10
10. Bölüm
HASAN
ÇELEBİ
Çakır'la Deli Kurt, Piç İlyas'ın kılavuzluğu
ile İstanbul'un karışık sokaklarında bir hayli
yürüdükten sonra büyük bir evin önünde durdular.
Kapı bahçeye açılıyordu. İlyas,tokmağı vurdu.
Kapıyı eli fenerli bir uşak açtı ve İlyas'ı görür
görmez yavaşça:
- Kim geldi ? diye sordu.
Piç
İlyas'ın bu türlü işlerde kurt olduğu her halinden
belliydi. Uşağa gizlice bir şeyler söyledikten sonra
onun Çakır'la Deli Kurt'a bakarak ve feneri
kaldırarak 'Buyrun !' dediği görüldü. Bahçeden
geçerek geniş bir odaya girdiler. Şamdanlara
oturtulmuş büyük mumların aydınlattığı oda da
sedirlere ilişip beklediler. Ve çelebi kılıklı,hoş
yüzlü,yaşlıca bir adamın girmesiyle ayağa kalkarak
selamladılar.
Bu adam ev sahibi Hasan Çelebi idi
ve yıllardır İstanbul'da oturuyordu. Sipahilere 'Hoş
geldiniz' dedikten sonra İlyas'a döndü.
- İlyas !
diye nazik bir eda ile söze başladı. Ağalar bu gece
bende konuk kalacaklar. Sen yarın akşama kadar
hazırlığını yap ve gene bu vakitlerde gelerek onları
alıp gemiye götür.
Hasan Çelebi'nin elinde bir
para kesesi peyda oldu ve bunu ilk önce İlyas gördü.
Para oldu mu,İlyas onu sandığın içinde,kepeneğin
altında,duvarın ötesinde de olsa görürdü. Belli bir
aç gözlülükle keseye doğru bir kaç adım attı.
Çakır olsa,böyle davranışa kızardı. Hasan Çelebi
sadece gülümsedi ve İlyas odadan çıkıp gidinceye
kadar bir şey söylemedi. Ancak o gittikten sonradır
ki , sipahilere yer gösterip kendisi de karşılarına
oturdu ve dikkatle Deli Kurt'u süzerek Çakır'a sordu
:
- Arkadaşın sipahi Murad Ağa,değil mi ?
-
Evet..
Hasan Çelebi önüne bakarak göğüs
geçirdi ve tam bu sırada uşak içeri girerek tepsi
içinde getirdiği şerbetleri üçüne de sundu.
Ev
sahibi,şerbet kaselerini almak için bekleyen uşağa
şu emri verdi :
- Ağalar yorgundur. Yataklarını
hazırla da bir an önce dinlensinler.
Deli Kurt
bir şey demedi ama kafasından geçen şöyle bir soruya
da cevap bulamadı : 'Biz geceleyin yol alarak
gizlice İstanbul'a geldik. Yarın akşam da
döneceğimize göre neden bu gece yataklara
çekiliyoruz ? Bir şey yapmayacak olduktan sonra
neden buraya geldik '
Deli Kurt'a üç katlı
evin orta katında bir oda hazırlamışlardı. Nitekim o
biraz sonra yol yorgunluğunun tesiriyle derin bir
uykuya dalıp uyudu. Çakır'a hazırlanan oda ise üst
katta idi ve o, odasına çekildiği halde yatmamıştı.
Çünkü Hasan Çelebi'yi bekliyordu. Ev sahibi biraz
zaman geçip de herkesin uyuduğuna emin olduktan
sonra gürültüsüzce Çakır'ın odasına girdi ve hafif
bir mum ışığı altında oturarak kendisini bekleyen
sipahinin karşısına oturdu. Üzüntülü bir hali vardı.
İlk söz olarak :
- Bu kadar benzeyiş olur,dedi.
Görür görmez İsa Beğ dirilmiş sandım da fena oldum.
Çakır,gözlerini yere dikti :
- Ben de bu
benzeyişi göresin diye getirdim,Çelebi.
Hasan
Çelebi hayretle baktı :
- Görürsem ne olacak ?
- Bana inanacaksın !
Ev sahibinin
dudaklarındaki gülümseme kayboldu :
- Bu nasıl
söz Çakır Ağa ? Ben Murad'ı görmeseydim senin
sözlerine inanmayacak mı idim ?
- Çelebi ! Bana
güvenin olduğu için Deli Kurt'u getirdim.
Senetsiz,tanıksız büyük bir parayı bana emniyet
ederken,benim de sana bir delil göstermemi çok mu
buluyorsun ?
Hasan Çelebi yeniden gülümsedi .
-
Güzel söylüyorsun Çakır Ağa. Fakat asıl konuya
girmeden önce şunu söyleyeyim ki,bu benzeyiş beni
korkuttu. İsa Çelebi'yi tanımış olanlar Murad'ı bir
görürlerse onun oğlu olduğuna yemin edebilirler.
- Bunu ben de biliyor,onun için de Deli Kurt'un eski
adamlarından vezir,paşa,beğ kim varsa gözlerine
görünmemesine elimden geldiği kadar çalışıyorum.
