DALKAVUKLAR GECESİ

 
 

 

 

6

6. Bölüm

KURULTAY


Aradan üç ay geçmişti. Uzak, yakın ellerden bilginler Hattutaş’a gelmişlerdi. Hatti ülkesinin bütün şehirlerindeki akıllı, bilgili kimseler de Hattutaş’ta toplanmışlardı. Bunların hepsi bir kurultay yaparak kıral mahzenindeki fıçıları dolduran ve içince insanı güldüren kızıl suyun ne olduğunu ortaya koyacaklardı.


Hatti bilginleri arasında Kargamış’tan gelen İkeznini de vardı. Çok okumuş, çok şey öğrenmiş, ciddi, uysal kendi halinde bir kimse
idi. Asur ve Frikya dillerini kendi dili kadar bilir; Mısır, Lidya dillerini konuşur; Amuru, Hurri, Kaska dillerinden de anlardı. Bütün bu ülkeleri gezmiş, oralardaki kıral kütüphanelerini görümüş, levhaların hepsini okumuştu. Bir okuduğu şey bir daha aklından çıkmazdı.

Güzün en ılık bir gününde kıral sarayının büyük tören odasında kurultay topladı. Subbiluliyuma altın kakmalı tahtının üzerinde idi. Yanında gözdesi Yamzu vardı. Bu Hattutaş güzeli yuvarlak yüzü, uzun saçları, ayı balığı gibi şişman gövdesiyle yabancı bilginlerin gözlerini kendi üzerine çekiyordu. Kıralın sağında prensler ve prensesler vardı. Solun-da başkumandan Tutaşil, rahipler, saray yaverleri ve vezirler sıralan-mıştı. Karşısında, bir tarafta Hatti bilginleri, bir tarafta da yabancı bilginler oturarak odayı dolduruyorlardı.


Kıral oturduğu yerden şu nutku okudu:


- Ey Hatti bilginleri! Ey dost, müttefik ve kardeş ellerin yüksek değerli bilginleri! Buraya gelmeden önce hepiniz saray mahzenini gezerek fıçıların içindeki kızıl suyu gördünüz. Atalarımdan bana miras kalan bu suyun ne olduğunu, neden yapıldığını keşfediniz.Ben bunun Tanrılar-dan kalma bir şey olacağını sanıyorum. Bunun Tanrılardan atalarıma yadigâr edilmiş bir su olduğunu ispatederseniz sizi mükafatlandıraca-ğım. O zaman hazinemin kapısı size açılacaktır.


İkeznini’den başka yerli, yabancı bütün bilginlerin gözleri parladı. İlk önce İlânasam söz aldı:

-Büyük kıral! Değerli bilginler! Söze herkesten önce başladığım için suçumun bağışlanmasını dilerim. Kıral Hazretlerinin fikirlerinde büyük isabet vardır. Bu sular Tanrılar tarafından kıralımızın yüce atalarına ar-mağan olmasaydı şimdiye kadar içilip bitirilirdi. Asırlarca zaman herkes bunu zehir diye bildi. Çünkü Tanrılar, insanları onun yanına yaklaştır-mak istemedikleri için gönüllere öyle ilham etmişlerdi. O halde niçin, bunun zehir olmadığını şimdi anlaşıldı? Çünkü Tanrılar bunu kıralın en yükseği olan kıralımız Hazretleri için saklıyorlardı.


İlânasam sözünü bitirmeden çılgınca bir alkıştır koptu. Bilginler bu sözü çok beğenmişlerdi. Cüce İrdas, kendisini kırala göstermek için ayağa kalkıyor, adeta tepinerek el çırpıyordu. Kıral memnundu. Fakat ciddi duruyor, sevincini belli etmiyordu.


İkinci olarak söz alan Mısırlı bilgin kıralı selamladıktan sonra şöyle dedi:


- Sayın bilginler! Çok söz söylemeyeceğim. Çünkü çok söze lüzum yok. Vaktiyle Mısır’da bir papirüste görmüştüm. Mısır Tanrısı Amonra ile Hatti Tanrıları konuşarak bir kırala, gönüllere sevinç veren bir su armağan etmek istemişler ve bunun hangi kıral olması gerektiğini uzun uzun münakaşa etmişlerdi. Sonunda anlaşarak bunun insanlığa yeni bir devir açan pek şanlı bir kıral olmasını kararlaştırmışlar ve bu kıralın manevi meziyetlere sahip olmaktan başka pek yakışıklı ve şehla gözlü olacağını da önceden keşfetmişlerdi. İşte bu kıral büyük cömertliği, keskin zekası ile bizi burada konuklayan şanlı Subbiluliyuma Hazretleri-dir.

