DELİ KURT

 
 

 

 

11

11. Bölüm

ON YIL SONRA


Evren'in bahçesinde şarap içiyorlardı.
Gizli İstanbul yolculuğundan beri on yıl geçmişti. Artık Evren de tımarlı sipahi idi. Rumeli'de Macar'la,  Ulah'la,  Anadolu'da Karamanoğlu ile yapılan savaşlarda kan akıtmış, can yıpranmıştı. Nice can pazarlarında Azrail'le karşı karşıya geldikten sonra fırsat çıkınca,  Çakır'ın tabirince felekten gün çalmak hakları idi.
Kafalar iyice dumanlanmıştı.
Çakır, bu gece konuşmak ihtiyacını duyuyordu.


- Bu şarap testide durduğu gibi durmuyor, diye söze başladı. Şu ömür dediğin şey savaştan kaçan Rum atlısı gibi ne çabuk yol alıyor ! Siz ikiniz de elime doğmuş çocuklardınız. Bir karışlık eşiği aşamayıp da yuvarlandığınız günlerde sipahi olacağınız aklıma gelir miydi ? Yaşım kırk dokuzu buldu da bunca yıllık işler daha dünmüş gibi gözümün önünden geçiyor.

En kanlı savaş günlerinde bile soğuk kanlı olan Çakır bayağı heyecan-lanmıştı.
- Ya sen, kaç yaşındasın Evren ? diye sordu.
- Otuz bir.
- Sen Deli Kurt ?
- Yirmi dokuz.
- Bunca yılın nasıl geçtiğini anladınız mı ?
Bu soruya cevap veren olmadı. Çakır devam ediyordu :
- Siz daha erken yaşta bulunduğunuz için belki anlamamışsınızdır. Ya ben ? Kırk dokuz yılın nasıl geçtiğini anlayamadım. Kırk yıl daha yaşasam onu da anlayacak değilim. Acaba bizim Satı Ana anlamış mıdır ?
Çakır, bir şey hesaplıyordu :
- Süt anam benden yirmi beş yaş büyüktür. Demek ki, şimdi yetmiş dört yaşındadır. İster misiniz gidip ona soralım ? Bakalım ömrün nasıl geçtiğini o anlamış mı ?


Evren sustu, Deli kurt yavaşça 'Soralım' diye cevap verdi. Çakır onun bu haline gülümseyerek bir kaç yudum şarap daha içtikten sonra :
- Hay Deli Kurt, dedi. 'Senin de böyle yumuşak konuştuğunu gören Bursa Kadısının çömezi sanır da ne delişmen olduğunu dünyada anlamaz. Ne deli göz sipahi olduğunu, savrulan kılıca karşı kolunu kalkan gibi tuttuğunu, bir tokatla bir gavuru cehenneme yolladığını aklına bile getirmez.'


Deli Kurt önüne baktı ve Çakır birden bire sustu. Sarhoşlukla deli dolu konuşurken 'ağzımdan belki laf kaçırırım' diye düşünmüş ve fazla söz etmenin tehlikeli olabileceğini kavramıştı. Yine yanlışlıkla bir 'şehzade' veya 'Osmanoğlu' gibi bir şey söylerse artık bu sefer Deli Kurt'u 'yanlış söyledim' diye kandırmak pek kolay olmazdı. Çakır görüyordu ki,  İsa Beğ'in oğlu yalnız yiğitlikle değil, akılda da üstün kişiydi.

Durgun duruşunun arkasında büyük bir zeka cevherinin saklı olduğu belliydi. Bu sebeple sözü hemen değiştirdi :
- Yarından tezi yok. Türkmen obasına gidip bizim Satı Ana'nın elini öper, hatırını sorarız. Birbirimizin öz anası, birimizin süt anası, birimizin de analığıdır, ama hepimizi de ayırt etmeden sever, gidersek gönlü hoş olur.


