15
15. Bölüm
UMULMAYAN BİRİSİ
Deli Kurt, kış aylarını nasıl geçirdiğine şaşıyordu. Aylar yıl kadar
uzun gelmişti. Sonsuz bir beyazlıkla yolları kapatan
karlar, kendisini, Gök-çen'den ebediyen ayırdı sanıyordu. Karların
durmadan boşandığı, gökte ne güneş, ne de ayın görünmediği bu kasvetli
günlerde artık yön tayin edilemez diye düşünüyordu. Deli
Kurt, kendisini şu koca dünyada yalnız hissediyordu.
Her yerde ve her zaman Gökçen'le meşguldü. Gökçen onu o kadar
sar-mıştı ki, bir gün evdeşi Melek Hatun'a bile Gökçen diye hitap
etmiş, kadıncağızı şaşırtmıştı. Ah bu hatun, bu Melek Hatun...Onun
içini parçalıyordu. Bu kadar iyi, sadık, vefalı, üstelik de güzel olan
bu kadın yanı başında dururken, gönlünün çok uzakta bulunması Deli
Kurt'u rahatsız ediyor, açıkçası vicdan azabı duyuyordu. Yemesi,
uyuması da bozulmuştu. Kış aylarında, sipahiler sefer olmadığı ,
yalnız yiyip içip dinlendikleri için toparlardı. Deli Kurt ise bu
kış aksine arıklamış ve solmuştu. İşte bütün bu kötü şartlar altında
kışı nasıl geçirdiğine şaşıyordu.
Fakat kış geçmişti işte...Yollar ve yönler artık belliydi. Deli Kurt
yüreğinde tatlı bir çarpıntı duyuyordu. Kış gecelerinde kaç defa
kendisini düşünden uyandıran kaval sesini bu sefer gerçekten
dinleyecekti.
O böyle tatlı tatlı hayal kurarken bir gün dört nala gelen bir ulak
sefer için toplanılacağını bildirdi. Savaş lafı olunca Deli Kurt bir
zaman için Gökçen'i, Yassı Tepe'yi, pınarı her şeyi unuttu. Sevindi.
Bu sevinç o günlerde bölük başı olmuş bulunan Çakır'ın buyruğunda
toplanılıncaya kadar sürdü. Evren de aralarında idi.
Seferin nereye olduğunu Çakır'dan öğrendiler. Karaman ülkesine
yürüyeceklerdi. Macarlar, Evrenuzoğlu Ali Beğ'in akınını püskürtüp
Güvercinlik kalesine doğru yürürken Karamanoğlu İbrahim Beğ de
fırsattan faydalanıp saldırmış ve Hamideli Sancak Beği Şarabdar
İlyas'ı tutsak etmişti. Bu Karamanoğlu hep böyleydi. Osmanoğlu ile
yıldızı bir türlü barışmıyordu. Kız alıp verme dolayısıyla araya
hısımlık da girdiği halde düşmanlık bir türlü silinmiyordu. Fakat bu
seferki düşmanlık, öncekileri gölgede bırakmıştı. Çünkü
Karamanoğlu, gavurlarla birleşe-rek Osmanlıya saldırıyordu ki, bu
Müslümanlığa yakışmazdı. Padişah İkinci Murad Beğ'in de buna çok
kızdığı, hatta Karaman ülkesinin altını üstüne getirip halkına da bir
tırpan atmak için Mısır bilginlerinden fetva aldığı söyleniyordu.
Yürüyüşün başlaması Deli Kurt'un sevincini götürdü. Çünkü o şimdi
kendisini ordunun kalabalığına kaptırmış, bölük başılarla alay
beğlerinin buyurduğu yönde gidiyor, atı gideceği yeri bilerek Deli
Kurt'a çevresini görmek ve düşünmek lüzumunu bırakmıyordu. Bundan
dolayıdır ki, gövdesi Karaman Eline doğru akarken beyni Karası Elinin
uzak bir köşesinde dolaşıyor, hayaliyle Gökçen pınarından su
içiyordu.
Osmanlı ordusu, yıldırım hızıyla ilerliyordu. Molalar çok az ve kısa
idi. Böyle bir yürüyüş karşısında Karaman ordusunun toplanamayacağı
belliydi. Nitekim öyle oldu. Ancak ufak Karaman birlikleriyle iki üç
yerde çarpışıldı. Fakat az kalsın Deli Kurt'un başı belaya
giriyordu.
