BÜYÜLÜ SU
Tan ağarıyordu. Hattilerin kıralı saray kapısının önüne çıkmış,
konukların tebriklerini kabul ediyordu. İlk önce prensler ve prensesler kutluladılar. Yeni doğan oğlu için Tanrılardan uzun
yıllar, bahtiyarlıklar, zenginlikler dilediler. Sonra Frikya elçisi geldi.
"Büyük kıral! Dost ve kardeş Hatti milleti ile siz, şanlı atalarına
sağlık- lar, uzun ömürler, zaferler dilerim. Gönülden gelen kutlulamalarımı kabul buyurursanız beni unutulmaz bir bahtiyarlık
içinde bırakacaksı- nız" dedi.
Kıralın yakınında yaverleriyle birlikte duran başkumandan Tutaşil bu
sözleri işitince yüzünü buruşturdu:
- "Alçak Frikyalı! Nasıl da yalan söylüyor" diye mırıldandı. Tam bu
sırada gevrek ve şakrak bir kahkaha bahçeyi çınlattı.Bütün başlar sesin geldiği yana çevrildi ve şaşkınlık- tan açılan
gözler önünde Hantilyas’ın gülerek kırala doğru yürüdüğü
görüldü.Başkumandan kılıcına el attı. Sonra yaverine
dönerek: "Yakalayın şunu" diye buyurdu. Bütün
kalaba- lık arasında şaşırmayan birkendisi vardı. Bütün sarayın, hat- ta bütün Hattuşaş şehrinin bildiği
bu gülmez yüzlü kadının kahkaha ile gülmesi o kadar umulmaz bir şeydi ki herkes donup kalmış, hatta bunun kıralı tahkir demek
olduğunu bile unutmuştu.
Yaverler, çıldırmış sandıkları kadını yakalamak için fırladılar.
Fakat kıral onlara bağırdı:
- "Dokunmayın! Gelsin bakalım!"
Hantilyas gülerek kırala yaklaşıyordu. Yüzü kızarmış, gözleri
süzgün- leşmişti. O kadar güzelleşmişti ki kıralda istekler uyandırıyordu. Ellerini kırala uzattı:
- Büyük kıral Subbiluliyuma! Oğlun doğdu diye yalnız diriler mi
kutlasın? İşte bak, ben bir ölü olduğum halde seni kutlu- lamaya geldim. Ölüler dirilerden daha öncedir değil mi?
Bu sözler ve arkasından kopan yeni bir kahkaha
orada bulunanlardan
bir çoğunu titretti. İşte bu kadın bir ölü gibi ölümden korkmayarak, kıralın karşısında aldırış etmeksizin gülüyor, kıralla
senli benli konuşuyordu. Ölüyüm diyordu. Fakat tıpkı diriler gibi yürüyor, söz söylüyordu.
Kıralın kaşları çatıldı:
- Ne dedin? Sen bir ölü müsün? Daha dün gece sağdın. Ne zaman öldün?
Seni kim öldürdü?
Hantilyas şakrak bir kahkaha daha attı. Kendisine en keskin
bakışlarla bakan Tutaşil’i göstererek:
- Buna sor! Bana sen ölürsen Hatti devleti yıkılmaz dedi. Saray
mahzenlerinde zehir dolu, git iç dedi. İçtim ve öldüm.
Şimdi seni kutluluyorum.
Kıral başkumandana baktı. Tutaşil’in yüzü korkunç bir hal almıştı:
- "Evet! Zehir içmesini ben öğütledim.
Çünkü ölmek istediğini
söylemişti. Fakat görülüyor ki ölmeden delirmiş" dedi.
Kadın hala gülümsüyordu:
- Taslarla içtim. Kana kana içtim. Yakında güneş Tanrısı İştanus beni
sofrasına alacak. Siz de benimle birlikte gelmek istemez misiniz? Öldükten sonra her şey güzelleşti. Ey şanlı kıral
Subbiluliyuma! Sen bile kocaman burnun ve şaşı gözünle şimdi bana
hoş görünüyorsun!
Ortalığa buz gibi bir sessizlik çöktü. Yalnız Hantilyas’ın gülüşleri
şakrıyor,herkes önüne bakıyordu. Kıral öfkeli bir sesle başkumandana
"Bu kadını hemen saraya getiriniz" diye buyruk
verdikten sonra geriye doğru döndü. Hızlı hızlı yürüyerek içerde kayboldu.
Tutaşil, Hantilyas’ın üzerine kaplan gibi saldırdı. Kolundan
yakalayarak:
- "Yürü maskara!... Ben sana bu edepsizliği sorarım" diye tartakladı.
Onun gülüşüne, sözlerine aldırmadan saraya sürükledi. Şaşkınlıktan dilleri tutulmuş olan yaverler biraz geriden
geliyorlardı.
Kıral önde berikiler arkada olduğu halde
mahzene gidiyorlardı. Kıral,
kıral olalı buraya ancak bir kere girmişti. O da sarayda neler olduğunu görmek içindi. Mahzene girdikleri zaman Hantilyas
hala gülüyordu. Bir köşede sırlanmış olan fıçılar
içlerindeki korkunç zehirle asırlardan beri burada
bekliyorlardı.
Kıral, kadına dönerek bağırdı:
- Hangisinden içtin? Nasıl içtin?