Ertesi gün güneş doğmadan üç sipahi yola koyuldu. İzin zamanı olmadığı için obada ancak bir iki gece kalıp döneceklerdi. Bu yüzden dört nala gidiyorlardı. Bir iki kısa mola vermişler, yolun düzgün olduğu bir yerde de yarışmışlardı.
Obaya gün batarken vardılar. Satı Kadın'ı çadırının önünde buldular. Çakır seslendi :
- Ana ! Konukluk kaç gün sürer ?


Satı Kadın, sesin geldiği yana döndü. Yetmiş dört yaşına rağmen duruşu hala dinçti. Yalnız yüzü iyice kırışmış ve hareketleri biraz ağırlaşmıştı. Gözlerinin de eskisi kadar görmediği anlaşılıyordu. Bakışlarıyla üç kişi üzerinde bir ara tuttuktan sonra tanıdı.

Gülümseyerek cevap verdi :
- Devletin imaretinde olursa konukluk üç gündür. Türkmen obasında olursa istediğin kadar...
Sonra yaş sırasıyla üç sipahiyi kucakladı. Çakır şakaya başlamıştı.
- Ana ! İki gece kalacağımızı sezdin de mi böyle söylüyorsun ?
- İki gece mi ? Kırk yılda bir görmeye geldiniz ananızın yanında iki gececik mi kalacaksınız ?
- Biz anamızın yanında daha çok kalmak isteriz ama devlet babamız bırakır mı ?
- Kalırsanız devlet baba bir şey mi der ?


- Demez. Yalnız devlet babanın seferi eksik olmaz ; bir de bakarsın birden bire buyurun savaşa deyiverir. Sipahilerini sayar. Aralarında iki deliyi, yani Murad'la Evren'i, bir de akıllıyı, yani Çakır'ı göremeyince uğurlar ola arslanlarım diyip tımarlarımızı alır, başkasına verir...
Satı Kadın da işi şakaya vurdu :

- Fena mı ? Siz de zannettim kurtulur, bu obaya yerleşip gününüzü gün edersiniz..
- Ana ! Tımardan olmak bir şey değil. Obada ömür sürmek de hoş. Şu var ki, adama savaştan kaçtın derler. Bunca kere Azrail'le aşık attıktan sonra adımızı ödleğe çıkarsa bizi ilk önce sen sopa ile kovarsın da yeryüzündeki biricik anamızdan da oluruz...

Satı Kadın, Çakır'a söz yetiştiremeyince :
- Allah iyiliğini versin, dedi. Ben görmeyeli iyice laf ebesi olmuşsun. Seni Sipahi değil, bu bilgiçlikle Bursa Kadısı yapsalar gerekti.
Sonra onları çadırına alarak ilk ağızda birer kase ayran sundu. Muradına ermiş bir kadındı. Oğlu Evren de sipahi olmuş, Tanrı misafiri Bala Hatun'un öksüz kalan yavrusunu büyütüp aslan gibi bir savaşçı yetiştirmişti. Ev işlerinden artan zamanının şehit oğlu ve şehit kocasına Yasin okumak, Evren, Çakır ve Murad'a dua etmekle geçirirdi. Kelebek olup da üç beş gün uçmak için aylarca koza ören ipek böceğinin sabrı ile üç sipahisini bekler, geldikleri zaman sevinir, gittikleri zaman üzüntüsünün belli etmezdi.

- Demek iki gece kalacaksınız ha ? dedi. Öyleyse hep bende kalırsınız. Başkasına konuk gitmek falan yok.
- Kalırız be ana ! Yeter ki sen işte...


