17
17. Bölüm
VARSAK OBASI
Şeytan Dağı'ndan ayrılalı iki gün olduğu halde Deli Kurt, içinden
hep Kara Çoban'ın sözlerini tekrarlıyordu. 'Masalda da, gerçekte de
kalbi olmayan bütün kızların adı Gökçen'dir....'
Buralara zaten Gökçen'i bilip öğrenmek için geliyordu. Ne gariptir
ki, en umulmadık yerde bile kendisine zorla onu hatırlatıyorlardı.
Deli Kurt ne sarp yerlerden geçtiklerinin farkında değildi. Ne kadar
zaman geçtiğini de bilmiyordu. Bir aralık Balaban'ın sesiyle
dalgınlığın-dan kurtuldu. Arkadaşı şöyle diyordu :
- Bu gördüğün Haydar Dağı'dır. Şu keçi yolu doğru Bozkır'a çıkar...
Deli Kurt, Varsaklar'ın yerine yaklaştıklarının anlamıştı. İçinde
merak gibi, sevinç veya heyecan gibi bir şey vardı. Artık
dalgınlığı geçmiş, zekası işlemeye başlamıştı.
Balaban'ın obası Karakuş Dağı ile Geyik Dağı arasında idi. Kıl
çadırlarında oturuyorlardı. Bu çadırlar küçük, fakat çok sağlamdı.
Dağlık yerler için yapılmıştı. İçine rüzgar veya soğuk sızmasına
imkan yoktu.
Kısa bir zamanda Deli Kurt'un geldiğini işitmeyen kalmamıştı.
Varsakları asıl ilgilendiren, bir konuğun gelmesi değil, onun
Osmanlı olmasıydı. Varsaklar elli, altmış yıldan beri Osmanlılarla
bir kaç yol çarpışmışlar ve onların kaç kırat olduğunu iyice
öğrenmişlerdi. Bununla beraber, aslında sert bakışlı olan bu Varsaklar'ın bakışları dostça idi.
Deli Kurt, güzel yemeklerle ağırlandığı ilk geceyi, kendisine
verilen bir kıl çadır içinde gayet rahat geçirdi ve bütün yol
yorgunluğunu çıkardı. Ertesi sabah Balaban şu haberi verdi :
- Bütün obanın konuğusun. Kimi istersen ona gider, nerde istersen
orda yemek yersin. Bizim göreneğimiz böyledir.
Deli Kurt, Varsaklar'ın bu göreneğinden hoşlanmıştı. Bu sayede
öğrenmek istediklerini çabuk öğrenecekti.
Gezinmeye başladı. Görünüş, Satı Kadın'ın Türkmen obasına çok
benziyordu. Bu benzeyiş dolayısıyla hiç bir yadırgama duymadı.
Kuşluk vaktine doğru, yaşlı bir kadın Deli Kurt'un dikkatini
çektiğinden, adeta istemeyerek ona doğru yürüdü ve selam vererek :
- Kolay gelsin nine !, dedi.
Deli Kurt, bu kadını analığı Satı Kadın'a benzetmiş ve içinde
birden bire bir sevgi duymuştu. Kadın, başını bir çevirip baktıktan
sonra :
- Hoş geldin oğul ! Öğleyin konuğum olur musun ? diye sordu.
- Olurum.
- Ne seversin ? Sana ne yapayım ?
- Ne istersen yap ana. Tatlı dilin yetişir.
Kadın yeniden, baştan ayağa Deli Kurt'u süzdü :
- Osmanlı olduğun nasıl da belli ! Böyle ince konuşmayı yalnız onlar
bilir...., dedi ve karşısında yer gösterdi.
Deli Kurt bağdaş kurdu ve Varsak kadını dereden tepeden konuşmaya
başladı. Kadın bir yandan hamur açıyor, yuvarlak pideler hazırlıyordu.
Birazdan ateş yakacak, bu pideleri kızgın taş üzerinde pişirecekti.
İşini görürken sordu :
- Elimizi, yurdumuzu nasıl buldun Osmanlı ?
- Güzel buldum. Siz de iyi kimselersiniz.
- Ama dağlıyızdır. Biraz yabani oluruz. Kusurumuza bakmazsın.
- Ne demek ana ? Ben sizi sevdim.
- Daha önce hiç Varsaklı gördün müydü ?
Deli Kurt'un beklediği an gelmişti. Dışardan bir şey belli etmediği
halde yüreği çarparak :
- Gördüm, diye cevap verdi. Bizde Varsaklı bir kız var.
Kadın ilgilendi.
- Kimmiş o kız ? Osmanlıya gelin mi gitmiş ?
- Hayır ! Küçükken gelmiş. Babasıyla birlikte bizim Karasi Elinde
bir Türkmen obasına yerleşmiş. Şimdi büyük gelinlik bir kız oldu ama
daha evlenmedi.
Kadın, işini bırakmıştı :
- Babası kim ? diye sordu.
- Babasının adını bilmiyorum. Geçenlerde öldü. İşittiğime göre
babası sizin beğinizin adamlarından birini öldürdüğü için kaçmış.
