1
1. Bölüm
ESRARLI KADIN
Üstü örtülü bir kağnı, gecenin karanlığı içinde ağır ağır
ilerliyordu. 1403 yılının sonlarıydı ve dondurucu bir rüzgar
ortalığı kasıp kavuruyordu. Genç ve gürbüz bir atlı, kağnının
önünden, ardından, yanından giderek öküzleri idare ediyor, arada
sırada kırbacını sırtlarında şaklatıyordu.
Kuşkulu bir hali vardı. İkide bir arkasına bakınarak gözlerini
zifiri karanlığa dikmesi bir şeyden çekindiğini gösteriyordu. Yol bir karış çamurdu ve durmadan sulu kar yağıyordu. Kalın kepeneğine sarılmış olan atlı,bu ağır gidişten huylanıyordu.
At üstünde her zaman hızlı gitmeye alışmış, diz boyu karda bile,
çabuk yürümenin yolunu bulmuş bir insan olarak böyle yavaş gidişten
bunaldığı belliydi. Fakat onu asıl bunaltan, gidişin yavaşlığı,
gecenin karanlığı ve soğuğu,ömründe ilk defa bir kağnıyı götürüşteki
acemiliği değildi. Geriden gelecek birilerin-den çekindiği
anlaşılıyordu. Kepeneğine sarınmasında kendisini koru-maktan
çok,aralıksız yağan sulusepken altında yay kirişinin gevşeme-mesine
çalışan bir mânâ vardı. Sadağını ve yayını, kepenek altında dik-katle
tutuyordu.
Bir aralık, geriden sesler işitir gibi oldu. Kağnı tekerleklerinin
gıcırtısı iyi dinlemeye engel olmasın diye arabayı durdurdu.
Gerileri dinledi. Ses yoktu. Geniş bir soluk aldı. Aynı zamanda
kağnının içinden bir kadın sesi duyuldu.
- Çakır Ağa !
Atlı büyük bir saygı ile karşılık verdi :
- Buyur sultanım !
- Neden durduk ?
Çakır bir saniye düşündü. 'Ses duyar gibi oldum' demedi. Tehlike
ihtimâlinden bahsetmek istemediği anlaşılıyordu. Gür sesiyle :
- Atımın üzengi kayışını düzelttim sultanım, diye cevap verdi. Arada
bir susma oldu. Sonra içerden tekrar kadın sesi geldi :
- Daha çok gidecek miyiz ?
Çakır, gözlerini gökyüzünde dolaştırarak şunları söyledi :
- Gecenin yarısını geçtik. Gün doğmadan varırız sultanım !
Kağnıdaki kadının,çok düzgün bir konuşması ve ahenkli bir sesi
vardı. Çakır, birkaç saniye bekledi. Yeniden ses gelmeyince kağnıyı
yürüt-tü,fakat bir defa daha arkasına bakmadan da kendini alamadı...
Bu genç atlının, bir eşkıya saldırısından çekindiği belliydi. Böyle
bir kış gününde bu yörelerde eşkıya dolaşmazdı. Onun daha büyük bir
tehlikeden endişe ettiği anlaşılıyordu. Bu sonsuz yollarda,gecenin
bu vaktinde, kağnıdaki kadınla tek başına giden atlının, karşısına
çıkacak veya ardından yetişecek olanlar kaç kişi olursa olsun,
onlarla bir ölüm dirim çarpışmasına girmekten çekinmeyeceği
belliydi. Kendisini değil kağnıdaki kadını düşünüyordu.
