18
18. Bölüm
ANASI
Yemeğin ortasına doğru Balaban, büyücek bir güğümü çalkalayarak
Deli Kurt'un ve kendisinin taslarına beyaz, ayrana benzer bir içki
doldurdu. Bunu ayran sanan ve içinde yine o eski yanıklığı duyan
Deli Kurt, serinlemek için bir dikişte içince tuhaf bir şekilde
başı dönerek:
- Bu nedir ? diye sordu. Balaban kısaca :
- Kımız, diye cevap verdi.
- Kımız mı ? Hiç işitmedim.
- Bunu siz bilmezsiniz. Karamanlılar da bilmez. Varsak'ta yapılır.
- Neden yapılır ?
- Kısrak sütünden...
Deli Kurt, başka bir şey sormadı. Yalnız tasını uzattı. İkinci ve
üçüncü taslar da içilmiş, başı bir hoş olmuştu. İçinde bir ferahlık
duyuyordu. Çekingenliği kalmamıştı. Bu düpedüz sarhoşluktu.
- Bre Balaban ! Bu kımız insanı esritir mi ? diye sordu.
- Hem de nasıl...
Bunu öğrenince tasını bir daha uzattı. Balaban bu beğenişten
memnundu. Hem konuğa sunuyor, hem de kendi içiyordu.
Deli Kurt, artık başının iyice dumanlandığını anlamıştı. Çünkü
karşısın-daki Balaban'ı sisler arkasında görüyor, gönlünde manasız
bir sevinç duyuyordu. Kımızın son tasını içtikten sonra damdan düşer
gibi :
- Beni yengene götür Balaban, dedi.
Koca Varsaklı'nın o taş gibi, içini dışını vermeyen donuk yüzü
karmakarışık oldu. Galiba bütün dirliğinde ilk defa şaşırmıştı.
Bağırarak:
- Ne diyorsun Deli Kurt ? diye sordu.
Öteki gülümsüyordu :
- Beni yengene götür diyorum.
- Delirdin mi ? Kımız başına mı vurdu ?
- Aklım başımda...
- Oraya gidersen ölürsün be !...
- Atın ölümü arpadan olsun...
Balaban, uzun uzun baktıktan sonra :
- Yoksa Gökçen'e mi tutkunsun ? diye sordu.
Bu soruyla Deli Kurt, elinde olmaksızın ayağa fırlamıştı. Şu
Varsak'la da ne biçim kişilerdi ? Sabahleyin koca nine sormuş,
şimdi de Balaban tekrarlıyordu :
- Gökçen'e mi ?
Deli Kurt'un esrikliği gitgide artıyordu. Gökçen'e ya...Tanrının
bildiği kendinden mi saklayacaktı ? Gökçen'i seviyordu ve onun
anasını görmeye gidecekti. İçindeki merak böylece belki biraz
yatışacak, Gökçen'in esrarlı hayatını belki bir parça
öğrenebilecekti. Bir bulutun arkasından görür gibi seçebildiği
Balaban'a :
- Onu görmeye karar verdim, dedi. Beni sen götürmezsen kendim
gideceğim. Yol gösterirsen boşuna yorulmamış olurum...
Kalktılar. Akşamın karanlığında yürümeye başladılar. Çadırları bir
bir geçiyordu. Deli Kurt'a bu gidiş nedense pek uzun gelmişti.
Balaban'ın iradesiyle durdular. Başıyla çadırı işaret ediyordu. Bu
ötekilerden daha büyük ve daha başka bir çadırdı.
Deli Kurt, hiç düşünmeden, çadıra varmak için bir davrandı. Fakat
Balaban kolundan yakalayarak onu durdurdu. Çadıra doğru seslendi :
- Yenge !...
Çadırın içinden bir ses cevap verdi :
- Balaban ! Sen misin ?
- Benim. Sana konuk getirdim...
İçerden bir ara ses çıkmadı. Sonra Esen Börü'nün, Deli Kurt'u biraz
ayıltan sorusu duyuldu :
- Osmanlıdan mı ?
Balaban, geriler gibi bir davranış yaparak cevap verdi :
- Evet...
- Buyursun...
Balaban, arkadaşına yavaşça :
- Haydi gir. Ben gelmeyeceğim, dedi. Dönerek çabuk adımlarla
uzaklaştı. Gözleri çadıra dikili olarak duran Deli kurt'a, arkadaşı
titriyordu gibi gelmişti.
Gözleri çadırın kapısındaydı. Oradan yüzü peçeli bir kadın çıkacak
sanıyordu. Birden aklını başına toplayarak ilerledi. Kapının önüne
kadar gelerek içeriye seslendi.
- Gireyim mi bacım ?
İçeriden buyruk çıktı :
- Gir !
Deli Kurt, bütün gözü pekliğin, hatta esrikliğine rağmen bu seste
cesaretini kıran bir ahenk sezdi ve kapının önünde bir anlık bir
tereddüt geçirdikten sonra içinden besmele çekerek çadırın keçe
kapısını arala-yıp girdi.
