5
5. Bölüm
BAŞHEKİM ZİZA
Başhekim Ziza’nın gözleri uzaktan görmezdi. Kapıdan girince uzaktan
kıral sanarak büyük şamdanları selamladı. Fakat yaklaşıp da suçunu anlayınca kıraldan kendisini bağışlamasını dinledi:
- "Çok okuduğum için gözlerim yoruluyor. Uzaktan göremiyorum Kıral
Hazretleri. Mum, çevresini aydınlatır. Fakat dibine ışık veremez. Ben de herkesin hastalığını iyi ederim, fakat kendimi edemem dedi.
Kıral sordu:
- Başhekim Ziza! Gözlerini bu kadar yormak için ne kadar levha
okudun?
- Şimdiye kadar dört bin levha okumuşumdur Kıral Hazretleri!
Tutaşil yine öfkeyle mırıldandı:
- Yalan söylüyor köpek. Evini gördüm. Yüz tane kadar levhası var.
Kıral, yanı başında söylenen bu sözleri işitmişti. Ziza’ya sordu:
- Dört bin levha okuduğuna göre bu kızıl suyun ne olduğunu
bilmelisin. Bak bakalım, nedir acaba?
Hekim Ziza gözlerini taslara kadar indirdi. Okuduğu levhaları
hatırlat-mak ister gibi gözlerini sağa sola kaydırdı. Sonra sevinçle:
- "Evet Kıral Hazretleri! Bunlar sağlık Tanrısı Kamruşepaş’ın kanlı
göz yaşlarıdır. Bütün hastalıklara iyi gelir" dedi. Kıral yerde yatan cüce İrdas’ı gösterdi:
- Fakat İrdas bundan içer içmez düştü. Kendisine bunların saray
mah-zenindeki fıçılardan alındığını söylemiştik.
Saray mahzenindeki fıçıların adı geçer Ziza ürperdi. Bütün Hattutaş
halkı gibi o da hiç görmediği bu mahzende bir takım fıçılar olduğunu, fıçıların içinde pek korkunç bir zehir bulunduğunu
biliyordu. Hatta yanılmıyorsa bu zehirden bir adamın eline iki,
başına bir damlaması ölümüne sebep olur diye bir yerde okumuştu.
Kıral sordu:
- Hekimbaşı Ziza! Bu taslardan birini içebilir misin?
Zizanın yüreği korku ile çarptı. Fakat birdenbire ferahlayarak cevap
verdi:
- Sizden buyruk olursa içerim Kıral Hazretleri!
Aslında pek korkak bir adam olan Ziza’ya bu yiğitçe sözleri söyleten
şey kuşağının altında sakladığı küçük bir kutuyu hatırlaması idi. O kutuda en keskin zehirleri bile süt haline getiren bir
panzehir vardı. Ziza bunu kendi hekimlik bilgisiyle bulmuş veya okuyarak öğrenmiş değildi. Bir Hint Çingenesi olan anası bunu sır
olarak öğretmişti. Bu korkmazlığı gören Tutaşil de şaşırmıştı. Hint Çingenesinden doğan bu yalancı ve yabancı herifte bu kadar katı
yüreğin nasıl olup da bulunduğunu bir türlü anlayamıyordu.
Kıral şöyle dedi:
- Sadakatini ve cesaretini beğendim. Fakat kızıl suyun ne olduğunu
bilemedin. Bunun için bir kurultay toplamağa lüzum var. Tutaşil! Şimdi katiplere söyle: Asur, Kalde, Frikya, Lidya, Kaska, Amurru,
Mısır ve bütün ülkelerin kırallarına mektuplar yazılsın. Bu suyun ne olduğunu anlamak için bilginlerini buraya göndersinler. Gelecek
bilginler için de hazine vezirinden biner gümüş şekel al. İyi subaylar savaş arabalarıy-la çabuk gidip bilginleri getirsinler.
Tutaşil duraksadı. Kıralın yüzüne tuhaf tuhaf bakıyordu.
Subbiluliyuma bağırdı:
- Ne duruyorsun başkumandan? Sözlerimi anlamadın mı?