Bu sözler deminkinden daha çılgın bir alkış topladı. Cüce İrdas hem alkışlıyor hem de kendini yiyordu. Böyle giderse kıralın adadığı mükafa-tı yabancı bilginler kazanacaktı. Tutaşil ise hayretinden şaşkına dönü-yor ve :

- "Dalkavukluğun bu kadarı da görülmemiştir. Herif bizim şaşı kıralı şehla gözlü yapıp çıktı. Korkarım ki kıral da buna inandı.
Şimdi bu cüce İrdas da kalkıp kıralın hıyar kadar kocaman burnu için fındık burnu derse içime fenalık gelir, belki de yüreğim durur"
diye düşünüyordu. Başkumandanın aklına gelen başına da geldi. Cüce İrdas söz almış, yüzüne yapma bir ciddiyet vererek söyleve
başlamıştı:

- Şimdiye kadar söylenen sözleri tasdik ederim. Ben de başka bir delil daha vereceğim. Ben her ayın ilk gününde sabaha karşı bir
rüya görürüm. Bu rüyada kadın Tanrı Arinna gökten iner ve beni kolları arasında sıkarak şanlı kıral artık hediyemizi kabul etsin derdi. Bunun ne demek olduğunu önceleri anlıyamıştım. Bir gece bu hediyenin ne olduğunu sordum. Güldü. Beni kolları arasında büsbütün sıkarak "tılsımlı su" dedi. Görüyorsunuz ki bu su Tanrılar tarafından kıralımıza hediyedir ve Arinna, Tanrılar elçisi olarak aylarla rüyama girmişti. Ah, Tanrı Arinna! Bakın, onun için bir şiirimde ne demiştim:

 

Ey kadın Tanrıların en güzeli Arinna!
Işığını gönlümün gözlerine saçarsın.
Bu şair yüz bin kere tapınmak diler sana,
Fakat sen bulut gibi yükseklerde uçarsın
Senden bir parça vardır her kadında muhakkak,
Ey kadın Tanrıların en şanlısı Arinna!
Senin güzelliğini görünce oldum ahmak,
Ey kadın Tanrıların en yücesi Arinna!
Feda olsun uğruna bütün bal arıları,
Senin sevginle bütün ham erikler kızarsın.
Kahvaltın olsun bütün yumurta sarıları,
Beni de al, ye desem buna belki kızarsın.
Senden bir parça vardır muhakkak her kadında,
Sana bütün Hattiler vermelidir canını.
Gözlerinin rengi var ördeğin kanadında,
Senin için dökerim yüz bin erin kanını!


Cüce İrdas şiirini bitirdiği zaman alkışlar çınlarken Tutaşil kırala doğru eğildi.

- "Kıral Hazretleri! Yüz bin erin kanını döküyor da kendi kanını neden dökmüyor acaba?" diye sordu. Kıral güldü ve alkışlar hala odayı
doldururken başkumandana şu cevabı verdi:

- Canım, herifin gövdesini görmüyor musun? Onda ne kan var ki dök-sün.

Tutaşilin uzak yüzü bu sözlerden sonra biraz gülümser gibi oldu. Şimdi söz sırası Hekim Zizada idi:

