YAMZU KIRALİÇE
OLMAK İSTİYOR
Kıral Subbiluliyuma şaraba iyice dadanmıştı. Öğleye doğru uykudan
kalkıyor, devlet işlerine şöyle böyle bakıyor, akşama doğru şarap masasının başına geçerek vezirleriyle birlikte içiyordu. Geceleyin
hepsi sarhoş oluyorlar, aradan sıra ve saygı kalktığı için uygunsuz hareketler yapıyorlardı.
Kıral sarhoş olunca kendisini Tanrılar kadar büyük ve üstün görmeğe
başlıyor, sofrasındakilere rütbeler bağışlıyordu. Ertesi gün ayıldığı za- man bu rütbeleri geriye aldığı da oluyordu. Fakat nihayet
ayılmaz bir hale geldiğinden bu rütbeler sahiplerinde kalmıştı.
Eski vezirlerden şarap içmeyenlerin hepsini azletmiş, yerlerine
yenile- rini getirmişti. İlânasam, cüce İrdas, rahip İduskam,
hekimbaşı Ziza, ikinci hekim Pilga hep vezir olmuşlardı. Yalnız başkumandan
Tutaşil şa- rap içmemekte ısrar ediyordu. Bir gece kıralın sofrasında bulunmuş, herkesin cıvıdığını görünce tiksinerek bundan vazgeçmişti.
Kıral onun bütün ülkede ne kadar çok sevildiğini bildiği için azledememişti. Ondan biraz çekinirdi. Fakat içten içe kin beslemiyor
değildi...
Bir akşam yine içki masasına oturulmuştu. Artık devletin işleri de
bu- rada konuşuluyordu. Zihinlere bir parlaklık geldiği için memleket daha iyi idare olunuyor, her bakımdan daha ileri gidiyordu.
Kararlar cesaretle verilebiliyor, büyük güçlükler kolaylıkla yeniliyordu.
O akşam yeni vezir Nidiba da şölende idi. Bir dağ köyünden
getirildiği için pek kaba saba bir adamdı. Her söze dili dönmez,
saray teşrifatını değil, alelade nezaket kaidelerini bile bilmezdi. Kıral
onun böyle olduğunu bildiği halde vezirliğe getirmeğe çekinmemişti. Çünkü birkaç zamandır Subbiluliyuma’nın ahlakı
değişmiş, devlet işlerini şahsi eğlen- cesine alet eder olmuştu. Bakalım bir öküz nasıl vezirlik edecek diye gülüyordu.
Şaraplar içildikçe kafalar dönüyor, kahkahalar atılıyordu. Gecenin
bir yeniliği de Yamzu’nun orada bulunmasıydı. O da içiyor, aradan zaman geçtikçe kırala baygın bakışlar fırlatıyordu. Sofrada
en güzel yemişler, güvercin yumurtaları, türlü türlü sütlerden yapılmış yoğurtlar, domuz kızartmaları, ballar vardı. Kıralın
yaverlerinden birçoğu da bulunuyor, uşaklar hizmet ediyordu. Kırala yaranmak isteyenler kendi elleriyle soydukları bir yemişi bıçağın
ucuna saplayarak kırala uzatıyorlar, kabulünü istiyorlardı. Hantal yapılı, şişman ve pek obur olan Nidiba uzun zaman yalnız
işkembesini doldurmakla uğraştığı için kırala karşı gösterilen bu özenin farkına varamamıştı. Nihayet başını kaldırdığı zaman bu
nezaket hareketini görmüş, kendisi için de bunun yapılması gerek bir vazife olduğunu anlamıştı. Masadan aldığı kızıl kabuklu iri bir
elmayı soyarak bıçağına sapladı. Ötekileri taklit ederek kırala sundu:
- Şanlı, büyük kıralı lütfen kabul eder misiniz?