Akşehir önünde Karamanlılarla kısa bir çarpışmada onları
kaçırdıkları zaman Deli Kurt geride, ihtiyat kuvvetleri arasında
bulunuyordu. Her iş olup bittikten sonra savaş alanına gelince
birden bire gözleri toplu olarak duran beş altı kişiye takıldı.
Akşamın alaca karanlığında, bunların arasında çeri olmayan bir kaç
kişi seçer gibi oldu ve merakla atını oraya sürdü. Burası savaş
alanının en uç bölgesiydi. Hararetli bir konuşma yapılıyordu.
Kendisi gelince konuşmalar bir anda kesildi ve Deli Kurt, durumu
gördü. Yerde Karamanlı bir asker yaralı olarak yatıyor, ayakta da bir
yeniçeri ile dört Akşehir köylüsü bulunuyordu. Hepsine birden 'Ne
oluyor ? ' diye sordu.
Köylülerin en yaşlısı Deli Kurt'a döndü :
- Aman ağam ! Ne olursa senden olur, diye yalvardı.
Deli Kurt sordu :
- Olacak olan nedir ?
Köylü yeniçeriyi ve yaralıyı göstererek dert yandı .
- Senin bu arkadaşın yaralımızı götürüp öldürmek istiyor. Bize
bağışla diyoruz, bağışlamıyor. Ama Ağam ! Aracı ol da kurtar. Size
akça, mal verelim !
Bu teklif Deli Kurt'un ağrına gitti ve birden kan beynine sıçrayarak
bağırdı :
- İhtiyar ! Beni ne sandın? Sipahi olduğumu görmüyor musun ?
Ve onun bu gürlemesinden korkan köylülerin şaşkın bakışları arasında
eliyle yeniçeriyi göstererek, sözünü tamamladı :
- Akçayla, malla bunlara iş yaptırılır. Bu Devşirmelere...Anladın mı
?
Yeni çeri öfkeden kuduracak gibi oldu :
- Bre tımarlı ! Yeniçeriyi beğenmedin mi ? Ben padişahın kapı
kuluyum ! Senin gibi derme asker mi sandın ?
Deli Kurt'un sesi gök gürültüsü gibi çıkıyordu.
- Bre yeniçeri ! Kapı kulu olmak seni Gavur dölü olmaktan kurtarır
mı ? Kim oluyorsun da bu yaralıyı öldürmeye kalkıyorsun ?
Karamanlıların yanında hakarete uğrayan yeniçeri nerdeyse
çıldıracaktı. Hakarete hakaretle karşılık verdi :
- Ben de seni Osmanlı sanmıştı. Meğer Karamanlı imişsin ! Önce şunun
işini bitireyim. Sonra senin de hesabını görürüm...
Yeniçerinin yanında silah yoktu. Belinden bıçağını çekerek yaralı
Karamanlıyı öldürmek için bir hamle yaptı. Deli Kurt'un, atından
inecek zamanı yoktu. Bir mahmuz vuruşu ile onu yeniçerinin üzerine
sürdü. İşte ne olduysa o sırada oldu. Atın kendisine çarpacağını
anlayana yeniçeri-avını kaçıran vahşi bir hayvan hırsıyla, uzun
bıçağını ata sapladı ve atın korkunç bir kişnemeyle şaha kalktıktan
sonra kendini yere çarpar gibi düştüğü görüldü. Bu düşüş
sırasında, atın üstünde herhangi bir binici olsaydı muhakkak
kemikleri kırılırdı. Düşüşten ancak Deli Kurt gibi, Türkmenler
arasında binicilik öğrenmiş birisi kurtulabilirdi. Öyle de oldu.
Usta bir sıçrayışla atından inerek yeniçeri-nin bir adım uzağında
dimdik durdu.
Durdu. Fakat bütün deliliği tutmuştu. Bir tımarlı sipahinin atını
öldürmek, ona en büyük hakareti yapmaktı.
- Davran bre yeniçeri ! diye haykırarak onun üzerine atıldı.
Yeniçeri de 'Davran bre sipahi ' narasıyla Deli Kurt'a saldırmıştı.