Arabanın dört ucundaki ikişer arşınlık direklerin yanları ve tepesi
kalın keçelerle sımsıkı kapatılmıştı. İçerdeki kadın,keçe duvarlı
küçücük oda da oturuyor ve bu odaya dışardan kar ve soğuk
sızmıyordu. Kağnının döşemesine kalın şilteler konmuş, üzerine
halılar yerleştirilmişti. Kadın, sırtında ve yanlarında yastıklar
olduğu halde bu soğuk gece de meçhulden gelip, meçhule doğru
gidiyordu. Omuzlarında ve dizlerinde de yün örtüler vardı. Bu
şekilde üç kişinin sıkışık olarak oturabileceği kağnı odasının
kalanını bir iki sandıkla bir iki yiyecek torbası dolduruyordu.
Zaman ilerledikçe rüzgar artıyordu. Biraz önceki sulusepken şimdi
kuşbaşı kar olmuştu. Öğleden beri aralıksız yürüyen öküzlerde
yorgunluk belirtisi başlamıştı. Çakır, ömründe ilk defa bir kağnı yürütü-yor, öküz yediyordu. Hayvanlar yavaşladıkça, yahut ona,
yavaşladılar gibi geldikçe kamçısını indiriyor, hattâ bazan atının
üstünden onları tekmeliyordu. Fakat, öküzler bildiklerinden
şaşmıyor, ezeli ve ebedi ağırlıklarıyla battal battal yol almakta
devam ediyordu.
Çakır'ın gözleri, bir aralık ileride hafif bir ışık görür gibi oldu.
O zaman kepeneğinin altındaki yayına el attı. Sadağından bir ok
çekerek gözleri-ni ışığa dikti. Işık kaybolmuştu.
Sonra tekrar, fakat bu sefer başka bir noktadan gözüktü. Çakır,
kaşları çatılarak bakıyordu. Işık tekrar yok oldu. Üçüncü seferinde
bir değil, birçok ışık birden peyda oldu. Bir ikisi parlarken
ötekiler sönüyor, bazan hepsi birden parlıyor,sonra birlikte
kayboluyor,tekrar yanıyorlardı.
Çakır, gülümsedi. Anlamıştı, karşıda ışık falan yoktu. Uykusuzluktan
gözüne ışıklar gözüküyordu. Uykusuz ve yorgun savaş günlerinde de
birkaç defa böyle olduğunu hatırladı.
Şimdi de yorgun ve uykusuzdu. Bir gün önce hiç uyumamıştı. Bu ikinci
gece de sabaha yaklaşıyordu. Yorgunluk ve kağnıdaki kadını
düşün-mekten doğan üzüntünün ağırlığı ile bir türlü hızlı yürümeyen
öküzlerin verdiği öfke kendisini bitirmişti.
İşte şimdi demin ki ışıklardan eser yoktu. Bütün ovayı kar
bürümüştü. Sonsuz bir beyazın içinden gidiyorlardı. Yol iz
kaybolmuştu ama yolu şaşırmalarına imkân yoktu. Karış karış bildiği
bu yerlerde yolu kendisi şaşırsa bile at şaşırmazdı. Bu düşünceyle
can yoldaşı olan sevgili atının ıslak yelesini okşadı.
Havada henüz bir ağarma olmadığı halde Çakır, sabahın yaklaştığını
anladı. Biraz önce, yanından geçtikleri bir tümsekle üstündeki üç
ağaç da köy'e varmak üzere olduklarını bildiriyordu. Kağnıdaki
kadına bu müjdeyi vermek aklından geçtiyse de hemen bundan caydı.
Uyumuş olabilirdi. Yahut kendi seslenmesinden heyecanlanabilirdi.
Çakır, şimdi öküzlerin daha yavaş yürümelerine müsaade ediyordu.
Çünkü yavaş hareket edilirse tekerlekler gıcırdamıyordu. Çakır'ın
köy'e gürültüsüzce varmak istediği anlaşılıyordu. Herhalde üç bin,
bilemedin dört bin adım sonra, varmak istedikleri yere
erişeceklerdi.
Sona yaklaşmakta olanların sabırsızlığı Çakır'ın da yüreğini sarmaya
başlamıştı. İçinden bine kadar saymaya karar verdi... Saydı.