Sustular. Akıllarına gelen tehlike ihtimallerini
zorla unutmaya uğraşan bu iki kişi, İsa Çelebi'nin
iki sadık adamı,ölümünden sonra da onu unutamayan
iki vefakar dostu idi. İsa Beğ'in Bursa'da çok kısa
süren beğliği sırasında Hasan Çelebi onun kazaskeri
olmuştu. Bilgin,şair ve tam manasıyla çelebi bir
adamdı. Dudaklarında o silinmez gülümseyiş olduğu
halde söze başladı :
- Çakır Ağa ! Seni şunun için
çağırttım. Artık İstanbul'da barınmama imkan kalmadı
!
- Neden ?
-Padişah Murad Beğ'in adamları
yerimi keşfettiler. İmparator Yani'ye elçi gelmesi
yakındır.
- Ne yapacaksın ?
- İstanbul'dan
gideceğim. Yarın adamlar gelecek. Evi,eşyaları,ne
varsa hepsini satacağım. Siz gittikten bir gün sonra
da şehirlerden ayrılacağım.
- Nereye gideceksin?
- Kastamonu'ya... Candaroğlu da İsa Beğ'in dostu
idi...
Yeniden sustular...
Hasan Çelebi bir
huzursuzluk duyuyordu. Bu huzursuzluk,emaneti
sahiplerine verip kendisi şehirden çıkıncaya kadar
sürecekti. Buna rağmen o çelebi gülümseyişiyle
sözlerine devam etti :
- Merhum İsa Beğ'in
emaneti olan para,oğlu ile sana vasiyet edilmiştir.
Yalnız bu kadar akça onun gözüne çok görünüp
şüphelenmesin diye bir şey düşündüm. Hissenin
yarısını kendisine vereceğim. Yarısı sende
kalacak... İlerde bir bahane ile ona verirsin.
Çakır hemen hatırlattı :
- Deli Kurt,babasının
adını Osman diye, Osman'ı da benim akrabam diye
biliyor.
- İyi. İşin bundan sonrasını ben idare
ederim.
Hasan Çelebi bir ara daldı. İsa Beğ'le
birlikte geçirdiği gürültülü ve tehlikeli günleri
hatırlamıştı. İşlerin düzeni bozulunca İsa Beğ'in
kendisiyle yaptığı o heyecanlı konuşma hiç mi hiç
aklından çıkmamıştı. Talihsiz şehzade kendisi
değil,doğacak çocuğunu düşünmüş,kendisi mukadderatı
ile baş başa kalmak üzere iken,elinde kalan bütün
akçayı Hasan Çelebi'ye vererek beynine ve yüreğine
işleyen şu sözleri söylemişti :
- Sonumun
yaklaştığını biliyorum. Allah tanığımdır ki, Bala
Hatun'la doğacak çocuğumdan başka tasam yok. Can
kaygısı bize gerekmez. Hasan Çelebi ! Sadık ve yiğit
sipahim Çakır,Hatunu bir köyde sakladı. Yoksulluk
çekmesinler diye bu akçadan zaman zaman onlara
gönderirsin. Çocuğum erkek doğarsa benim kim
olduğumu hiç bir zaman bilmesin !...
Hasan
Çelebi, İsa Beğ'in Hatununa bir defacık para
gönderebilmişti. Sonra kendisi de saklanmaya mecbur
kalıp şehirden şehre kaç-mış,gizlice İstanbul'a
yerleşmişti. Ticaret yaparak geçinmiş, İsa Beğ'in
bıraktığı akçaya el sürmemişti. Şimdi burada da
huzurunun kaçtığını görüyordu. Osmanlı Padişahı
İkinci Murad Beğ,adeta Bizans'a da hakimdi.
Adamlarından İstanbul'da bulunanlar,Rum İmparatorunu
ve hükümetini nüfuzları altına almışlardı. Osmanlı
hükümetinin de bazı bakımlardan kuşkuda olduğu
muhakkaktı. İsa Beğ'in hatunu ele geçmediği için İsa
Beğ'in adamlarından şüpheleniyordu. Bu Hatun bir
şehzade doğurmuş olabilir,bu meçhul şehzade gününün
birinde devletin başına iş açabilirdi. İşte Murad
Beğ'in çaşıtları yıllardan sonra İstanbul'da Hasan
Çelebi'yi görünce bunu derhal bildirmişler,Osmanlı
Sarayında bir telaş uyandırmışlardı.
Osmanlılar ne Birleşik Haçlılardan çekinirler, ne de
yeni bir Aksak Temür Beğ'in çıkmasından telaşa
kapılırlardı. Fakat bir Osmanlı Şehzadesinin meydana
atılmasından büyük bir huzursuzluk duyarlardı.
Osmanlı ancak Osmanlıdan korkardı.
Hasan Çelebi,
yakalanmaktan değil,yakalanırsa Kuran üzerine yemine
çağrılmaktan dehşete düşüyordu. 'İsa Çelebi'nin oğlu
var mı ? Yemin ederek şöyle ' derlerse ne yapardı ?
Kuran'a and verdiği halde yalan mı söylerdi?..
