DELİ KURT

 
 

 

 

13

13. Bölüm

YASSI TEPENİN ARKASI


Deli Kurt,  gerçekten sabaha kadar göz kırpmamıştı.
Gökçen Kız'ı düşünüyordu. Onun gözlerini düşünüyordu. O gözlere bir kere bakan ölür demişlerdi. Kendisi, Gökçen'le göz göze gelmiş, fakat ölmemişti. Biraz sonra mı ölecekti ? Yoksa Uzguroğlu Ahmed gibi çıldıracak veya sancak beğinin oğlu gibi sır mı olacaktı ? Ölmemişti ama gözlerinin kamaştığını, bir ara hiç bir şey görmediğini hatırlıyordu. Neden böyle olmuştu ?


Deli Kurt, sabaha kadar süren uzun zamanda hep Gökçen'le karşılaştığı kısa zamanı düşünmüştü.

Onun gözlerini bir an için görmüştü. Hayır, hayır, buna görmek dene-mezdi. Görmemişti. Kızın gözlerinden yeşil ve çok parlak bir ışığın saçıldığını hatırlıyordu. Sonra?.. Sonrasını bir türlü aklına getiremiyor-du.


Yoksa bu kız cadı mı idi ? Cadı olsa insanlara kötülük ederdi. Etmediği-ne göre değildi. Öyleyse neydi ? Üvey anası peri kızıdır demişti. Peri kızı olsa böyle insan içinde gezer miydi ?


Fakat bütün bunlar o kadar mühim değildi. Mühim olan şu idi ki,  Deli Kurt içinde, ta yüreğinde bir ağırlık duyuyor ve Gökçen'i görmek isteğinin bütün varlığını yaktığını seziyordu. Tan atarken kalktı. Çadır-dan çıktı. Serin ve güzel bir sabah başlıyordu. Serinliğe rağmen Deli Kurt, içinin yandığını duydu. Susamıştı. Böyle erken saatte böyle bir susayış ?


Çadırdakiler uyanıncaya kadar pınara gidip içimi serinletir, dönerim, diye düşündü. Yürümeye başladı. Pınara vardığı zaman ortalık biraz daha ağarmıştı. Kana kana içti. Yüzünü yıkadı. Başına ve yanan alnına su serpti. Doğuda bir kızıllık belirmişti. Birden bire,  içinden gelen bir dürtüşle başını geriye çevirerek batıya baktı ve ağaran gün altında Yassı Tepe'yi görerek gönlü sızladı.


Dayanılmaz bir kuvvet kendisini oraya itiyordu. Yürümeye başladı. Orasını,  Gökçen Kız'ın her gün koyunlarla birlikte yaşadığı yeri merak ediyordu. Orası her yer gibi olamazdı. Orada mutlaka olağanüstü bir şey vardı. Orası insanı büyüleyen bir yer olmalıydı. Çünkü orada Gökçen vardı.


Yürüyordu. Dünyayı ve zamanı unutmuştu. Gözünden her şey silinmişti. Yassı Tepe'den başka bir yer görmüyordu. Yol,  iz bilmediği için bazan bir dereye inerek yolu uzatıyor, sonra bir yamacı tırmanarak yeniden Yassı Tepe'ye doğru yöneliyordu.

Gün doğmuştu. Tepeye bir türlü ulaşamıyordu. Fakat yol uzadıkça hızı ve gücü artıyor, içindeki dürtüş çoğalıyordu.
Tepenin doruğuna yaklaşırken birden durdu. Bir kaval sesi duymuştu. O zaman yüreği heyecandan çarpmaya başladı. Demek ki,  Gökçen oradaydı. Peki ama ne zaman gelmişti ?


Güneş epey yükselmişti. Deli Kurt yüzünün yandığını duydu.
Buraya Gökçen'in vakit geçirdiği yeri görmek için gelmişti. Şimdi kendisini mi görecekti ? Birden dün geceyi hatırladı. Onu görmek...O yeşil ışıklar... Deli Kurt titredi...