Bir bin daha... Fakat bu sefer beş yüze gelmeden sayıyı şaşırdı.
Beyni düşüncelerle dolup taşıyordu. Göğe ve ufuklara baktı. Belli
belirsiz bir ağartı başlamıştı. Birden canlandı ve gülümsedi. Çevik
bir hareketle atından atladı. Arabanın önüne geçti. Bir eliyle
öküzlerin boynuzların-dan tuttu. Şimdi onları daha ağır yürütüyor,
hiç ses çıkarmamasına çalışıyordu. At, kendi kendine ve uysal
adımlarla sahibini takip ediyordu. Bu sırada, kağnıdaki kadın,
yavaşça seslendi :
- Geldik mi Çakır Ağa ?
Çakır gözleri bir köy evine çevrilmiş olduğu halde cevap verdi :
- Geldik sultanım !
Bu "sultanım" kelimesi gayet yavaş söylenmişti. Önünde durdukları ev
tek başına, köyün en kıyısındaki evdi. En yakın evden bile elli adım
uzaktaydı. Asıl köy daha biraz ilerde başlıyordu. Kırk evlik bir
köydü.
Çakır, kağnıyı kapıya kadar yaklaştırarak durdurdu. Çevresine şöyle
bir baktıktan sonra kapıyı tıkırdattı. Bekledi.
Bütün köyde, derin bir sessizlik vardı. Sabırsızlıkla yeniden ve
daha kuvvetle vurdu, dinledi. İçerde bir kıpırdama vardı. Bir daha
vurdu. Yürüyen birinin ayak sesleri yaklaştı ve bir kadın sesi
duyuldu.
- Kim o ?
Çakır, ağzını kapıya yaklaştırarak cevap verdi :
- Aç, ana benim...
- Çakır ! Sen misin ?
Kapı açıldı ve orta yaşlı bir kadın, hayretle genç adama baktıktan
sonra kağnıyı görerek sordu :
- Konuk mu var Çakır ? Bu zamanda niye geldin ?
Çakır, elini dudaklarına götürerek, sus işareti verdikten sonra
yavaşça :
"Işığı yakıp yardıma gel" dedi
Kadın, eve girerken kendisi de kağnıya yaklaşarak arkadaki keçe
perdeyi araladı. Sırtındaki kepeneği çıkararak karların üzerine
attıktan sonra kağnıdaki sandıklardan birini kavrayarak kepeneğin
üzerine oturttu :
- Eve girelim sultanım ! dedi.
İçerideki kadın,yavaş hareketlerle şiltenin üzerinden keçe perdeye
kadar yaklaştı. Çakır, elinin uzatmıştı :
- Sandığa basarsanız sultanım... dedi.
Sandığı bir merdiven gibi kullanan kadın ağır ve ihtiyatlı
hareketlerle, Çakır'ın elinden tutmuş olduğu halde indi. Üç dört
adımda kapıdan girdi. Yaktığı mumu tutarak ortalığı aydınlatan ev
sahibinin kılavuzluğu ile yürüyüp sedire oturdu. Gülümseyen bir
yüzle 'Hoş geldin konuk' diyen ev sahibine 'Hoş bulduk bacım'
cevabını verdikten sonra kimsenin duymayacağı kadar yavaş bir sesle
'Allah'a hamdolsun' diye söylendi.
Çakır, bu sırada büyük bir çabuklukla iş görüyordu. İlk önce
kağnıdaki sandıklarla torbaları, sedirin yanına taşıdı. Sonra
öküzlerle atını ahıra çekti.
Bu evde Satı Kadın, iki yaşındaki oğlu ile birlikte oturuyordu.