Bizim ellere göçerken de yolda evdeşini kaybetmiş ve anasız kalan
kızı ile Osmanlı ülkesine gelmiş. Türkmen obasından bir kadınla
evlenmişti, ama dünya ona yar olmadı, öldü.
Varsak kadını bu sözleri can kulağıyla dinliyordu. Deli Kurt, onun
bu ilgisini görünce bütün bildiklerini ortaya dökmekte gecikmedi :
- Kızın teyzesi gizlice Türkmen obasına gelmiş, sizin Varsaklı ile
bir şeyler konuşmuş ama neler konuştuklarını kimse bilmiyor...
Kadın, acayip şekilde başını sallayarak sordu :
- Şu kızın adı ne ?
- Gökçen...
- Tümenoğlu Gökçen mi ?
- Evet...
- Sen bu kızdan Balaban'a hiç bahsetmedin mi ?
- Etmedim...
Kadın sustu ve yine pideleriyle uğraşmaya başladı.
Deli Kurt, işin içinde iş olduğunu sezmişti. Fakat üstelemedi.
Varsaklı kadının kızdırılmış taşta pişirdiği pideler çok güzel
olmuştu. Ayranı da bir takım güzel kokulu otlarla karıştırılmıştı.
Bir de bulgur haşlamış, içinde tereyağı eritmişti : Deli Kurt,
hepsini büyük bir iştahla yedi, içti. Sonunda da :
- Eline sağlık ana, Tanrı arttırsın, diye teşekkür etti ve demin
kapanan konuya yeniden nasıl girebilirim düşüncesiyle daldı. Onun bu
dalışı, yaşlı kadının gözünden kaçmamıştı :
- Öyle niye daldın oğul ? diye sordu. Deli Kurt, saklamaya lüzum
görmedi.
- Gökçen Kız'ı düşünüyorum ana.
- Ona gönül mü verdin ?
Deli Kurt, kaynar su giymiş gibi oldu :
- Balaban da, o da Tümenoğlu olduğuna göre acaba akraba mıdırlar,
diye düşündüm.
- İyi bildin. Kardeş çocuklarıdır. Gökçen'in babası, Balaban'ın
amcasıy-dı.
Bu kadar konuşmadan sonra Deli Kurt açılmıştı. Maksada doğru
gitmek-ten geri kalmadı :
- Ya Gökçen'in babası neden sizin beğinizin adamlarını öldürüp de
bizim ellere kaçtı ?
Kadın gülümsedi :
- Gökçen'in babası kimseyi öldürmedi oğul !
- Öyleyse neden kaçtı ?
- Evdeşinden kaçtı.
- Evdeşinden mi kaçtı ? Evdeşi, kaçarken yollarda ölmedi mi?
- Hayır, sağdır. Buradadır.
Deli Kurt'un içinde bir merak dalgalanması oldu :
- Bir erkek evdeşinden niçin kaçar ana ?
Kadın tehlikeli ve gizli bir şey söylüyormuş gibi sesini kısarak
cevap verdi :
- Gözlerinden kaçtı oğul, gözlerinden....
Deli Kurt'un bakışları sertleşti. Kaşları çatılarak sordu :
- Gözlerinde ne var ?
- Onu ne sen sor, ne de ben söyleyeyim...
Deli Kurt, şimdi gönlünün içinde Gökçen'in acısını duyuyordu. Demek
gözlerindeki o öldürücü keskin ışığı anasından almıştı. Kendisini
konuk eden yaşlı kadından artık bir şey öğrenemeyeceğini, Gökçen
hakkında konuşamayacağını biliyordu. Oysa ki, onu konuşmak şimdi
soluk almak gibi bir ihtiyaçtı. Uzun zaman sessiz sessiz oturduktan
sonra izin istedi. Balaban'ı bulmaya geldi.
Balaban nerelere gittiğini soracaktı. Deli Kurt daha çabuk davrandı
:
- Balaban, dedi bizim elde bir akraban olduğunu biliyor muydun ?
Balaban, o her zamanki taş gibi, içini dışarı vermeyen yüzüyle
bakarak cevap verdi :
- Hayır !
- Amcanın kızı Gökçen bizim Karası'da bir Türkmen obasında yaşıyor.
Balaban'ın ilgilendiği yalnız sesinden belliydi :
- Ya amcam ?
- Amcan öldü.
Balaban, çok sert bakışları arasında bir çocuk saflığı taşıyan
gözlerini Deli Kurt'a dikmişti. Kısaca :
- Hepsini anlat !, dedi.
- Amcan orada bir Türkmen kadınıyla evlendi. Bu kadın, Gökçen'i
büyüttü. Gökçen büyüyünce bir dünya güzeli oldu. Gözlerine kimse
bakamadığı, bakan öldüğü için peçeli geziyor. Sonra bir gün
Gökçen'in teyzesi geldi. Amcanla bir şeyler konuştu. Amcan bu
konuşmadan bir kaç gün sonra öldü.
- Balaban 'Hayır !' der gibi başını salladı ve :
- Gökçen'in teyzesi yok ! dedi.
- Ya o kadın kimdi ?
- Anası...
Deli Kurt şaşırdı :
- Kimin anası ?