Bir anda göğüs göğüse geldiler. Deli Kurt şimşek gibi bir atılışla
sol elini uzatarak yeniçeriyi yakasından kavradı ve sağ elini, tokat
vurmak üzere başı hizasına kadar kaldırdı. Yeniçeri de aynı hızla
davranarak sol eliyle Deli Kurt'un kendi yakasını tutan elini
bileğinden kavrarken atın kanıyla kızarmış bıçak elinde olduğu halde
sağ kolunu başı hizasına getirdi. İkisi de birden sağ elleriyle aynı
anda indirdiler. Sipahinin silme tokadı yeniçerinin yüzünde
şaklarken, onun bıçağı da acayip bir ses çıkararak sipahinin sol
omzunun göğsüyle birleştiği yere daldı.
Bu, meraklı bir vuruşma idi. Karaman yaralısı bile akşam karanlığında
daha iyi görebilmek için dirseğine yaslanarak doğrulmuştu. Belindeki
bıçağı çekmeyip de düşman bıçağına karşı tokatla karşılık vermesi
anlaşılmaz bir işti. Fakat Karamanlı yaralı ile köylüler, bu
anlaşılmaz işi biraz sonra anladılar.
Tokadı yiyen yeniçerinin bıçağı yere düştüğü halde sipahi sağ kolunu
bir daha kaldırdı. Sol eliyle yakasından tutmakta olduğu yeniçerinin
yüzüne ikinci tokadı indirdikten sonra yakasını bıraktı.
Birincisinden daha şiddetle şaklayan tokat sesinden sonra onun
cansız bir halde toprağa düşmesinden doğan ses işitildi. Deli Kurt ona şöyle bir baktık-tan sonra gözlerini Karamanlıya
çevirdi. Bu sırada sol omzunda duydu-ğu büyük bir acı ile kaşlarını
çatıp dişlerini sıktı. Yere kan akıyordu. Köylülere bakarak bir şey
soracak oldu. Soramadı. Gözleri karararak düştü.
Gözlerini açtığı zaman kendisinin tanımadığı bir yerde buldu.
Ortalık aydınlıktı ve yanında kimse yoktu. Omzundan başlayan bir
sızı göğsüne ve sırtına kadar iniyordu. Omuzu sızlıyor değil adeta
yanıyordu.
Ağrıyan başını sağa, sola çevirerek bakındı. Yavaş yavaş, olanları
hatırlamaya başlamıştı. Bir yeniçeriyle dövüştüğünü iyice
hatırlıyordu. Sonra ?... Sonra bir takım yabancılar kendisini
kaldırarak bir yere götürmüşlerdi. Deli Kurt bu yabancıların kim
olduğunu bulmaya çalışarak gözlerini tavana dikti. Evet, bu
yabancılar Karamanlılardı. Yaralı Karamanlıyı yeniçeriden
kurtarmasını isteyen Karamanlılar... Kendisini de, yaralı Karaman
çerisini de savaş alanından uzağa kaçır-mışlardı. Ondan sonrası
korkunçtu. Bir oda da, isli çıraların aydınlığında Karaman
yaralısı, kızdırılmış bir oku bacağındaki ve kolundaki yaralara
değdirerek kendi kendine dağlamış, bunu yaparken yüzünü bile
buruşturmamıştı. Sonra Deli Kurt'a dönerek 'Sipahi Ağa,
demişti, Kanın dinmedi. Dağlamaktan başka yol yok...' Deli
Kurt, Osmanlı hekimlerinin yarayı başka türlü tedavi ettiklerini
biliyordu. Dağlamayı işitmemişti. Durmadan kan kaybetmenin
dermansızlığı arasında sormuştu : 'Dağlanırsa kan duru mu ?
Karamanlı, yaralılarını göstererek cevap vermişti . 'Biz hep böyle
yaparız. Kan durur. Yara çabuk iyileşir. İşte, benden artık kan
sızmı-yor...!
Deli Kurt 'Peki, dağla' demiş ve köylülerin yardımıyla kendisine
yaklaş-tırılan Karaman çerisi, yine köylülerin ucunu kızdırdığı oku
insafsızca yarasının üstüne bastırmıştı.
Biraz önce Karamanlıların göz kırpmadan kendi kendisini dağladığını
görmeseydi, Deli Kurt bu can acısıyla mutlaka bağırırdı. Fakat daha
o sabah çarpıştıkları düşman ordusunun bir çerisi karşısında bunu
yapamazdı. Dişini sıkmış, bağırmamış, fakat acıdan bayılmıştı.