Çakır'ın süt anası olan ve onun tarafından sahici bir ana kadar
sevilen Satı Kadın komşu Türkmen oymağından bu köye otuz yıl önce
gelin gelmişti. Şimdi kırk beş yaşında,sağlam,dinç ve iyi yürekli
bir kadındı. Büyük oğlu Niğbolu savaşında,kocası da Ankara Savaşında
şehit olmuşlardı. İki kızını evlendirip gurbete göndermiş, bu evde
iki yaşındaki küçük oğlu Evren'le yalnız kalmıştı. Bir dileği
Evren'i sipahi yapmaktı. Kocası ve büyük oğlu azap olarak orduya
gitmişler,azap olarak ölmüşlerdi. Ama sipahilik başkaydı. Bu
bakımdan süt oğlu Çakır'a bayılırdı.
Satı Kadın, bunları düşünürken Çakır'ın sesini duydu :
- Ana ! Yiyeceğimiz vardı ama iki gündür sıcak bir yemeğe hasret
kaldık. Bize bir tarhana çorbası yapar mısın ?
Çakır bu sıcak yemeği kendisi için değil,konuk için istiyordu. O
itiraz etmesin diye böyle konuşuyordu.
Kadın zaten ocağı yakmaya hazırlanıyordu. Kucağında odunlar ve çıra
vardı.
Çakır, yaklaşarak yavaşça, 'Ana hem işini gör,hem de biraz beni
dinle' dedikten sonra yavaşça bir şeyler fısıldadı. Satı Kadın'ın
gözleri açılmıştı.
- Ne diyorsun Çakır ?, diye mırıldandı.
Çakır yine yavaşça bir şeyler söyledikten sonra 'Ana ' Bana Kuran
üzerine and ver' dedi ve koynundan bir Kuran çıkardı. Süt ana, onu
alıp öperek başına koydu. Evin en uzak köşesine, konuğun gözünden
tamamıyla saklı bir yerine gittiler. Kadın, Kuran'a el basarak yemin
etti.
Çakır, yeniden bir şeyler söyledi ve 'İşte bunun için kalamam.
Çorbayı dahi içemeyeceğim. Köy uyanmadan gitmeliyim' , dedi.
Birlikte konuğun yanına döndüler. Çakır, saygılı bir durum almıştı :
- Sultanım, dedi. 'Bana izin ver. Her şeyin gizli kalması için hemen
gitmem lazım. Anamın ağzı sıkıdır. Güvenilecek kadındır. Kuran'a el
basarak da and verdi. Her emrini yerine getirecektir. Ben ilk
fırsatta yine geleceğim. Allaha ısmarladık.
Bunları söyleyerek ilerledi. 'Sultanım' diye söz ettiği kadının
eteğini öptü ve 'Bir emrin var mı ?' diye sordu.
Mumun titrek ışığında yüzü solgun görünen ve asil bir çehre taşıyan
bu güzel ve çok genç kadın, yanındaki deri torbanın içinden küçük
bir kese çıkararak uzattı .
- Bunu al Çakır Ağa ! Lazım olur dedi. İyiliğini ve sadakatini
unutamam. Allah yardımcın olsun. Üzerimizdeki büyük hakkını helal
et.
Bu sözler o kadar büyük bir vakar ve hüzün içinde söylenmişti ki,
Satı Kadın'ın gözleri yaşardı. Çakır da üzgündü. Uzatılan keseyi
alarak onun arzusunu yerine getirdi. 'Helal olsun' dedi. Tekrar
eteğini öptükten sonra hızla evden çıktı. Çakır evden çıkarken yalnız küçük bir yiyecek torbası almıştı. Çabuk
adımlarla ahıra yürüdü. Deminden beri biraz sa-manla oyalanmış olan
atına bir avuç arpa verdikten sonra dışarı çekti. Sipahi atı öyle
bol yem yiyemezdi. Gün ağarıyor, lapa lapa kar yağıyor-du. Bir
sıçrayışla atına atladı. Geldiği yola yöneldi, uzaklaştı. Biraz
son-ra sonsuz ovada kayboldu.