Dönmeye karar verdi. Döndü. Fakat yürüyemiyordu işe...Ne oluyordu ? Büyülenmiş miydi ?
Kaval sesi yükseliyor ve güzelleşiyordu. Onu olduğu yere mıhlayan bu kavaldı. Sanki kendisine sesleniyordu.
Yeniden döndü. Yassı Tepe'nin doruğuna bir kaç adım kalmıştı. Ağır ağır çıktı ve tepenin arkasını çepeçevre gören bu yerden,  aşağıdaki manzarayı gözlerini dikti.


Gökçen Kız, oradaki tek ağacın gölgesine oturmuş, sırtını dayamış olduğu halde kaval çalıyordu. Arkası Deli Kurt'a dönük olduğu için onu görmüyordu. Başındaki börkünün altından uzun saçları dağınık olarak beline doğru sarkıyordu. Üstünde Türkmen giyimi, ayaklarında Türkmen çizmesi vardı. Yalnız şu dağınık saçları Türkmence değildi. Türkmen kızları saçlarını örgü örgü edip bırakırlardı.
Yemyeşil yamaçta, yüzlerce koyun otluyor, daha aşağıdan ince bir su akıyordu.

Deli Kurt,  otuz kırk adımlık mesafeden kavalı dinleyerek durdu. Bu yaşa gelinceye kadar çok kopuz, çok kaval dinlemişti ama böyle tesirlisini, gönülde yer edenini hatırlamıyordu. Bu kızdaki nefes nasıl bir nefesti ki, hiç yorulmadan kavalı inletiyor, pürüzsüz ezgisi ile ta yüreğe işliyordu ?


Adım atarsa belki gürültü olur da bu güzel ses bozulur diye korkarak olduğu yerde kıpırdamadan duruyor, artık başka bir şey görmeyen dumanlı gözlerini kızdan ayırmıyordu.


Güneş yükseliyor, kaval devam ediyor ve Deli Kurt öylece büyülenmiş bekliyordu. Dün gece gözlerini kamaştıran kızı yakından görmek, sonunda ölüm olsa da onun yüzüne bakmak için gönlünde dayanılmaz bir istek duyuyordu.
Bu korkunç isteği yenemeyerek yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Adım adım yürüdükçe kavalın sesi gürleşiyor, ağaca yaslanan kızın şekli büyüyordu.


On adım kalınca saçlarını gördü. Güneşin vurduğu bu dağınık ve uzun saçlarda öyle bir yansıma vardı ki, Deli Kurt'un gözlerini aldı ve onu ister istemez 'Ya gözlerini görsem ne olur' diye düşündürdü. Bu düşünceyle bir ürküntü geçirerek duraksadı. Şimdi içinden başka bir sesleniş duyuyordu. Bu ses 'Sen Osmanlı sipahisi Murad değil misin ? Oka ve kılıca göz kırpmadan bakan Türk sen değil misin ? Korku nedir bilmediğin için sana Deli Kurt adını takmadılar mı ? ' diyordu.


Toparlandı. Büyücü de olsa,  peri de olsa bir kızdan korkmak erkeğe yakışmazdı. Yeniden yürümeye başladı. Beş adım kalmıştı. Kızın arkasından, fakat biraz yan tarafından bir an için yanağını ve çenesini, dudaklarını ve kirpiklerini görerek yeniden ve istemeden durdu. Upuzun kirpikleri vardı, dudaklarının kızıllığı ve yüzünün pembeliği, gözlerini görmeye lüzum kalmadan, onun bir dünya güzeli olduğunu anlatıyordu.


Deli Kurt bütün gücünü toplayarak, beş adımlık arayı kapatmaya çalışırken birden kavalın sesi kesildi. Kızın çabuk davranışla bir şeyler yaptığı görüldü. Arkasından bir duman yükselir gibi ayağa kalkarak yüzünü Deli Kurt'a döndürdü.