Hantilyas yere yuvarlanmış olan bir bakır tası eline aldı. Kapağı
kaldırılmış bir fıçıya yaklaşarak:
- "Buradan içtim şanlı kıral! Bunu da senin için içiyorum" dedi. Tası
fıçıya daldırdı. Kızıl, köpüklü bir su ile dolan tası dudaklarına değdirdi. Kıralın, başkumandanın ve yaverlerin hayretle
bakan gözleri önünde son yudumuna kadar içti. Onlar, kadının hemen düşüp ölmesini bekliyorlardı. Halbuki onda hiç öleceğe benzer
bir hâl yoktu. Gülüyor, adım atarken sendeliyordu. Kıral sordu:
- Söyle Hantilyas! Kaç tas içtin?
- Üç tas içtim… Beş tas içtim… Gece yarısından beri on tas içtim… Bu
tatlı zehirden sen de içmez misin kıral?
Kıral ve başkumandan bakıştılar. Hantilyas tası yeniden daldırmış,
kızıl su içiyordu. Kıral yaverlerden birine döndü:
"Buraya birkaç esir getir" dedi. Asırlardan beri mahzende duran,
değil ağza bir damlası, insanın derisine değmesi bile insanı hemen öldürür diye bilinen bu kızıl su demek ki öldürmüyordu
Yanında üç esir olduğu halde dönen yavere kıral
buyruk verdi. "Bu içkiden birer tas içsinler"
Yaver, tası çekingen bir durumla fıçıya daldırıp bir esire verdi. Ne
olduğunu bilmeyen ve canından bezgin bir adama benzeyen esir susamış bir insan gibi tası aldı. Âdeta zevkle içti. İkinci esir
yüzünü buruşturdu. Üçüncüsü ise içtikten sonra gülümsedi.
Kıralın buyruğu ile esirlere birer tas daha verildi. Kıral,
başkumandan ve yaverler şaşırmışlardı. Çünkü onlar da ölecekleri yerde Hantilyas gibi gülmeğe, kahkahalar atmağa başlamışlardı. Artık
kıralın buyruğunu, yaverin tası vermesini beklemiyorlardı. Tası birbirlerinin elinden kapa-rak fıçıya daldırıyorlar, kızıl suyu
üzerlerine dökerek içmeğe çabalıyor-lardı. Hantilyas ise kahkahalar atarak onlara bakıyor, bağırarak daha çok içmeğe
kışkırtıyordu.
Kıral şaşkınlıklar içindeydi. Hani bir damlası bile insanı öldüren
bu zehire ne olmuştu? Yoksa içenler sonra mı öleceklerdi? Bu sırada esirlerden birinin yere düşmesi şüpheleri halleder gibi
oldu. Fakat düşenin üzerine eğilip yüreğinin çarpınışını, soluk alışını dinleyen yaverin:
"Yaşıyor, fakat uyuyor" demesi
aklını büsbütün karıştırdı. Kıralı yaman bir merak sarmıştı. Birdenbire Tutaşil’e dönerek sordu:
- Sen bu zehiri içerek ölmüş kimse biliyor musun?
- Hayır!
Kıral yavere döndü:
- Ya siz?
- Hayır!
- Ben de bilmiyorum. Öyleyse kim biliyor? Sakın bu boş bir rivayet
olmasın?
Sonra yaverlerden birine emretti:
- Şu tası doldurup getir!
Yaver tası getirdi. Kıral yavaş yavaş dudaklarına kaldırarak bir
yudum içtikten sonra başkumandana uzatarak:
- "Tadına bak. Bu, bir zehire benzemiyor. Zehirde böyle güzel tat
olur mu" dedi.
Tutaşil, kıralın verdiği tası aldı. Bütün hayatında ölümle
karşılaşmanın, ölümden korkmamanın verdiği bir alışkanlıkla bir dikişte içti. Sonra:
- "Zehir olamaz. İnsanın içine bir hoşluk veriyor" dedi. Bir müddet
birbirlerine bakıştılar. Esirler ve Hantilyas hala gülüp şaklabanlık ediyorlardı. Başkumandan gülümsedi:
- "Büyük kıral! Bu bir zehir değil. Bu içtikçe insana ferahlık veren,
insanı güldüren büyülü bir su. Ömrümde gülmiyen şu kadınında bunu içtikten sonra sevince düşmesi gösteriyor ki bu zehir
olamaz" dedi. Sonra fıçıya yaklaşarak bir tas daha alıp içti ve ömründe ilk defa olarak yasayı, türeyi unutup kıralın karşısında
kahkahalarla güldü.
Kıralın merakı büsbütün artmıştı. Tası Tutaşil’in elinden
kaparcasına alarak fıçıya daldırdı. Biraz önce korkarak, düşünerek bir yudum tattığı kızıl suyu döker gibi ağzına boşalttı. Bir an için
tereddütle etrafına baktı. Bir fıçıya dayanmış olduğu halde kahkahalar atan Hantilyas’ı, yerde yatan ve yanaklarını
şişiren esiri, birbirlerine sarılıp güreşmeye çalışan öteki ikisini, gülen başkumandanı, aptallaşarak bakan ya- verleri gördü. Her şey
hoşuna gitti. Biraz başı dönüyordu. İçinde öyle bir hafiflik vardı ki… Hele karşısındaki kadın o kadar güzeldi ki… Dayanamadı. Âdeta istemeyerek bir kahkaha da o attı.