Sonra bir konuşmalar hatırlıyordu. Kendisine bir şeyler
içirmişlerdi. İşitiyor fakat konuşamıyor, acı duyuyor fakat sesini
çıkaramıyordu. Sonra her şey silinmişti. Sonsuz ve kapkaranlık bir
boşluk içinde uçuyordu. Bu uçuş ona bitiş, yok oluş gibi gelmişti.
Daha sonra hiç bir şey hatırlamıyordu.
Acaba o gecenin sabahında mıydı ? Hiç, hiç bir şey bilmiyordu. Kim
bilir böyle ne kadar geçmişti ki, odanın kapısı aralandı ve içeriye
birisi girdi. Deli Kurt, yaşlı Karaman köylüsünü tanımıştı. Köylünün
elinde bir çanak vardı.
- Geçmiş olsun ağa ! Nasılsın ? diye sordu.
Deli Kurt bir yabancıyla ağrısından söz edecek değildi :
- Nerdeyim ? diyerek soruya cevap verdi.
Yaşlı köylü kısaca :
- Bizim köydesin ! dedi
Deli Kurt, bu konuştuğu kişinin yahşı mı, yaman mı olduğunu daha
anlamamıştı : Konuşmasına devam etti :
- Sizin köyün adı yok mu ?
- Adı Kara Salur !
- Beni buraya niye get5irdiniz ?
- Yaran ağırdı, onarmak için getirdik.
Deli Kurt, yaman değil, yahşı kişiler arasında bulunduğunu anlamıştı.
Fakat içi yine rahat etmemişti. Ordusundan ayrı düşmüş. bi Karaman
köyünde kalmıştı. Bu Karamanlılar düşmanlarıydı. Onlara 'Bizim ordu
nerde ?' demeyi kendisine yakıştıramıyordu. Bir şeyler öğrenebilmek
için
- Sizin yaralı ne oldu ? diye sordu. Köylü gülümsedi :
- O iyileşti bile. Yalnız yarasının biri bacağından olduğu için
değnekle yürüyor.
Deli Kurt, onunla görüşmek istediğini söyleyecekti. Bunu da kendisine
yediremeyerek sustu. Köylü, sanki gönlünden geçenleri anlamış gibi :
- Sen hele şu şerbeti iç de ben sana onu da çağırırım dedi ve
elindeki çanağı uzattı. Bu bir bal şerbetiydi. Yaraların çabuk
kapanması, güçsüzlerin kendine gelmesi için içirilirdi. Bir yarayı
dağlayacak kızgın demir bulunmadığı zamanlarda da yaranın üstüne bal
sıvarlardı.
Deli Kurt, şerbeti içip bitirdi. Karaman yaralısını beklemeye
başladı.
Biraz sonra yaşlı köylü ile Karaman çerisi içeri girdiği zaman ilk
önce bakıştılar. Birbirlerini ilk defa görüyorlardı. Değneğine
dayanarak aksak adımlarla yürüyen bu Karamanlı iri yarı , yirmi
beş, otuz yaşlarında bir yiğitti. ok sert bakışlıydı. Deli Kurt'un en
çok gözüne çarpan şey ise börkünün altından omuzlarına dökülen uzun
saçlarıydı.
Şimdiye kadar hiç böyle şey görmemişti.
Gür ve tok bir sesle :
- Geçmiş olsun ağa, dedi. Deli Kurt aynı sesle :
- Sağ ol ! Sana da geçmiş olsun, diye cevap verdi.
Karamanlı yavaş hareketlerle gelip yanında yere oturunca, o da bir
gayretle davranıp kalktı ve bağdaş kurdu. Omzunda duyduğu
acıyı, dişini sıkarak geçiştirdi.
Karamanlının yüzü hiç gülmüyor, gülmek denilen şeyi de galiba
bilmiyordu. Fakat Deli Kurt'a güven veren, açık yürekli bir hali
vardı :
- Ağa ! dedi. Canımı kurtardın. Kim olduğunu, adını söyler misin ?
Deli Kurt cevap verdi :
- Adım Murad...Tımarlı sipahiyim... Karası sancağındanım !
- Benim adım Tümenoğlu Balaban. Varsak boyundanım...