Yeşil ışıklarla gene gözlerinin kamaşacağını düşünen Murad,  sendele-memek için hazırlıklıydı. Fakat korktuğuna uğramadı. Çünkü kızın yü-zünde peçe vardı.


Üç adımlık aralıkla bakışıyorlardı. Dün gece yanılmamıştı. Kız suna boylu ve çok biçimliydi. Koyu kumral saçları yarı göğsüne,  yarı arkasına saçılmıştı. Belindeki kemerde uzun bir bıçak asılıydı. Kavalını sol eliyle tutuyordu.


O ürpertici kavalı çalmasa,  öldürücü gözleri,  suna boyu, akıl alan saçları olmasa bile yalnız bu duruş Deli Kurt'u büyülemeye yeterdi. Şaşırmıştı. Ne diyeceğini, ne kılacağını bilmiyor, öylece duruyordu. Sanki taş kesilmişti. Ne kadar zaman geçti, onun da farkında değildi. Ansızın, yüksek bir yerden bir kaya ya dökülen suyun sesi gibi, fakat ondan çok güzel bir sesle Gökçen'in konuştuğunu işitti :
- Dün gece pınar başında gördüğüm sipahi değil misin ?


Deli Kurt,  mest oldu ve kısaca bir 'Evet !' diyebildi. İkinci soru onu büsbütün kendinden geçirdi :
- Güneş doğmadan yola çıkmıştın. Neden bu kadar geç kaldın ?
İşte peri kızı dedikleri Gökçen her şeyi biliyordu. Deli Kurt bütün cesaretini toplayarak içindeki güvensizliği attıktan sonra cevap verdi :
- Peri kızı mısın ? Böyle her şeyi biliyorsun.
- Karanlıkta seni yol alırken gördüğüm için biliyorum.
Deli Kurt içinde bir ferahlık duydu. Ama neden 'Peri kızı değilim' dememişti ? Bunu yeniden soracaktı. Vakit kalmadı. Gökçen kız, büyülü sesiyle :
- Sipahi ! Buraya neden geldin ?,  diyordu.
- Seni görmeye geldim !
- Yalnız bunun için mi ?
Deli Kurt,  içinde bir baygınlık duydu ve :
- Gözlerini görmeye geldim, diyebildi.
Gökçen, uzun uzun Deli Kurt'a baktı. Peçesinin altından gördüğü anlaşılıyordu. Kavalı ile,  biraz önce oturmakta olduğu yerin berisini göstererek :
- Yolu üç dört misli uzatarak vakit kaybetmiş, yorulmuşsun. Otur da dinlen sipahi, dedi.
Kendisini bu yerlerin tek başına buyruğu saydığı belliydi. Yavaşça gene ağacın dibine çöktü. Deli Kurt iki adım uzağında, gösterdiği yere bağdaş kurdu. Uzun zaman susarak oturdular. Sonra kız sordu :
- Adın ne sipahi ?
- Murad !
- Sana niye Deli Kurt diyorlar ?
Deli Kurt bu soruyla yeniden ürperdi. İşte gene her şeyi bilmeye başlamıştı.
- Lakabım öyledir. Sen bunu nereden biliyorsun ?
Bu soru da cevapsız kaldı.
Murad'ın burada uzun zaman kalmaya niyeti yoktu. Arkadaşlarına ve Satı Ana'ya haber vermeden gelmişti. Gökçen'in gözlerini gördükten sonra dönecekti. Neticeye doğrudan doğruya varmak isteyen sipahi alışkanlığı ile :
- Niçin peçelisin ? diye sordu.
Kız susuyordu. Deli Kurt ısrar etti :
- Buraya kadar gözlerini görmek için geldim !
Gökçen,  kavalını otlara bırakarak yüzünü Murad'a doğru döndürdü. Uzun uzun baktıktan sonra :
- Dayanamazsın Deli Kurt, dedi
Deli Kurt'un sarhoşluğu artıyordu :
- Ölür müyüm ? diye sordu.
- Ölmezsin...Daha fena olursun...
Murad,  bu cevapla kendinden geçerken,  Gökçen ona dün geceyi hatırlattı.
- Dün gece gözlerin kamaşmadı mı ?
Bu kız her şeyi biliyordu.
- Gözlerini kimseye göstermeyecek misin ?
- Hayır !
- Evleneceğin erkeğe ?...
- Beni hiç bir erkek istemez. Ben de hiç bir erkeği istemem..
Deli Kurt o dakikada kendisinin evli olduğunu unutmuştu.
Kızın bu sözlerinden alınarak sordu :
- Neden istemezsin ?
- Ben , oku beni aşan, atı beni geçen, güreşte beni yenebilen erkek isterim.
Deli Kurt'un hayranlığı büsbütün artıyordu :
- Ya böyle bir erkek çıkarsa ?
- Onunla evlenirim.
- Gözlerini de gösterir misin ?
- Gösteririm !
- Ona bir ziyan gelmez mi ?
- Alıştırırım !
Sustular. Gökçen kız, kavalına el attı :
- Sana bir Varsak koşması çalayım.dedi. Kavuşamayıp da ölen yavukluların koşmasını...