Subbiluliyuma elmayı aldı. Fakat hareketlerinde şaşkın ve acemi olan
Nidiba elini çekerken yanlışlıkla kıralın önündeki yoğurt çanağına batırdı. Birbirlerinin bütün yanlışlarını bulmak isteyen
vezirlerin hepsi bunu görmüşlerdi. Telaş ve teessüf göstererek muayyen birer hareket yaptılar. İlânasam daha ileri giderek
Nidiba’ya:
- Vezir Hazretleri! Dikkatsizlik ettiniz. Eliniz şanlı Kıral
Hazretlerinin yoğurt kabına girdi, diye bir ihtarda bulundu. Nidiba
alıkalık bakınırken kıral gülümsedi ve :
- "Zararı yok. Yoğurt cacık oldu" diye cevap verdi.
Kıral eskiden çok ciddi idi. Kimse ile eğlenmezdi. Fakat bir
zamandır yeni adet çıkarmış herkesle eğlenmeğe başlamıştı. Vezirler buna ses çıkaramadıkça işi ileri götürerek nükte ve alayı
hakarete vardırır olmuştu. Bu sefer de böyle oldu. Meclise derin bir sessizlik çöktü.
Yamzu herkesten az içtiği için meclisi idare etmek istiyordu. Kırala
gizlice bir şeyler söyledikten sonra kıralın gülümsediği ve İlânasam’a bakarak:
"Haydi bize türkü söyle de eğlenelim" dediği
görüldü. İlâna-sam saygı ile ayağa kalkıp kıralı selamladıktan sonra okumaya başladı:
Şehvet denilen bağda bir akşam ayılan kız, Her gün yeni bir kalbi sokan ruhu yılan kız! Artık yeter, uğrunda akan göz yaşı dinsin! Ey handesi bin ev yıkan, âfet sayılan kız, Kaçsan da , boğulsan da, gebersen de benimsin! Dünyayı saran şerrine kan perdesi insin,
Şehvet denilen bahçede her gün bayılan kız! Ya kaç buradan, bir mezarın altına giresin. Yahut beni sarsan sonu yok kine esirsin, Ey aşkı sefil, kendisi lâkin tapılan kız! |
Türkü okunurken birkaç tas şarap daha içen kıralın başı dönmeğe
baş-lamıştı. İlânasam’a sordu:
- Bunu sen mi yazdın?
- Evet Kıral Hazretleri!
- Güzel yazmışsın. Ya bestesini kim yaptı?
- Onu da ben yaptım Kıral Hazretleri!
- Aferin. Vezir olunca böyle olmalı. Şunu bir daha oku bakayım...
Kıral, her mısrada birkaç yudum daha içiyor ve gözleri dönüyordu.
Türkü bittiği zaman coşkunun en yüksek derecesini bulmuştu. Dayanamadı. Aşka gelerek elindeki şarap tasını
"yaşa be vezir" diye
haykırarak İlânasam’ın başına fırlattı. Bereket versin ki kıral iyi nişanla-yamamıştı. Yoksa tas isabet etseydi vezirin hali
pek acıklı olacaktı. İlânasam tehlikeyi atlatmıştı. Fakat ötekileri düşünce almıştı. Her türkü söyleyene bir tas
atılırsa bunlarda bazılarının hedefe vurmaları ihtimali
düşünülmeyecek gibi değildi. Netekim kıral şimdi de Ziza’ya türkü söylemesi için
buyruk vermişti. O da uzaktan iyi görmeyen gözlerini kırpıştırarak okumaya başladı:
Ey gözlerinin rengi bütün ruhumu sarsan! Gönlümde bugün açtı siyah renkli çiçekler. Bir gün beni rüzgarlara kalbinle sorarsan Can verdi senin uğruna çoktan diyecekler.
Tâ kalbe giren gözlerinin şûlelerinden Gel sevgili, gel sen bana bir semli kadeh sun! Hiç titretmemiş kalbimi oynattı yerinden, Oynattı evet sendeki baş döndüren efsun!
Ey gözleri hançer gibi keskin dişli kaplan! İster bana aşkın bütün âlâmını çektir. İster beni öldürmek için sineme saplan. Ölsem bile aşkım seni takip edecektir. |
Bu türküleri en büyük dikkatle dinleyen Yamzu idi. Çünkü gerek
İlâna-sam’ın gerekse Ziza’nın türkülerinde kendisine karşı bir sevginin açığa vurulduğunu seziyordu. Fakat kıralın gözdesi tabii,
kıralın kölelerinin sevgisine tenezzül edemezdi. O şimdi kafasında bir takım gizli planlar çiziyordu. Ziza ise göz kesilmiş,
kendi kafasına inecek olan tası bekli-yordu. Fakat bu sefer kıral tası fırlatmadı. Yaverlerinden birine döne-rek:
- "Üç bin şekel getirip mükafat olarak Yamzu’ya verin" dedi.