- Ben mesleğimin icabı olarak insanların yüreğini dinlediğim, gözlerinin içine baktığım, kafalarını gözden geçirdiğim, boyunu ölçtüğüm zaman onların nerelerinde ne hastalık vardır, kaç yaşındadır, hangi aileden, hangi memlekettendir, anası nedir, babası nedir derhal anlarım. Bugün bu kurultayın sebebi olan şu tılsımlı suyun Tanrılar tarafından şanlı kıralımıza armağan edildiği artık ispat olunmuştur. Bilhassa değerli bilgin İrdas’ın rüyasından sonra bunda hiç şüphe kalmamıştır. Ben size bu tılsımlı suyun başka bir hassasını söyleyeceğim. Bu su hekimlik için en büyük ilaçlardan biri haline gelmiştir. Bir adamın gönlünde sıkıntı olduğu yahut işkembesine yılan kaçtığı, burnuna sivrisinek girdiği zaman bu tılsımlı sudan bir tas içermek onun iyileşmesine yetişecektir.
Yalnız... Evet, yalnız bu suyu herkes usulsüz, göreneksiz içmez. Bu suyun üstü ve iyi tarafı Kıral Hazretlerinin ve onun uygun göreceği yüksek kimselerindir. Altta kalmış olan kısımları ise halkındır. Bu suyun ne olduğunun anlaşılması dolayısıyla bir de teklifim var: Bundan sonra bu suyun tortulu kısımları satışa çıkarılmalı ve hazineye bir varidat temin edilmelidir.

Yine alkışlar odayı doldurdu. Cüce İrdas yine ayağa kalkarak tepiniyor, kendisini kırala göstermek istiyordu. Hekimbaşından sonra bütün yerli ve yabancı bilginler söz alıp türlü sözler söylediler. Sözlerinin birbirine benzemeyen tarafları vardı. birleştikleri biricik nokta bu tılsımlı suyun Tanrılar tarafından kırala armağan edildiği idi. Başka söz söyleyecek kimse kalmamıştı. Kıral, kurultayı bitirmek buyruğunu vermek üzere idi. Tam bu sırada, en arkada yer almış olan ve son bilginler söz söylerken uykuya dalmış bulunuveren İkeznini ayağa kalktı. Kolunda bir çok yazılı levhalar vardı. Saray teşrifatını hiç bilmediği anlaşılıyordu. Doğrudan
söze başladı:

-Yahu! Siz ne kadar salak heriflersiniz be!.. Kıral Hazretlerinin mahze-nindeki suyu Tanrılar tarafından gönderilmiş diye söylüyorsunuz. Hiç öyle şey olur mu? Ben dünyanın her yerini gezip bütün yazılı levhaları okudum. Hiç böyle bir şey görmedim. Ama benim gördüğüm ve bildiğim şeyler vardır. Şimdi size onları anlatacağım. Bu tılsımlı su dediğiniz şey güzel bir içkidir. Adına şarap derler!..


Bu sözler üzerine odadan bir homurtu ve mırıldanma dalgası geçti. Herkes birbirine baktı. Kıralla Yamzu da tuhaf tuhaf bakıştılar. Yamzu öfkelenmişti. Sevgili kırala Tanrılar tarafından gönderilmiş olan tılsımlı suyu inkar etmekle bu kaba adam hakaret etmiş olmuyor muydu? Da-yanamayarak sordu:

-Şarap da nedir? Lütfen anlatır mısınız?

- Yahu! Ne acele ediyorsun? Elbette anlatacağım. Şarap denilen içki üzüm suyudur!

Bu sözler üzerine umumi şaşkınlık son dereceyi buldu. İkeznini bunun farkında değildi. Farkında olsa da aldırmazdı. Sözlerine devam etti:

-Kıral Murşil 400 yıl önce bütün Assuva ülkesini baş eğdirdiği zaman Lidyalılar ona üzüm vergisi göndermeği kabul etmişler.Bir yıl çok üzüm oldu. Andlaşma gereğince kendi ülkelerinde çıkanın onda birini verme-ye mecbur olduklarından bunu beş yüz fıçıya doldurup arabalarla getir-diler. Üzüm çok diye sarayda herkes tıka basa yedi. Murşilin karısı bir gece üzümden patladı. Bunun üzerine Murşil üzüm yemeği yasak edip yiyeni zehirlensin diye de başrahibe dua ettirdi. Başrahip dua edince herkes korkup zehir oldu diye üzümden el çekti. Kıral, Lidya’yı üzüm vergisinden bağışladı.


Rahip İduskam dayanamadı. Ayağa kalkarak bağırdı:

- Sen rahiplerin adını ağzına ne diye alıyorsun? Senin gibi yabancılar kutlu olanların adını anmamalıdır. Tılsımlı suya üzüm diyorsun. Biz üzü-mün ne olduğunu biliriz. Nasıl oluyor da yuvarlak üzümler böyle su oluyor? Neden kıralın karşısında yalan söylüyorsun?