Çadırda, orta yerde, iri ve oyuk, bir taşın içinde o zamana kadar
görmediği bir ışık yanıyor ve onun dumanından çadıra güzel bir çiçek
kokusu yayılıyordu. Çadırın en gerisinde, hafif ışığın daha
gösterişli yaptığı ince, uzun bir kadın hayaleti ayakta duruyor,
bu hayaletin yüzünde ince bir peçe bulunuyordu.
Deli Kurt, onunla bakışınca bir anda sarhoşluğu geçti ve hafif bir
titreme geçirdi. Çünkü bu kadın...Bu kadın...Galiba Gökçen'di...
Elini bağrına basarak başını eğdi ve :
- Rahatsızlık verdimse bağışla bacım, dedi.
Kadın cevap verdi :
- Yıllardır bu çadıra ilk gelen konuk sensin Osmanlı !.. Hoş
geldin...
Deli Kurt, kaynanasını görmeye gelmiş bir güvey gibiydi. İlerledi.
Saygı ile elini öptü ve onun gösterdiği keçeye oturdu.
O zamana kadar Gökçen Kız'ın anası, yani kendisinin yarınki
kaynanası ile karşılaşacağını düşünen Deli Kurt, şimdi çok taze bir
kadının karşısında bulunduğunu anlıyordu. Ses ayrılığı olmasa buna
Gökçen'dir derdi ama Gökçen'in sesi...O büyüleyici ses...
Deli Kurt, ne söyleyeceğini bilmeyerek öylece otururken karşısında
daha yüksek bir yerde oturan Esen Börü peçesinin arkasından
kendisini süzüyordu. Garip bir heyecanla biraz kendisine gelir gibi
olmuştu ama kımızın sarhoşluğu daha geçmemişti. Söze nerden
başlayacağını kesti-remeyerek :
- Kızın Gökçen, bizim sancağımızda oturuyor, diyebildi.
Kadın hiç kıpırdamadan bakıyor, bu bakış Deli Kurt'u
huylandırıyordu. Birden bire :
- Gökçen'i seviyorsun ama evlisin, dedi ve Deli Kurt ürperdiğini
hissetti. Bu kadın her şeyi biliyordu. Bir an aklı karıştı.
Şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemedi. Sonra kendini toplayarak
söze girişti :
- İyi bildin bacım, dedi. Evliyim ve Gökçen'i seviyorum. Onunla da
evlenebilirim. Dinimiz buna izin veriyor. Fakat sizin bu
gözlerinizdeki ışık nedir ? Niçin baktığınızı öldürüyorsunuz ? Neden
insanlardan kaçıyorsunuz ? Gizli şeyleri nasıl biliyorsunuz ? Nasıl
yağmur yağdırıyorsunuz ? Büyücü müsünüz ? Yılanları, canavarları
nasıl korkutuyorsunuz ?Yoksa insan değil de peri misiniz ? Ben
Gökçen'e bu kadar gönül verdikten sonra ona kavuşamayacak mıyım ?
Evlenirsem gözlerine bakamayacak mıyım ? Bakarsam ölecek miyim ?
- Kadın cevap verdi :
- Ölmezsin...
- Ölmez miyim ? Ya başkaları nasıl öldü ? Senin kocan nasıl öldü ?
Esen Börü hala put gibi duruyordu. Sakin bir sesle şöyle dedi :
- Birbirinizi severseniz gözlerine bakarsın. Hiç bir şey olmaz.
Sevgi körleşmeye başlayınca gözler ağulanır.
Deli Kurt, bu sözler üzerine içinde kadına bir yakınlık duydu :
- Erin neden öldü bacım ? Sevgisi mi azalmıştı ?
Bu soru üzerine kadının sesi yükseldi. Fakat bu yükselişte öfke veya
tehdit değil, iç acısı vardı.
- Osmanlı ! Benim güveyim olacağa benziyorsun. Uzak uzak ellerden
buraya kadar geldiğine göre artık senden bir şey saklamak olmaz.
Erimle önceleri sevişiyorduk. Benim yüzüme bakardı. Sonra bir gün
Karaman'dan bir fakı gelip kocamın aklını çeldi. Bu fakı benim kafir
olduğumu, beni Müslüman etmezse günaha girip cehennemde yanaca-ğını
kocama iyice aşıladı. Kocam beni namaz kılmaya zorladı. Kendi de
kılmazdı, ama benim kılmamı istiyordu. Bu Varsaklar arasında namaz
kılan pek bulunmadığı halde, benimki onlara batıyordu. Benden
çekinir oldu. Böylece gözlerimden rahatsız olmaya başladı. Ben de
içimden gelmediği halde iki yüzlülük edip namaz kılmadım. Soyumuz
Uygur'dur. Ta Kamlançu ülkesinden beri böyle göregelmişiz. Bunu
kabul etmeyen kocam bir gün kızımız da alarak kaçtı. Çok üzüldüm.
