bulundurduğu hayat iksirinden kıralın ağzına damlatmağa çalışıyordu. Gün ağarmıştı. Bir müddet kıralın göğsünü ve kollarını uğaladıktan sonra kalbini dinleyen Teşen sevinçle: "Çok şükür kıralımıza bir şey olmadı. Fakat birkaç gün kıpırdamadan yatması lazım" dedi. Sonra hepsi sarhoş olan yaverlere emir vererek kıralı sırt-latıp yatak odasına götürttü. Zaten ortada içilecek şarap, yenecek ye-mek de kalmamıştı. Yeni başkumandan da meydandan kaybolmuştu.


Vezirler evlerine vezirlik töreni ile dönmek için savaş arabalarına binmek istiyorlardı. Fakat korkak Tutaşil Kaskalarla yaptığı savaşta savaş arabalarının hepsini kaybetmişti. Başka çare yoktu: Yayan gideceklerdi saray bahçesine çıktıkları zaman bütün halkın sızıp yatmış olduğunu gördüler. Büsbütün sızmamış olan bazı gençler birtakım kadınlarla uygunsuz durumda idiler. Bu manzara İlânasam’ın namusu-na dokundu:

- "Alçak herifler! Utanmıyor musunuz?" diye bağırdı. Sarhoş gençlerden biri başını kaldırarak:

- "Kızma vezir hazretleri! Sizin çatı altında yaptığınızı biz yıldızların altında yapıyoruz" diye cevap verdi.

Cüce İrdas sarhoşluktan kekeleyerek homurdandı:

- Halkın eşekten farkı yoktur!

Buna da başka bir genç cevap verdi:

- Eşeğin de senden…

Rahip İduskam öfkelenmişti:

- Alçak, vatan haini! Sen bir vezire hangi cüretle bu sözleri söylüyorsun?

- Çok dırlanma! Bu gece kahramanlar gecesidir. Biz de açıkta sabahlamakla kahramanlık yapıyoruz. Yaşasın Kıral!..


Ziza açık havaya çıkınca biraz açılmış gibiydi:

- "Bu vatan hainlerini idam ettirmeli. Sarayın bahçesine saygısızlık gösteriyorlar" diye haykırdı.

Başka bir sarhoş yerden kalkarak cevap verdi:

- Yavaş gel vezir hazretleri! Bizi buraya kıral çağırdı. Kıralın konuklarını idam ettirmek kırala isyandır. Sen kırala isyan mı ediyorsun?

Zaten korkak olan Ziza bu sözlerden büsbütün ürkmüştü

- Haşa, haşa!.. Ben kıralın kölesiyim. Ama sizler bahçenin namusunu lekelediniz. Bu gecenin kahramanlar gecesi olduğunu unutuyorsunuz…

- Hangi kahramanlar gecesi? Kahramanlar öldüler. Bu gece dalkavuklar gecesidir. Bu şölene konmak için sabaha kadar yaşasın diye  bağırdık. Tabii siz de içerde şebek gibi takla attınız. Yaşasın kıral!..


Nidiba’nın sabrı tükenmişti:

- Bana bak! Nankörlük edip durma. Kıral ve vezirler olmasa hepiniz aç kalırsınız. Düşman gelip hepinizi götürür. Köle diye satar. Biz en ağır yükleri taşıyan insanlarız. Bize saygı göstermeğe mecbursun!..


Bu sözler üzerine sarhoş hüngür hüngür ağlamağa başladı. Hem hıçkırıyor, hem de:

-  "Benim eşeğim de ağır yük taşıyor ama yine benden dayak yiyor. Amma da nankörmüşüm" diye söyleniyordu.


Vezirler işin sarpa sardığını, resmi otoritelerini kullanacak bir vasıtanın ortada bulunmadığını görerek bahçe kapısına doğru yürüdüler. Sende-leyerek evlerinin yolunu tuttular.


Kâhin Şilka, bir arkadaşı ile bütün bu konuşmaları dinlemişti. Bir sarhoşlara, bir de vezirlere baktıktan sonra:

- "Şu sarhoş, beriki herifleri paçavraya çevirdi" dedi

Arkadaşı cevap verdi:

- Yanlış söyledin. Paçavraları tersine çevirdi!


26 Mayıs 1941 Pazartesi

Maltepe

-  SON



 

<< Dalkavuklar Gecesi

Anasayfa

Düşünce Alanı >>