Bunu Çakır söylüyor, ötekiler de içlerinde tekrarlıyordu.
Satı Kadın, oracıkta üç oğluna akşam yemeği hazırlamaya başladı. Yetmiş dört yaşına rağmen hala o becerikli kadındı. Onların ne sevdiğini bilirdi. Hepsi için ayrı bir şey yapmıştı. Gece basarken iki torbaya koyduğu yiyeceklerle bir güğüm dolusu ayranı göstererek :

- Haydı bakalım, şunları yüklenin, dedi.
İyice acıkmış olan Çakır sordu :
- Aman ana ! Bu yemekleri biz yemeyecek miydik ?
-Biz yiyeceğiz.
- Öyleyse nereye gidiyoruz ?
- Pınara gidiyoruz ?
- Hangi pınara ?
- Yürüğün pınarına.
Çakır birden anlamayarak durdu. Deli Kurt sordu :
- Gökçen Kız'ın pınarına mı ?
Çakır da hatırlamıştı :
- Ben Gökçen Kız'ı unutmuşum, dedi
- Gökçen Kız unutulur mu ? Onun ruhu hala buralarda dolaşıyor. Bu obada kara sevdaya tutulan biri oldu mu pınar başına nur iner.
Evren söze karıştı :
- Nuru görmek için mi oraya gidiyoruz ?
Satı Kadın ufku gösterdi :
- Bak ! Ay doğmak üzere. Böyle parlak gecelerde değil, karanlık gecelerde nur iner. Biz pınara nur inmesini görmek için değil, tatlı, soğuk suyunu içmek için gidiyoruz.


Pınarın başına kadar konuşmadan geldiler. Bütün oba içme suyunu buradan alırdı. Fakat suyun asıl lezzeti kaynağından içildiği zamandı.
Güzel bir geceydi. Daima bu güzelliğin içinde yaşayan obalılar onun pek farkına varmazlar, ay ışığında oturup dalmayı akıllarına getirmezlerdi. Geceleyin ortada kimse görünmezdi. Köpeklerin bile sesi çıkmazdı. Yalnız, arada bir, bir kuşun sesi işitilirdi.

Satı Kadın yemekleri yaydığı zaman Çakır, bütün açlığına rağmen :
- Bu kadarı çok değil mi ana ? ,  demekten kendini alamadı.
Kadın güldü :
- Ben kolay kolay doymam da, kendim için çokça getirdim.
Yemek iştahla yeniyordu. Satı Kadın, büyücek bakır tasını pınardan doldurarak Çakır'a uzattı :
- Bu yemeğin tadı pınarın suyu ile çıkar, iç dedi. Çakır, ay ışığının altında anasının güzel yemeklerini yer ve tadına doyum olmayan pınar suyunu içerken yaşamanın da hoş nesne olduğunu anlıyordu. Bu zevk içinde üç günlük yemeği birden yemişti. Çok doydum diye elini çeker-ken Satı Kadın bir tas su daha uzattı :
- Bunu iç de şöyle biraz sırt üstü uzan !


Çakır öyle yaptı. Evren'le Deli Kurt bağdaş kurup oturdular. Satı Kadın, yarısına yakını yenmeden kalan yemeklere bir göz attıktan sonra :

- Siz sipahi olduğunuz için uykusuzluğa dayanırsınız. Ben de ihtiyar olduğum için kolay kolay uykum gelmez. Ne kadar az uyusak o kadar çok konuşup dertleşiriz. Haydi ! Başınızdan geçenleri anlatın da dinleyelim, dedi.
Sipahiler susuyordu. Tekrarladı :
-Anlatsanıza ! Yoksa uykunuz mu geldi ?
Yine ses çıkmayınca Deli Kurt'a döndü :
- En küçükleri sensin Murad. Sen başla da onlara da sıra gelsin.
- Ne anlatayım ama ? Anlatacak şeyim yok ki.
Satı Kadın, Evren'in yüzüne baktı. O da isteksizdi :
- Biz bir şey görmedik ki, dedi. 'Dünya kavgasının en özlü ve tatlısını Çakır Ağa görmüştür. O dururken bize konuşmak düşer mi ?'
Satı Kadın hak verdi :
- Doğru söylüyorlar, dedi. 'Sen konuşmadan da ağız açmayacakları anlaşılıyor. Haydi, başla da onların da sırası gelsin.'
Çakır, sırt üstü yattığı yerden onları dinliyordu. Başından geçenlerin hangisini anlatmalıydı ki ? Yerleri, zamanları başkaydı, hepsi ayrı ayrıydı ama yine de birbirlerine benziyorlardı. Zaten çoğunu unutmuştu bile. 'Yaptığın savaşları anlat' demek,  'yediğin yemekleri anlat' deme-ye benziyordu. Şu süt anası da bu aydınlık gecede amma tuhaf soru sormuştu.