Tanrının yakın bir kulu olduğum halde beni bırakıp gitmesine çok
ağladım. Onu da, kızımı da çok özlüyordum. Yıllardan sonra gizli
bilgi ile nerde bulunduğunu öğrenip yollara düştüm. Türlü emeklerden
sonra olduğu yere vardım. Başka kadınla evlenmiş, çocuğu da
olmuştu. Herkes bilmesin diye Gökçen'in teyzesi imişim gibi konuk
oldum. Beni sevmedin de mi kaçtın, diye sordum. Hayır seviyorum,
dinsizliğinden kaçtım, dedi. Sevgin doğru mu ? dedim. Doğru dedi.
Peçemi açtım. Sevgisi olsaydı hiç bir şey olmayacaktı. Meğer sevgisi
bitmiş. Bakışıma dayanamadı. Bir kaç gün sonra da ölmüş. Gökçen'i
buraya getirmedim. Varsağa bir yük yeterdi. Ona soyumuzu ve gizli
bilgileri öğretip döndüm.
Kadın susmuştu. Fakat bu susmada büyük bir keder saklı olduğu ne
kadar belliydi ! Deli Kurt'un şaşkınlığı da Esen Börü'nün üzüntüsü
kadar büyüktü. Uygurları hiç işitmemişti. Bir yakıştırma yaparak
sordu :
- Bacım ! Bu Uygur dediğin Çağataylar mı ?
- Çağatayların ataları...
- Kamlançu dediğin yer çok mu uzakta ?
- Doğuda, çok uzak yerde...
- Ya bu gizli bilgileri kimden öğrendin ?
- Bu bizim soyumuzun bilgisidir. Bize Irkıloğlu derler. Yağmur
yağdıran taş da atalarımızdan kalmadır.
Kadın büyük bir yakınlık göstererek her soruya cevap verdikçe Deli
Kurt'un güveni artıyordu. İçinde düğüm olan soruyu sordu :
- Bacım ! Sen gerçekten Müslüman değil misin ?
- Oğul ! Siz Osmanlılar da Karamanlılar gibi insanın yüreğindeki
nesneye mi karışırsınız ? Müslüman olup olmadığımı niye soruyorsun ?
Türk olduğum yetmiyor mu ?
- Yanlış anlama bacım. Niçin Müslüman değilsin diye sormuyorum.
Müslüman değil misin, değilse n nesin diye soruyorum.
- Müslüman değilim.
- Nesin ?
- Türküm dedim ya ...
- Ben de Türküm ama Müslümanım da ... Senin dinini öğrenmek
istiyorum.
Kadın bir zaman sustuktan sonra şu cevabı verdi :
- Biz insanları dinlerine göre değil, soylarına göre ayırırız...
Deli Kurt, ileri gitmeyerek asıl konuya girdi :
- Bacım ! Bana gösterdiğin bu yakınlıktan umutlanayım mı ? Gökçen'i
bana verecek misin ?
Esen Börü bu soruya cevap vermeyerek Deli Kurt'a 'Yaklaş' diye
işaret etti. Onun bileğini kavramıştı ve yüreğinin atışlarını
sayabiliyordu. Öteki elinde bir kürek kemiği, kemiğin üzerinde
acayip yazılar vardı. Kadın bu yazılara bakıyordu.
Deli Kurt'a çok uzun gelen bir zaman geçti ve çadırın ortasındaki
ışık yavaş yavaş söndü. Zifiri karanlık içindeydiler. Fakat Deli
Kurt, Esen Börü'nün hala peçesini kaldırmadığının farkındaydı. Bir
ara Deli Kurt'un bileğini bıraktı. Sonra karanlık çadırın içinde şu
sözler duyuldu :
- Osmanlı !... Gökçen'in de sende gönlü var. İleride sevginin
azalmayacağını bilsem bu iş şimdiden olsun derdim. Birbirinize
denksiniz. O çok güzel ve yiğit olduğu gibi, sen de yakışıklı ve
çok yiğit kişisin. O, çoban kılığı içinde yüce bir soydan geldiği
gibi, sen de sipahi kılığı içinde büyük bir beğ soyundansın. Ama
sonunuzu göremiyorum Sipahi...
Bu beğ soyundan ne demekti ? Hem de büyük bir beğ soyundan... Deli
Kurt, bunu düşünemedi. Çünkü Esen Börü kalkmış ve çadırın bir
köşesine giderek arkasını dönmüştü. 'Sana kımız sunayım sipahi'
diyordu. Orada, yere eğilerek bir güğüm alırken peçesini
kaldırdığını gölgesinden anlamış ve arkası kendisine dönük olduğu
halde yerdeki güğümün üzerinde yeşil bir ışığın saçıldığını görür
gibi olmuştu. Kadın, Deli Kurt'a döndüğü zaman peçesi inikti. Büyük
bir tas içinde kımız sunuyordu. Bunu büyük bir zevkle içti. Çünkü
Gökçen'in anası 'Gök-çen'in sende gönlü var' demişti. Bu sevinç
arasında :
- İzin ver, gideyim, dedi.
Kadın 'Yurduna dönmeden önce bana bir uğra ' diye cevap verdi.
Deli Kurt, onun elini öptü ve çadırdan çıkıp göğe baktığı zaman
dünyayı çok güzel buldu.