- Gökçen'in ! ...
İki arkadaş uzun uzun bakıştılar. Bir Osmanlı sipahisinin,
meseleleri kılıçla çözmeye alışmış bir Türk tımarlısının bu kadar
çapraşık bir işi kavramasına imkan yoktu. Yere bakarak :
- Anlıyamıyorum dedi.
Balaban üzüntülü bir sesle cevap verdi :
- Anlatayım . Gökçen'in anası aslında Varsaklı
değil, Çağataylı'dır. Çağatay'ın içinde Uygur diye bir boy varmış. Bunlar
Müslüman değillermiş ama çok bilgili kişilermiş. Bu Uygurlardan biri
kendi padişa-hından kaçarak Karaman Eline kadar gelmiş. Karaman beğlerinden dirlik alarak burada yaşar olmuş. Onun oğlu Uçkara
Bahşı'yı ben gördüm. Kayıptan haber verir, elindeki bir taşla
yağmur yağdırırdı. Uçkara Bahşı'nın kızı Esen Börü benim yengem ve
Gökçen'in anasıdır...
Deli Kurt, gözünden perde kalkmış bir insan gibiydi. Fakat görmek
istediği şeyi henüz bütün çıplaklığıyla seçemiyordu.
- Ya amcan ondan niçin kaçtı ? diye sordu.
- Esen Börü'nün gözlerinden korkuyordu.
- Evlenirken onun gözlerini görmemiş miydi ?
Balaban, göğüs geçirerek göğe baktı. Bir çok hatıralarla dolu
olduğu belliydi. Şöyle cevap verdi :
- Uçkara Bahşı bir beğ kişiymiş. Kızımı en yüce soylu olandan
başkasına vermem diyordu. Varsak içinde, Varsak beğlerinden sonra en
ünlü üç beğ ailesi vardı. Biri de bizim Tümenoğlu soyu idi. Esen
Börü o kadar güzeldi ki, beğler onu almak için birbirine girdiler.
Uçkara Bahşı kendisine damat olarak amcamı seçti. Yengemin parlak,
ışıklı, çok güzel yeşil gözleri vardı. Dillere destan olmuş,
ozanlar onun için deyişler, koşmalar söylemişlerdi. Hepimiz onun
güzelliğine hayrandık. Önceleri çok sevinçli, çok bahtiyar olan
amcam, evlendikten bir zaman sonra değişti. Ürkek bir hal aldı.
Aynı zamanda yengemin de peçeyle gezmeye başladığı görüldü. Amcamın
ağzını bıçak açmıyor, fakat Esen Börü'nün gözleri ışıklanmış diye
bir söylenti dolaşıyordu. Bir Tümenoğlu olan amcamın ürkek ve hasta
bir adam haline gelivermesi bütün Varsağı deliye döndürmüştü. Bu
kadına büyücü diye bakıyorlardı. Nerdeyse onu öldüreceklerdi. Fakat
o kimseden korkmuyor, peçeyle gezip tozuyordu. Bir yaz, görülmemiş
bir kuraklık oldu. Pınarlar kurudu. Hayvanlar, arkasından insanlar
ölmeye başladı. İşte o zaman Esen Börü, babasından kalan Yada
taşını çıkarıp yağmur yağdırdı. Varsağı kurtardı. Arkasından da
Varsak beğinin yaralanıp, yarı ölü halde getirilen oğlunu
iyileştirince düşünceler değişti. Varsak beği onu çağırtıp, dile
benden ne dilersin diyince, Varsak bana düşman gözüyle bakmasın,
başka bir şey istemem, diye cevap verdi. Bunun üzerine Esen Börü'ye
saygı gösterilsin diye beğin buyrultusu çıktı. Varsaklı da gerçekten
saygı gösterdi. O, bundan şımarmadı ama amcam günden güne eridi.
Sonunda dayanamayıp kaçtı...
- Bu kadın, sizin beğinizin oğlunu nasıl iyileştirdi ?
- Onun, dağlardaki sarı çiçeği kısrak sütüyle karıştırarak yaptığı
bir em vardır. Bunu hem yaraya sürer, hem de içirir. Böyle kaç
kişiyi kurtardı.
- Ya amcan bu kadar iyi bir kadından niçin kaçtı ?
- Amcam, onun iyi olduğuna inanmıyordu. İyi olsa Allah,peygamber
tanır diyordu. Onun büyücü olduğunu söylüyordu. Bir gece koynundan
koca bir engerek yılanı çıkardığını babama söylemişti. Bundan başka
gözlerinden ağulu bir yeşil ışık çıkıp....
Deli Kurt artık anlamıyordu. Sanki kendisine Gökçen'den
bahsolunuyor-du. Türkmen obasında, Yassı Tepe'nin arkasında duyduğu
sarhoşluğa benzer bir şey duyuyordu.
Hülyalardan, hatıralardan kurtulduğu zaman ufuğa baktı. Güneş
batıyor-du. Balaban'ın çadırı önünde bulunuyorlardı. Koca Varsaklı,
o taş gibi yüzüyle :
- Bu akşam benim konuğumsun, diyordu.