Türküyü başkaları söylediği halde mükafatı Yamzu’nun almasındaki
yüksek hikmeti kimse anlayamamıştı. Bununla beraber bu hareketi tas-vip etmekten geri kalmadılar. Yalnız Pilga bunu doğru bulmadı. Çünkü kardeşi Ziza mükafat alsaydı belki kendisine de bir pay çıkardı. Kıral, onun yüzündeki gerintiden Yamzu’nun aldığı
mükafattan dolayı hoşnut-suzluk duyduğunu anlamıştı.
- Pilga, dedi, sen ne düşünüyorsun?
- Kıral Hazretleri! Bu mükafatı yersiz buluyorum. Hazinede kalsa
daha lüzumlu bir işe sarfolunabilirdi.
- Sen aptal herifin birisin. Burada işin yok. Çabuk defol buradan...
Taslarla içki içilmişti. Herkes kendisini kahraman ve dev sanıyordu.
Pilga kafa tutacak oldu.
- Kıral Hazretleri! Ben bir vezirim! Burası da dev sofrasıdır.
Oturmak hakkımdır!..
Kıral ifrit kesilmişti; yaverlerine bağırdı:
- Çabuk şunu karga tulumba yapıp atın!
Yaverler koşuştular. Pilga’yı dört yanından yakalayıp bir iki
salladıktan sonra savuru verdiler. Vezir sarhoşluktan canının
yandığını
pek anlayamıyordu. Kıral ise öfkesini alamamıştı. Buyruk verdi:
- Bunu bahçeye götürüp havuza elli defa daldırıp çıkarın. Sonra
buraya getirin!
Yaverler Pilga’yı sürüklerken kıral sofradakilere baktı. Sinmişler,
kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Bu gizli konuşmalardan kıralın
kulağına yalnız "Tutaşil" kelimesi
çalınmıştı. Subbiluliyuma gülerek sor-du:
- Acaba Tutaşil görse buna ne derdi?
İlânasam cevap verdi
- Ne demeğe cesaret edebilir ki Kıral Hazretleri?
Cüce İrdas ilave etti:
- Geri düşünceli bir adamdır. Bu işlerden anlıyamaz.
Rahip İduskam kovuculukta ötekilerden geri kalmak istemiyordu.
- Kıral Hazretlerinin yaptığını alkışlamamak Tanrıların buyruğuna ve
türeye aykırıdır.
Ziza da şöyle tamamladı:
- Hem de şarap içmiyor...
Tam bu sırada bir yaver gelerek başkumandan Tutaşil’in kıralı görmek
istediğini bildirdi.
Emir çıktı: Gelsin!
Başkumandan, kıralın karşısına geldiği zaman kıral yeni bir tas daha
boşaltıyordu. Tutaşil’i tepeden tırnağa süzdükten sonra sert bir sesle:
- "Bak, senin için neler diyorlar" dedi.
- Neler diyorlar Kıral Hazretleri?
- Senin için geri düşünceli, yasaya aykırı iş görür diyorlar.
- Yalan söylüyorlar Kıral Hazretleri! Yalnız vazifemle uğraşırım.
Eğlen-mem. Kimsenin karısına göz koymam. Ahlaksızlık etmem. Şarap iç-mem. Bunun için beni çekemeyenler böyle söylüyorlardır.
Kıralın gözleri parladı:
- "Aferin! Zaten böyle olduğunu biliyordum. Ben tıpkı senin
gibiyimdir" dedi ve ayağa kalkarak Tutaşil’in alnından öptü. Sonra
gidip istirahat etmesi için ona izin verdi. Fakat beriki kımıldamıyordu.
Dedi ki:
- Kıral Hazretleri! Buraya mühim bir haber vermek için geldim.
Kas-ka’lar sınırı aşmışlar, köylerimizi yağma edip Hattileri
öldürmeğe başla-mışlardır. Ne buyurursunuz?
