DELİ KURT

 
 

 

 

19

19. Bölüm

KAVAL VE KILIÇ


Deli Kurt, yerine yurduna hangi yollardan, kaç günde döndüğünü hatırlamıyordu. Esen Börü'ye bir daha uğramış, Balaban'la vedalaşmış, çiçekli bir yerde bir kaç kişiyle konuşmuştu. Fakat hepsi bu kadar... Beyninde yalnız Esen Börü'nün sözleri vardı : 'Gökçen'in de sende gönlü var. Birbirinize denksiniz. O, çoban kılığı içinde yüce bir soydan geldiği gibi, sen de sipahi kılığı içinde büyük bir beğ soyundansın' demekle ne söylemek istemişti ? Sonra ... İşin sonunu neden görememişti ?


Deli Kurt'un bütün yol boyunca kendisinden uzakta olan şuuru ancak Çakır'ın :
- Deli Kurt ! Senden umudu kesmiştim, diyen sesiyle yine kendine dönmüş ve Çakır kendisine eni konu çökmüş, kocamış gibi görünmüştü.
Deli Kurt iki ay sonra dönüyordu ve bu iki ayda ölüsünü, dirisini gören kimse çıkmamıştı. Artık ölmüş olduğuna inanacağı bir sırada onu biraz arıklamış, fakat dipdiri olarak karşısında bulunca Çakır o kadar sevin-mişti ki, nerdeyse gözleri yaşaracaktı.

Niçin geciktiğini, nerede kaldığını fazla sormuyordu. Onun içinde daima iki şüphe vardı. Deli Kurt'un kim olduğunu öğrenmesi, başkalarının Deli Kurt'un gerçek şahsiyetini öğrenmesi...


Genç sipahisinin yüzünden okuduğuna göre bu tehlikeler belirmemişti. Bunun dışında ne olursa olsun vız gelirdi. Deli kurt kısaca :

- Yaralandım. Ondan gelemedim ağam, dedi.
Çakır'da :
- Nasıl geçirdin, diye sordu ve :
- Köylüler em sürdüler, cevabı ile bu mesele kapandı.
Şimdi Deli Kurt'un içinden bir dürtüş vardı. Bu dürtüş onu Türkmen obasındaki Yassı Tepe'nin arkasına doğru itiyordu. Oraya gidecekti. Gideceği için duyduğu sevinç sonsuzdu. Fakat neden içinde bir de acayip korku vardı ? Gökçen'den mi korkuyordu.
Deli Kurt, kanının içinde çılgın bir ateşin dolaştığını seziyor ve Esen Börü'nün sözlerini hatırlıyordu :
- Sonunuzu göremiyorum sipahi !...
Görülmeyen son ne olabilirdi ki ? Bütün sonlar kara toprak değil miydi ?
Deli Kurt, üç gününü zor geçirdi. Ayın geç doğduğu gecelerde Yassı Tepe'nin arkasına varacak, obadan kimseye görünmeden Gökçen'le konuşup dönecekti. Ne Çakır'ın ne de Evren'in bu gidişten haber olacaktı.


Deli Kurt, düşündüğü gibi yaptı. Karanlıklarda dört nala giderek geceleyin geç vakit obaya vardı. Çadırların çok uzağından geçerek çok ağır bir yürüyüşle Yassı Tepe'ye yöneldi. Fakat ortalık kapkaranlıktı. Aylarca önce geldiği bu yeri bulmakta güçlük çekti. İçinden 'Gökçen Kız kaval çalsa ne olurdu ' demişti ki, uzaklardan gelen bir sesle ürperdi. Bu, onun kavalının sesiydi. Deli Kurt, ilerledikçe gürleşiyor, gürleştikçe gönlüne bir şeyler söylüyordu. Geldiğimi, yolu bulamadığımı anlamıştır diye düşündü. Anası da, kendisi de öyle yaman kimselerdi ki, karanlığı görüyor, geçmişi biliyor, yarını anlıyorlardı.


Ses yine Deli Kurt'un içine işlemeye başlamıştı. Bu güzel ses yıldızlara, göğe, toprağa, her şeye hakimdi. Bu ses konuşmuyor, fakat çok şey söylüyordu. Atından inmişti. At bile bu kavaldan bir şeyler anlıyormuş gibi ses çıkarmadan, başını bir ota uzatmadan ilerliyordu. Deli Kurt, yüreğinin hızla çarptığını duydu ve tepeye gelince karaltı şeklinde gözüken ağacın altında Gökçen'in gölgesini gördü. Gölge aydınlanıyor, çünkü ufuktan ay doğuyordu.


Kız o kadar güzel çalıyor, Deli Kurt o kadar çekinerek yürüyordu ki, bu yirmi otuz adımlık yol ona tükenmeyecek gibi geldi. Arada on adım kadar bir yer kalmıştı ki, Gökçen birden bire ayağa kalktı. Geri dönerek Deli Kurt'la yüz yüze geldi. Peçeliydi. Gönülleri dalgalandıran sesiyle :
- Hoş geldin sipahi ! Yolunu kolay bulasın diye kaval çalıyordum, dedi ve Deli Kurt ürperdi :
- Geleceğimi biliyor muydun ?
- Biliyordum.
Koca Osmanlı sipahisi, sevgi heyecanı içinde titriyordu. Kendisini sevdiğini, almak istediğini söyleyecekti. Fakat daha söze başlamadan kızın billur gibi sesi işitildi :
- Sipahi ! Anamın emanetini versene..


