16
16. Bölüm
ŞEYTAN DAĞI
Varsak boyu ve Tümenoğlu ailesi...
Deli Kurt bir an için 'acaba doğru mu işittim' diye düşündü. Bu boy
ve bu aile, Gökçen Kız'ın boyu ve ailesiydi. Dikkat ve şaşkınlık
içinde Balaban'a bakıyordu. Balaban, karşısındakinin allak bullak
olduğunun farkında olmadan devam etti :
- Murad Ağa ! Üç günde ata binecek duruma gelirsin. Seni kendi obama
götürüp konuk etmek isterim. Bizim eller güzeldir. Dağlarımızda
geyik çok olur. Avlanıp hoşça vakit geçiririz...
Deli Kurt cevap vermedi.
Bu sefer yaşlı köylü söze karıştı :
- Murad Ağa ! Senin nasıl bir yiğit olduğunu gözümüzle gördük.
Karamanoğlu'nun en seçme çerisi de bu Varsaklar'dır. Aralarında
birkaç gün geçirirsen çok hoşlarına gider...
Deli Kurt, hala susuyordu. Balaban sordu :
- Kendi ordunuzdan birisini öldürdün. Bundan sana bir zarar gelmez
mi?
- O yeniçeri öldü mü ?
- Öldü ya ! O ne tokat vuruştu öyle ? Hepimiz böyle tokat
vuruyorsanız, kılıç işlemesin diye birer zırh giyip tokatla
dövüşseniz de olacak...
Deli Kurt, sözü değiştirdi :
- Seninle alıp veremediği neydi ?
- Onu ben de bilmiyorum. Yaralanmış, yatıyordum. Savaş bittikten
sonra üzerime gelip beni öldürmek istedi.
İhtiyar köylü olup biteni görmüştü. Anlattı :
- Besbelli bizden akça, mal koparmak istedi. Savaş bizim köye yakın
bir yerde olup bizimkiler yenildiği için yaralılarımızın yardımına
gelmiştik , yeniçeri bunun haracını isterim diye üstümüze vardı.
Etme, eyleme akçamız yok dedikse de dinlemedi. Sen yetişmeseydin
hepimizi de öldürebilirdi.
Balaban deminki sorusunun yine sordu :
- Bundan sana bir zarar gelmez mi ?
Deli Kurt, aklında hep Tümenoğlu ve Varsak olduğu halde cevap verdi
:
- Benim öldürdüğümü anlarlarsa gelir.
Köylü yine söze karıştı :
- Akşamın karanlığında biz onu kaldırıp gömdük. Sizinkiler kendi
işlerine dalmış oldukları için görmediler...
Deli Kurt, bunu işitince zihninde kısa bir hesap yaptı ve :
- Seninle gelirim Balaban, dedi. Varsaklar'ın adını çok duydum.
Gözümle de görmeyi isterim.
Bir ara önüne bakıp düşündükten sonra da sözlerini şöyle tamamladı :
- Şu dağlamanla beni ölümden kurtardın. Artık dost ve arkadaşız...
Balaban'ın dediği doğru çıktı. Deli Kurt üç günde ata binecek duruma
geldi. Omuzu hala ağrıyor, çabuk hareketler yapamıyordu ama Kara
Salur köylüleri kendisine çok iyi baktıkları için oldukça
düzelmiş, gücü kuvveti epeyce yerine gelmişti.
Şimdi onun içinde Varsak Elini özleyişin koru yanıyordu. Varsak
Elinin, yani Gökçen'in soyu olan insanların... Ya şu gülmez yüzlü
Balaban, acaba onun nesi oluyordu ? Deli Kurt'un beyni bütün bu
bilmece ile uğ-raşıyordu. Tümenoğlu...Uzaktan yakına doğru kardeş
bile olabilirlerdi. Birden içi bir tuhaf oldu. Yassı Tepe'yi , kaval
sesini hatırladı. Gökçen'in yurduna gitmek için duyduğu istek bütün
benliğini sardı.
Köylüler iki at bulmuşlardı. Dördüncü günün sabahı Deli Kurt'la
Balaban güneye doğru yola çıktılar. İhtiyar köylü Osmanlı ordusunun
bu yöreden uzaklaştığını, gidecekleri yerlerde onlara
rastlanmayacağını söylemişti. İkisi de yaralı oldukları için hızlı gidemiyorlardı. Fakat yolları
geçip tepeleri aştıkça açılıyorlar, yaralarını unutuyorlardı.
Unutulan yara daha çabuk iyileşir. İki arkadaşınkiler de böyle oldu.