Kıralın sarhoşluğu geçer gibi olmuştu. Bir an düşündükten sonra
Tuta-şil’e:
- "Her yerdeki subaylara haber gönder. Alaylarını alıp hızlı
yürüyüşle buraya gelsinler. Sen de savaş arabalarını hazırlat. Yarın beni gör. Sa-vaş akçanı temin ederim" dedi.
Başkumandan gittikten sonra İlânasam tasını kaldırdı:
- Kıral Hazretlerinin kazanacağı büyük zafer şerefine...
Bunu öbürleri takip etti. O kadar içildi ki vezirler birer birer
sızdılar. Pek az içen Yamzu ile şaraba dayanıklı olan kıral kaldı. Yamzu ne kadar mümkünse o kadar cilve yaparak kıralı gıcıklamak ve
ondan kendisini kıraliçe yapma vaadini koparmak istiyordu.
Subbiluliyuma diyor k:
- Kraliçe olup ne yapacaksın? Bizim seninle olan aşkımız yetmez mi?
Bilirsin ki aşk maddi değildir. Biz birbirimizi sevdikten sonra kırallığın, kıraliçeliğin ne değeri kalır? Dile benden: cüce
İrdas’ın derisini yüzüp sana çizme yaptırayım. Yahut İlânasam’ın kaşlarını yoldurup halı ördüreyim. İstersen başhekim Ziza’nın
bacağından ağaca astırıp altında mızıka çaldırayım. Fakat kıraliçe olunca bir takım merasime tâbi olursun. Bak, şimdiki kıraliçe beni
ayda bir defa bile göremiyor...
Bu sözler Yamzu’yu kandıramıyordu. Diyordu ki:
- Sevgili Kıralım! Ben senin uğruna her şeyi feda ederim. Fakat senin
bana sevginin bir nişanesini görmeliyim. Bu da benimle evlenmendir. Şimdi herkes bana tuhaf gözle bakıyor. Arkamdan
dedikodu yaptıklarını duyuyorum. Kıraliçe olursam kimse bana yan
bakmaz. Dün Asur elçisi ile görüştüm. Bana "şanlı kıralınız pek zengin, pek
güçlü ve kahraman bir kıral. Yalnız iki eksiğini gördüm" dedi.
Subbiluliyuma yerinden sıçrayarak sordu:
- Neymiş o eksikler?
- Elçi dedi ki: "Kıralınızın arslanlarını, dövüş buğalarını,
atlarını, doğanlarını gördüm. O kadar zengin olduğu halde bunları az buldum. Bizim kıralımızda bunlardan çoktur".
Subbiluliyuma yine gülümsedi:
- Niçin bizim kıralımızın hayvanları azdır ama aralarında insan gibi
konuşanları vardır demedin.
Yamzu bu sözlerden bir şey anlamamıştı. Kıral karşısında sızıp
yerlerde yatmakta olan vezirleri göstererek:
- Elçiye bunlardan bahsetseydin kendi kırallarının hayvanlarını
benimkilerle mukayese edemezdi..
Bu söz o kadar hoşlarına gitti ki kahkahalarla güldüler. Gülmeler
bitince kıral sordu:
- İkinci eksik neymiş?
- İkinci eksiğin Kıral Hazretleri için Yamzu gibi bir inci ile
evlenmemesi olduğunu söyledi.
- Öyle mi. Sen bir inci misin?
Yamzu kırıtarak cevap vermeğe çalışırken dört yaver, aralarında
Pilga olduğu halde içeriye girdiler. Onu elli defa saray
bahçesindeki
havuza daldırıp çıkardıklarını söylediler. Vezirin üstü başı
sırılsıklamdı. Üşümüş, titriyordu. Kıral bir tas daha şarap içerek:
- "Vezir Hazretleri! Benim soframdan kalkmayanları ben işte böyle
kaldırırım. Bu senin kulağına küpe olsun. Seni vezirlikten de azlediyo-rum" dedi.
Zavallı Pilga yalnız azledilmekle kalmadı. Şarapla iyice kızıştıktan
sonra serin bir gecede elli defa soğuk suya dalıp çıkmak yüzünden hastalandı. İki üç gün içinde ölüp gitti.