Bu,onun yapacağı şey değildi. Onun için
saklanacak,saklandığı yerde basılırsa elde kılıç
ölecekti. İsa Beğ'in kazaskerine yakışan buydu.
O
gece,talihsiz şehzade İsa Beğ'in iki sadık adamı,bir
bilginle bir asker,gecenin geç vakitlerine kadar
bunları konuştular.
Ertesi sabah Hasan Çelebi
ile konuk sipahiler bahçede kahvaltı ettiler.
Güzel,iç açıcı bir Türk bahçesiydi. Hasan Çelebi
yıllarca emek vererek bu hale getirdiği bahçesinden
yarın ayrılacaktı. Bu bir kahvaltı değil,bir veda
töreni idi. Genç ve çok terbiyeli uşağı Ahmed,hasırın
üstüne yastıklar koymuş,tepsiler içinde mis kokulu
taze ekmek,süt,bal,peynir ve yemiş getirmişti. Ev
sahibinin yüzünde her zamanki gülümseyişi fakat
içine zorla bastırılmış bir keder vardı. Emek
verdiği,alıştığı evden ve bahçeden ayrılacaktı.
Ayrılık biraz da ölüme benzemez miydi?
Şimdi
iki sipahi kıtır kıtır taze ekmeği yer ve sütü
içerlerken Hasan Çelebi de bahçenin
yeşilliğini,yemiş ağaçlarının görünüşü,çiçeklerin
güzel kokusunu içiyordu. İznik medresesinden
yetişmişti. Yal-nız,öğrendikleriyle bilgili
değil,hareketlerinde de ölçülü bir insandı.
Kızmaz,çok sevinmez,çok üzülmezdi.
Bir aralık Deli
Kurt'a bakarak :
- Murad Ağa ! diye söze başladı.
Biz babanla dosttuk. Bende babanın biraz akçası
kalmıştı. Bugün sana onu vereceğim.
Deli Kurt
şaşırarak 'Akça mı ?' diye sordu ve Çakır'ın yüzüne
baktı. Bu,güç anlardan birisiydi. Çakır,onun
bakışını görmemezlikten geldi ve yemiş almaya
davrandı.
Hasan Çelebi,aynı yumuşak sesle
devam etti :
- Evet,akça...Bunu bu kadar
geciktirdiğim için belki suçluyum ama bir türlü elim
ermedi.
Deli Kurt 'Babamın parası olduğunu hiç
bilmiyordum'diye söylendi ve yine Çakır'a baktı.
Çakır bu sefer söze karıştı :
- Nereden
bileceksin ? Ben sana söylemedim ki... Sonra işi
şakaya vurarak ilave etti :
- Ticaret yapacak
olsaydın elbette hemen söylerdim. Ama sipahi kişinin
akça nesine ? Karnın tok,sırtın pek,pusatların tamam
olduktan sonra öteki olsa da bir , olmasa da...
Murad,birden bire ortaya çıkan bu baba mirasını
garip bulmakla beraber arada Çakır olduğu için
üstünde daha fazla durmadı,sustu. Kahvaltıdan sonra
Hasan Çelebi'nin iki kese içinde getirdiği akçaları
da yine hiç bir şey demeden aldı.
Günü
bahçede geçirdiler. Öğleden sonra Piç İlyas'la
birlikte evi ve eşyaları satın almak üzere Hasan
Çelebi ile konuşan bir kaç Rum'un ziyaretinden başka
hiç bir hadise bu sessiz,dışardan huzur içinde,fakat
içerden tasalı oturuşu bozmadı.
Gece iyice
bastırdığı bir sırada kapı yeniden vuruldu ve Piç
İlyas bu sefer yalnız olarak gözüktü. Hasan Çelebi
ile vedalaştılar.
Gülümseyişi devam ettiği halde sesi hüzünlü olan
Hasan Çelebi :
- Bir daha görüşemeyiz.
Hepimiz,kaderimizin götürdüğü yoldan kendi sonumuza
doğru gideceğiz,dedi.
Ayrıldılar. Yine o eğri
büğrü yollardan geçerek kendilerini İstanbul'a
getirmiş olan geminin kayığını buldular.
Biraz
sonra gemide idiler. Adalara doğru yelken açtılar.
Çakır'la Deli Kurt bürünmüş oldukları acayip
kılıktan kurtulmak için bir an önce Adaya varmak
istiyorlardı. Hafif rüzgarın gayet yavaş sürüklediği
gemiyle gece yarısına doğru Ada önünde demir
attılar. Kaptan buradan aldığı tayfaları bırakarak
asıl tayfalarını almak üzere açılırken Çakır'la
Murad ilk iş olarak sipahi elbiselerini giydiler.
Sonra geminin arkasındaki küçük güvertede bağdaş
kurarak yolculuğa hazırlandılar.
Edincik'e
doğru yol alırlarken sipahiler düşünmeye,Piç İlyas
ise yiyip içmeye başlamıştı. Çakır'la Deli Kurt ara
sıra derin düşüncelerine aralık verdilerse de
İlyas'ın yiyip içmesi Osmanlı toprağına varıncaya
kadar kesintisiz devam etti.