İlk önce Sultan Dağları'nın eteğinden geçtiler. Sonra Osmanlı
ordusuna rastlamamak için batıya kıvrılarak Beyşehir Gölü'nün batı
kıyısına geldiler. Çiçek Dağlarından geçerken Deli Kurt, adeta sarhoş
oldu. Bu dağ gerçekten türlü çiçeklerle doluydu. Güzel ve
ferahlatıcı bir çiçek kokusu ciğerlere doluyordu. Balaban öbek öbek
serpilmiş bir sarı çiçeği Deli Kurt'a gösterdi :
- Bizim Varsak kadınları bu çiçeği kısrak sütüyle karıştırarak bir
merhem yaparlar. Ok ve kılıç yarasına dağlamaktan daha iyi
gelir, dedi.
O geceyi dağ eteğinde, bir çiçek tarlasında geçirdiler. Yarım ay
ortalığı öyle güzel aydınlatıyordu ki , ikisi de uzun zaman oturarak
konuşma-dan bu manzarayı seyrettiler. Deli Kurt, artık omzundaki acıyı
duymu-yordu. Kendisini savaşa çıktığı gün kadar sağlam hissediyordu.
Yola çıktıklarının onuncu gününde Balaban yüksek bir dağı göstererek
:
- İşte Şeytan Dağı ! , dedi
Ve dağın sarplığına bakan arkadaşına anlattı :
- Bu dağın bir masalı vardır. Şeytan, Varsak kızlarının güzelliğini
kıskanarak onları baştan çıkarmaya karar vermiş. O zaman Varsak'ta
hepsi birbirinden güzel yedi kız varmış. Şeytan, yakışıklı bir yiğit
kılığına girerek aralarına sokulmuş. Elinde telleri gümüşten olan
altın bir bağlama varmış. Öyle güzel çalıyormuş ki, dinleyip de
vurulmamak kabil değilmiş. Her saz çalışta kızlara bir dizi inci
veriyormuş. Bu inciler de büyülü imiş. Boynuna takan Şeytana aşık
olurmuş. Kızlar birer birer gönül verip kendilerini öldürmüşler.
Yedinci kıza bir şey olmamış. Şeytanın verdiği inciler onun boynunda
bozarıp çakıl taşı olur, o da bunları geri verdikçe Şeytan deliye
dönermiş. Bu böyle günlerce sürüp kıza bir şey olmayınca bu sefer
Şeytan aşık olmuş. Yalvarıp yakarmaya başlamış. Kıza bir türlü tesir
etmemiş. Bir gece bağlamasını çalarken telin biri kopmuş. Yenisini
koyamamış. İkinci gece bir tel daha kopmuş. Yenisini koyamamış.
Üçüncü gece tek telle o kadar yanık, o kadar güzel çalmış ki, bütün
kurtlar kuşlar dinleyip ağlaşmışlar. Kıza yine bir şey olmamış. Bunu
görüp de umutsuzluğa kapılan Şeytan tele öyle sert vurmuş ki, sonuncu
telde kopmuş. O da öfkeyle yere vurunca bağlamayı kırmış. Yedinci
kız buna gülünce Şeytan büsbütün çileden çıkmış. Başını alınca bu
dağa kaçmış. Şeytan o zamandan beri bu dağda ağlıyor. Geceleri
ağlaması işitilir. Fakat ters huylu yaratık olduğu için ağlaması
gülmek şeklindedir. Çok ağladığı zaman kahkahalar duyulur. Herkes,
Şeytana yenilmeyen bu kızın tılsımını merak etmiş. Meğer kızın kalbi
yokmuş.
Deli Kurt, masalı can kulağı ile dinlemişti. Balaban onun bu ilgisini
görünce şöyle dedi :
- Benim aklımda bu kadar kalmış. Daha iyisini Kara Çoban bilir.
- Kim bu Kara Çoban ?
- Varsak beğinin baş çobanı. Yamaklarıyla birlikte beğin sürülerine
bakar. Bizim elden Çiçek Dağı'na kadar uzanır. Dağların girdi
çıktısını öyle bilir ki, yirmi bin hayvanı saklar da kimse bulamaz.
Bir defa Osmanlı atlıları gelmiş, bir tek koyun bile bulamamıştı.
Deli Kurt, hep dinliyordu. Balaban bir keçi yolunu göstererek :
- Gel, şuradan biraz yukarılara çıkalım...Kara Çoban'ı bulursak
yanında konaklarız, dedi.
Yükselmeye başladılar. Türlü acayipliklerle dolu bir dağdı. Şeytana
yakışan bir yerdi. Bazı yerlerinde sık ağaçlar vardı. Bazı yerleri
çoraktı. Uçurumlardan aşağı sular dökülüyor, mağaralardan kuşlar
fırlayıp havalanıyordu. Bir aralık Balaban durdu :
- Kaval sesini duyuyor musun ? diye sordu. Derinden derine bir kaval
sesi geliyordu. Demek ki, Kara Çoban buradaydı.