İkeznini hiç kızmamıştı:

- Yahu! Beyni bulanmış kocakarılar gibi ne telaşlanıyorsunuz? Ben daha sözümü bitirmedim ki... Kıral Murşil’in zamanında da senin gibi salak bir rahip vardı. Kıralın gözüne girmek için üzümlere dayak atmağa kalktı. Kocaman bir sopa ile bütün fıçılardaki üzümleri dövdü. O sopayı yiyince tabii üzümlerin hep suyu çıktı. O kadar sopa sen yesen kart bir herif olduğun halde senin de suyun çıkar. Sonra bu fıçıların üzerine birer kapak konuldu. Zamanla onlar şarap oldular. Şarap denen içki zaten böyle yapılır.

Yamzu atılarak sordu:

- Bütün bu söylediklerin güzel ama ispat olunmak ister!

-Yahu! İspat edemeyeceğim sözü söyler miyim? Lidya kırallarının kütüphanesinde bu üzümlerin gönderildiğini yazan iki levha var. Hatti kıralı Mursila için arabalarla üzüm gönderdik diyor. Bu Lidyalılar kalın kafalı herifler olduklarından Murşil diyemezler. Mursila derler. Bana da bir türlü İkeznini diyemezler, İkazninya derlerdi. o iki levhayı ben kendi kütüphanem için kopya ettim. İşte bakın!

İkeznini iki tahta levhayı Yamzu’ya uzatmak için ilerlerken devam ediyordu:

- Bizim kıralların kütüphanesinde de Lidya’dan üzüm vergisi geldiğini yazan tuğlalar vardır. Eski Hatti dili yazılmıştır. Kıral Murşil’in karısı ze-hirlendi diyor. Ama doğru değildir. Çünkü üzümden adam zehirlenmez. Çok yerse patlar. Ben Lidya’da bir geceçok yemiştim. Az kalsın patlı-yordum...

İkeznini2nin keskin sözleri üzerine kurultayda ilk önce buz gibi bir sessizlik oldu. Sonra, şaşırmış olan bilginler yavaş yavaş kendilerine geldiler. Kıral Subbiluliyuma tahtının üzerinde, gözlerini bir noktaya dikmiş olduğu halde somurtkan bir yüzle oturuyordu. Gözdesi Yamzu bir kırala bir de İkeznini’ye bakıyor, kızıyor ve kızarıyordu. İlk itiraz cü-ce İrdas’tan geldi.


- Olamaz, diye bağırdı, hiç böyle şey olur mu? Bu tılsımlı su üzüm suyu olsaydı Tanrı Arinna her gece rüyama girerek bunun kıralımız için sak-lanmış olduğunu söyler ve beni kolları arasında sıkar mıydı?


İkeznini soğukkanlılığını hiç bozmuyordu:

-Yahu! Arinna seni kolları arasında sıksa senin pestilin çıkardı. Tanrı Arinna’nın işi kalmadı da senin gibi suratsız bir cüce herifi kolları arası-na alacak? Sen Tanrı Arinna’yı değil, Babil şeytanı Aranni’yi görüp ka-rıştırmış olacaksın. Çünkü Babil şeytanı cücelerin koruyucusudur.

Cüce İrdas’ın içine baygınlıklar geliyordu. Oturduğu yere düşer gibi çökmüştü. Fakat yiğitliğe leke sürmemek için mırıldanıyor, "dışarda se-ni yakalarsam tepelerim" diye söyleniyordu.

Yamzu’nun kızgınlığı gitgide artıyordu. Bu kaba adama bir ders vermek ihtiyacını şiddetle duymakta idi. Zaten kendisi de on gündür bilgin olmak için ders aldığından artık kendisinden üstün kimse olmadığı kanaatindeydi. İri ve şişman gövdesiyle de oradaki bilginlerden üstün-dü. Söze sertlikle başladı:


- İkeznini bilginlik sattığı halde hiçbir şey bilmiyor. Buradaki bütün bilginler bu suyun Tanrılarca gönderilmiş olduğunu söyledi.