Fakat onu kırmak olamazdı. Bir şey anlatmalıydı. Yavaşça kalkarak bağdaş kurdu ve :

- Biz Ankara Savaşı'ndayken....diye söze başladı. Başladı ama susması da bir oldu. İşte yine çam devirmesine bir şey kalmamıştı. Ankara Savaşı'ndan söz açmanın sırası mıydı ? Kendisini yine hangi şeytan dürtmüştü ? Bu savaşta süt anasının kocası şehit düşmüştü. Kadıncağı-za küllenmiş kederini hatırlatacaktı. Bundan başka Ankara Savaşı'nın başından sonuna kadar İsa Beğ'le yan yana bulunmuş, ölümün yüzünü onunla birlikte görmüştü. Az kaldı 'Ben İsa Beğ'in yanında iken' diye devam edecekti.

Sözünü kesip de arkasını getiremeyince Satı Kadın sordu :
- Evet....Siz Ankara Savaşı'ndayken ne oldu ?
Çakır, söyleyecek bir şey bulamıyordu. Sonunda, üstünden büyük bir yük atar gibi, gayet ciddi fakat çok yavaş sesle :
- Ne olacak ? Yenildik, diye tamamladı.
Deli Kurt'la Evren bakıştılar. Satı Kadın'ın da şaşkınlıktan gözleri açıldı. Çakır, ortalığa buz gibi bir havanın çöktüğünü sezmişti. Neden böyle bir salaklık yaptım diye kendi kendisine kızdı. O kadar öfkelendi ki :
- Allah belamı versin, diye bağırmaktan kendini alamadı. Bu öyle bir bağrıştı ki,  Evren'le Deli Kurt, gözleri ayırmamacasına ona diktiler. Satı Kadın ise bayağı ürkmüştü :
- Ne oluyorsun Çakır ? diye sordu. Çakır'ın gözleri demin kalan yemeklere dikilmişti :
- Ne olacağım, dedi. Acıktım. Bizim alay beği benim bu kadar acıktığımı görse beni sefere götürmez.
Ne de olsa Çakır, eski kurttu. Bozulan durumları düzeltmesini bilirdi. Süt anası da memnundu.
- Az önce çok bulduğun yemekleri yiyeceksin, dedi.
Çakır, acıktım diye mahsus söylemişti. İlk lokmayı alınca sahiden acıktığını anladı. Yemekleri birer birer yerken bir çocuk saflığı ile sordu :
- Bana böyle ne oldu ?
Satı Kadın gülüyordu :

- Meraklanma, dedi. Sana bir şey olmadı. Demin içtiğin pınar suyu seni böyle acıktırdı.

Çakır'ın keyfi yerine gelmişti. Yemeği yerken başından geçen bir tehlike aklına geldi. Ne Ankara Savaşı'yla ne de İsa Beğ'le ilgisi olmayan bu olayı anlatarak süt anasının isteğini yerine getirecekti. Fakat anlata-madı. Çünkü tam anlatmaya başlarken gözleri Deli Kurt'a değmiş, onun çok sert bakışlarla ileride bir yere bakmakta olduğunu görmüştü. Kime,  neye baktığını anlamak için Çakır da başını o yana çevirdi. Ay ışığı altında ince, uzun bir gölge ağır adımlarla pınara doğru geliyordu.

12. Bölüm