Yürüdüler. Kaval sesi daha iyi işitiliyordu. Bir tepeyi aştıktan
sonra geniş bir düzlüğe çıktılar. Binlerce koyun, sığır ve at
otluyor, nerden geldiği belli olmayan bir kaval sesi kayadan kayaya
çarparak yankılanıyordu. Balaban iki elini ağzına getirerek gayet
gür bir sesle :
- Hey , Kara Çoban ! diye bağırdı. Kaval susmuş, ortalığı sessizlik
kaplamıştı. Hayvanlardan da ses çıkmıyordu. Balaban yeniden bağırdı
:
- Heey, Kara Çoban ! Sana konuk geldi !...
Balaban'ınkinden daha az gür olmayan bir ses cevap verdi :
- Heeey
, yolcu ! Sen kimsin ?
Balaban , kendini tanıttı :
- Ben
, Tümenoğlu Balaban'ım ! Yanımda arkadaşım var...
Çoban davet etti :
- Hoş geldin Tümenoğlu !... Yaklaş...
Birden ilerideki koyunların arkasından birisinin kalkarak
kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Bu Kara Çoban'dı.
Akşam olurken çoban yamaklarından biri, zincirle bağlı dört çoban
köpeğini getirerek konukları gösterdikten sonra salıverdi. Sabaha
kadar sürünün çevresini bekleyeceklerdi. Başka bir yamak bir koyun
keserek ateşte çevirmiş, yemek hazırlamıştı.
Kara Çoban altmışlık bir koca idi. Fakat çok dinç ve güçlü bir
adamdı. Kendisi ve dört yamağı iki konukla birlikte kızarmış eti
iştahla yediler. Üstüne de birer tas pekmez içtikten sonra konuşmaya
başladılar. Kara Çoban, Deli Kurt'u işaret ederek Balaban'a sordu :
- Ağa yabancıya benziyor. Germiyanlı mı ?
- Hayır
, Osmanlı !
Çobanın gözleri fal taşı gibi açıldı :
- Ne ? Osmanlı mı ?
- Osmanlı...
Kara Çoban inanmıyordu :
- Tümenoğlu ! Sen deli mi oldun be ? Osmanlı'nın burda işi ne ? Biz
onunla savaşmıyor muyuz ?
- Savaşıyoruz.
- Öyleyse bu Osmanlı buraya nasıl geldi ? Yoksa tutsak mı ?
- Tutsak falan değil. Beni ölümden kurtardı. Arkadaş olduk. Onu
kendi obama konuk götürüyorum...
Kara Çoban , dikkatle Deli Kurt'un yüzüne bakarak fikrini söyledi :
- Osmanlı'nın da bizim gibi adam olacağı hiç aklıma gelmezdi. Ben
onları canavar sanırdım.
Balaban cevap verdi :
- Bir tokatla adam öldürmek canavarlıksa dediğin doğru. Arkadaşlığa
gelince Osmanlılar güvenilir kişilerdir.
Bununla Osmanlı sözü kapanmış oluyordu.
Gece serindi. Deli Kurt'la Balaban, çobanların verdiği kepenekleri de
giymişlerdi. Kara Çoban, yamaklarından birine buyruk verdi :
- Göcenoğlu ! Kopuz çal da dinleyelim.
Genç bir çoban
, kopuzunu dizine koyarak hafif hafif çalmaya
başladı. Gecenin sessizliğinde kopuzun her nağmesi kayadan kayaya
vurarak perde perde uzuyordu. Göcenoğlu yavaş yavaş coştu. Söylemeye
başladı :
Hey , bre hey Şeytan Dağı ! Kayaların ses mi verir ? Bir kez konsa beğ otağı Dert mi olur, süs mü verir ?
Yürekleri yandırana, Altın kopuz
indirene, Altın kızı kandırana Yedinci kız yas mı verir ?
Dağlar sıra sıra olsa, Doruğunda
bora olsa , Seven gönül çıra olsa Yalazından is mi verir ? Gücenoğlu ! Bu ne yara ? Güneş doğmuş sanki kara. Buncalayın dertli ere Ulu Tanrı us mu verir ? |
Deli Kurt, Balaban'ın anlatmış olduğu Şeytan ve Yedi kız masalını
kopuzun tellerinde yeniden dinlemişti. Kara Çoban'ın :
- Nasıl buldun ağa ? sorusuna :
- Güzel ! diye cevap verdikten sonra sanki kendisini Şeytan dürtmüş
gibi bir soru da o sordu :
- Masaldaki Şeytan'ı aldatan yedinci kızın, hani şu kalbi olmayan
kızın adı yok mu ?
Kara Çoban, yüzünü göğe çevirerek bir şey arıyormuş gibi bakarken
cevap verdi :
- Olmaz olur mu ? Masalda da , gerçekte de kalbi olmayan bütün
kızların adı Gökçen'dir !...