- Anladım Kıral Hazretleri! Ancak bir noktayı aydınlatmak isterim.
Mektup yazılacak ülkeler arasında Kaska’yı da söylediniz. Bu nasıl olur? Onlar hem bizim en büyük düşmanımızdır, hem de çok
geri, kaba insan-lardır. Onlarda bilgin ne gezer? Kaska’ya yollanacak bin şekel boşuna gönderilmiş olacak.
Kıral kızmıştı:
- Sen benim dediğimi yap. Orada da bilginler vardır.
Sonra Ziza’ya döndü:
- Hekimbaşı! Artık sen de bütün ustalığını göstererek İrdas’ı ayılt.
Bunu söyleyerek odadan çıktı. Başkumandan ve yaverlerle İlânasam da
ardında yürüdüler. Yalnız bir yaver, Ziza’nın yanında kalmıştı.
Ziza ona döndü:
- Genç yaver! Şu zavallıyı ayıltmak üzere bana büyük çanaklar içinde
su getirir misiniz?
Yaver dışarı seğirtti. Hekimbaşı, yerde bir et külçesi gibi yatan
İrdas’a eğilerek baktıktan sonra kendi kendine söylenmeğe başladı:
- Bayılacak zamanı bulmuş hayvan herif. Bayılacağına geberseydi de
benim yerime seninle mezarcılar uğraşsaydı... Korkak herif... Bir de kadınlara şiir yazıp kahramanlık taslar. Seni düşman
karşısında değil, bir tarla sıçanının karşısında görmek isterim...Sersem... Çürük beyinli... Yüreksiz... Kaltaban...
Yaver, iki saray askerine yüklediği büyük çanaklarla su getirmeseydi
bu küfürler uzayıp gidecekti. Hekimbaşı, baygın yatanın önce boynunu uğdu. Sonra çanaklardan birini kaldırınca içindeki suyu
başından aşağı boşalttı. İrdas’ta kıpırdamalar oldu. İkinci çanağı da başına yiyince gözlerini büsbütün açıp etrafına bakındı.
Hekimbaşı onu doğrultarak:
- Ah sayın şair! Geçmiş olsun, dedi. Sizi kurtarmak için bütün
ustalığımı kullandım. Emin olun, başınıza bir kötülük gelseydi yüreğime inerdi. Sizin gibi ince bir şair, kahraman bir arslan,
keskin düşünceli bir bilgin dünyada acep var mıdır? Tanrılara kurban keseceğim. Çünkü Hatti ülkesinin övüncü olan sizin gibi bir
üstad kurtuldu. Yanınızda daha çok kalamayacağım için üzülüyorum.Fakat çok işlerim var. Genç yaver size yardım eder. Hoşça kalınız
sevgili dostum!
Ziza bu sözleri söyledikten sonra acele ile çıkıp gitti. İrdas ayağa
kalkmıştı. Bir isteği olup olmadığını soran yavere hayırcevabını verdik-ten ve onunla iki askerin uzaklaşmalarını bekledikten
sonra elleriyle kendisini yokladı. Sağ olduğuna pek inanamıyor gibiydi. Nasıl olmuştu da o korkunç zehir ağzına döküldükten sonra
ölmemişti. Acaba gerçek-ten kendisini Hekim Ziza mı kurtarmıştı? Hayatını o alçak herife borçlu olmak istemiyordu. Zaten ondan da
böyle bir ustalık ummuyordu. İrdas, sırılsıklam olduğunu farkına varınca düşüncelerini bir yana bıraktı. Saray bahçesinin havuzuna
düşmüş olsa ancak bu kadar ısla-nırdı. Bu kılıkla daha fazla duramayacağını anladı ve:
"Namussuz herif! Kovalarla su dökmüş de
hayatını kurtardım diye övünüyor" diye söyle-nerek yürümeğe başladı.
Bu sırada, zehir içmek tehlikesini de bir pundunu bularak atlatmış
olan Filozof İlânasam evine dönmüş ve taze susam yağında kızartılmış iri kertenkelelerden ibaret yemeğini büyük bir iştahla
yemeğe başlamıştı.