O ise üzüm suyu dedi. Bir bilgin ekseriyetin düşüncesine aykırı söz söyler mi? Bilgin bilir ki çokluğun sözü azlığın sözünden doğrudur. Çünkü kuvvet çokluktadır. Kuvvet aynı zamanda akıl ve bilgi demektir. Böyle olduğu halde o umumun fikirlerine karşı gelerek bilgisizliğini orta-ya koymuş olmuyor mu? Çokluğa darı saçılır mı?

Tören odasını yine alkışlar çınlatmağa başladı. İkeznini hiç istifini bozmadan gürültüsünün kesilmesini bekledi. Sonra her zamanki soğuk-kanlılığı ile cevap verdi:

-Yahu! Sen ne kısır akıllı kadınsın!.. Çokluk kuvvet olur mu? Senin sözün doğru olsa buradaki bu salak herifler çok oldukları için Kıral Hazretlerinden kuvvetli olmak gerekir. Her şeyin iyisi, özü azdır. Bir insan yüz eşekten, bir akıllı yüz aptaldan, bir bilgin yüz bilgisizden üs-tündür.

Rahip İduskam yerinden fırlayarak bağırdı:

-Ne demek istiyorsun? Kendini kıralla bir mi tutmak istiyorsun?

-Yahu! Sen ne salak herifsin! Ben böyle şey söyler miyim?


Odada gürültü olmağa başlamıştı. Bu gürültü arasında biri yanındakine: "Fena halde kızdı" dedi. Öteki cevap verdi: "Hayır, gülmesini tutamadı da gülmek için çekindi".

Kıralın niçin çıktığı anlaşılmadı. Fakat onun orada olmaması bilginlere büyük bir cesaret vermişti. Hep birden İkeznini’nin üzerine  çullandılar. Cüce İrdas bağırıyordu:

-Vatan haini! Senin kelleni uçurmalı!..

İlânasam açıkça bir şey söylemiyor, fakat geriden bazı ateşlileri kışkırtarak İkeznini’yi dövmeğe heveslendiriyordu. İduskam, Tanrıları tahkir etti diye yumruk sıkıyor, Ziza kırala saygısızlık gösterdiği için derisinin yüzülmesini tavsiye ediyordu. Nihayet hepsinin hamiyetleri coştu. Üzerine saldırarak dövmeğe başladılar. İkeznini yediği dayağa aldırmıyordu. Tahta levhalarını kurtarmak sevdasında idi. Bundan do-layı inen yumruklara, tekmelere karşılık vermiyor, elbisesinin yırtılması ona vız geliyordu. İki koltuğuna aldığı tahta levhalarına sıkıca sarılmış olduğu halde yol açıp kendisini dışarı atmak istiyordu. Fakat berikiler onca en değerli şeyin levhalar olduğunu sezince onlara da saldırmağa başladılar. Koltuğundan çekip paralıyorlar, kafasına çarpıyorlardı. O hala müdafaa etmiyordu. Kapıya epey yaklaşmıştı. Fakat son levhası da elinden alınıp parçalanınca kızdı. Savaş Tanrısı Zamama’ya sığınarak karşısındakilerden birine tokat indirdi. Bu tokat o kadar hızlı inmişti ki onu yiyen adam bir anda yere devrildi. Aynı zamanda kendisini döven-ler de duraksayıp açıldılar. Tokadı yiyen adam, Hekimbaşı Ziza’nın kardeşi ikinci hekim Pilga idi, İkeznini karşısındaki bilginlere bakarak dedi ki:

- Yahu! Ne biçim adamlarsınız! Bu levhaları yazmak için on dört yıl bütün dünyayı dolaşmıştım. Şimdi yeniden yazmak için on dört yıl daha dolaşacağım.

Bunu söyleyerek yürümeğe başladı. Saray bahçesinin sonunda bağlı duran eşeğine binerek Hattuşaş’tan çıkıp Kargamış yolunu tuttu.

Oradaki evini ve eşyalarını sattıktan sonra yine eşeğine binerek Mısır’a yöneldi. Evvelce yaptığı gibi yine Mısır’dan başlayarak bütün dünyayı dolaşacak, kıral kütüphanelerindeki levhaları kopya edecekti.

7. Bölüm



 

<< Dalkavuklar Gecesi

Anasayfa

Düşünce Alanı >>