Üflemeye başladı. Önce çok hafif bir ses çıkıyordu. Yavaş yavaş ses yükselip durulaştı ve perde perde geniş çayırlığa yayılan ses Deli Kurt'un gönlüne akmaya başladı.


Şimdi o,  sevişip de kavuşamayan yavukluları görür gibi oluyordu. Kız,  kavalı öyle dile getiriyordu ki, onun ezgilerinden taşan manayı anlamaya imkan yoktu. Nasıl ediyordu da inceden kalına bu kadar sesi çıkarabiliyordu ? Gözlerini kavala dikti. Kızın parmakları kavalın delikleri üzerinde o kadar çabuk gidip geliyordu ki, bunu başka hiç kimse yapa-mazdı.


Çaldı,  çaldı...Kendi ruhunun bütün taşkınlıklarını kavala vermiş gibi duyarak, coşarak, bilerek çaldı.

Deli Kurt, artık Gökçen'i de, yeşil yamacı da, koyunları da görmüyordu. Bir ses dünyasında en güzel ahenkler içinde sanki kaybolup gitmişti. Neredeyse tatlı bir uykuya dalıp kendinden geçecekti ki, birden yeni bir ürperişle Gökçen'e baktı. Şimdi kaval çalmıyor, en keskin şaraptan daha çok baş döndüren sesiyle, büyülü bir sesle türkü söylüyordu :
Şu dağların meşesi gönlüm,
Billur şişesi gönlüm !
Yanıklık kemiğe işledi,
Ateş düşesi gönlüm,
Bıçak deşesi gönlüm,
Kılıç düşesi gönlüm !...
Kız sustu. Fakat Deli Kurt, türküyü hala gönlünde duyuyordu. O nasıl sesti ki ? Onu bir duyan bir daha unutabilir miydi ?

Güneş ta tepelerindeydi. Öğleye kadar zamanın nasıl geçtiğini duymamıştı bile... Gökçen, yerde, yanı başında duran deriden torbasını açtı. Küçük bir güğümle iri bir bakır tas çıkardı. Güğümdeki ayranı tasa aktararak Deli Kurt'a uzattı :
- İç ,  dedi.


Deli Kurt tası almıştı. Fakat içmedi. kızın başka ayranı yoktu. Ama onun verdiği ayranı reddetmeye kıyamadı :
- Bölüşelim ,  dedi. Önce sen iç ,  yarısını bana bırak.
Gökçen, tası almıştı. Bir eliyle peçesini biraz kaldırarak tası dudaklarına yaklaştırdı ve Deli Kurt, iki adımdan onun dudaklarını gördü. Bunlar bir dünya güzelinin dudaklarıydı. O dudakların değdiği ayranın yarısını içerken Deli Kurt,  sözle,  benzetme ile değil, gerçekten sarhoştu...

14. Bölüm