Deli Kurt, yıldırımla vurulmuşa döndü ve bir adım geriledi. Bu güzel sesin sahibi olan ince ve ışık gözlü kızdan korkmuştu. Kendisinde anasının emaneti olduğunu nereden biliyordu ? Onu Deli Kurt bile unutmuş, şimdi hatırlıyordu. İkinci defa çadırına gittiği zaman Esen Börü işlemeli bir çevreye sarılı küçük bir çıkın vermiş, kızına götürme-sini söylemişti. Gökçen bunu isteyince atının sırtındaki yancığa el attı ve emaneti uzattı.


Şimdi karşı karşıya idiler. Deli Kurt, onu seyrediyordu. Yine başında börkü vardı ve saçları omuzlarından aşağıya doğru iniyordu. Kemerinde bıçak sallanıyordu. Ay ışığı altında o kadar gönül alıcı ve göz kamaştırıcı idi ki, Deli Kurt yine sarhoşluk duymaya başlamıştı. 'Sana gönül verdim Gökçen' diyecekti ki, atının acı bir kişnemesiyle durdu ve başını çevirdi. Bu kişneme bir düşman haberiydi. Aynı anda, biraz önce geldiği yerde, yani Yassı Tepe'nin doruğunda heykel gibi bir atlının kendilerine bakmakta olduğunu gördü. Kendi atı, kulaklarını dikmiş, ön ayağıyla yeri eşiyordu.


Yabancı atlı bir ara onları süzdükten sonra çevik bir atlayışla atından indi. Çabuk adımlarla yürüyerek yaklaştı. Üç adım kala durduğu zaman bu uzun boylu, beli kılıçlı kişiyi Deli Kurt tanıdı. Oba beğinin oğluydu...


O zaman beyninde bir şimşek çaktı ve karanlık bir yer aydınlandı. Bu beğ de Gökçen'i seviyordu. Gecenin sessizliği içinde yıldırım gibi gürleyen öfkeli bir sesle bağırdı :
- Sipahi ! Senin tımarın yok mu ? Burada ne arıyorsun ?
Deli Kurt, bu ağır söze ağır karşılık verdi :
- Sancak beği misin ki soruyorsun ?
Beğ oğlu, söz pazarlığına girişecek durumda değildi. Sesinin sertliği çoğalarak kısa kesti :
- Ben Gökçen'i seviyorum !
Bu, bilinen bir şey olduğu halde Deli Kurt sarsıldı ve :
- Gönüldür, olur diye cevap verdi.
Türkmen'in titizliği artıyordu. Haykırdı :
- Sen evlisin. Aradan çekil, onu bana bırak !...
Deli Kurt'un kan beynine sıçradı. Şu kaba Türkmen neler söylüyor, Gökçen'e cansız bir şey, bir mal gibi bakarak aşağılamış oluyordu. Oysa ki, bu kız artık Deli Kurt için kutlu bir varlıktı. Ona bütün gönlü ile tutulmuş, bağlanmıştı. Ne kadar sabırlı olmaya karar verse buna dayanamazdı. Bağırdı :
- Kimin çekilmesi gerektiğini kılıçlar söylesin !...
Sert bir şakırtı işitildi. Deli Kurt kılıç çekmişti. Bir şakırtı daha duyuldu. Türkmen'in kılıcı havada parlıyordu. Dünya yaratılalıdan beri yüz binlerce defa yapılan şey bir daha yapılacak, iki erkek bir kız için vuruşacaktı. Gönül hakkı ile kılıç hakkı karıştırılarak ortalama bir sonuç çıkacaktı.


Türkmen beği ile Osmanlı Sipahisi oldukları yerden ileri, yahut geri gitmeyerek kılıçlarını bir sağdan, bir soldan iki defa çarpıştırdılar. Bu, kolları alıştırmak için bir peşrevdi. Asıl dövüş şimdi başlayacaktı.


Beğ oğlu, korkunç savuruşlar yaparak Deli Kurt'un çevresinde dönmeye başladı. Deli Kurt bu savuruşları öyle bir savuruşla çeliyordu ki, gö-renler kılıçların hemen parçalanıp düşeceğini sanırdı. Fakat kılıçlar kırılmıyor, gecenin sessizliği içinde vahşi bir müzik gibi sert şakırtılar çıkararak havada parlıyor, ay ışığının altında çeliklerin çarpışmasından yalazalar parlayıp sönüyordu.


Biri Osmanlı sipahisiydi. Bir tokatta adam öldürür, bir kılıçta kelle uçururdu. Öteki Türkmen beğiydi. Bir yumrukta boğayı çökertir, bir vuruşta demir kalkanı ikiye biçerdi. Fakat işte kılıçları kırılmıyordu. Çünkü çifte su verilmiş çelikten olan kılıçları en büyük ustaların elinden çıkmıştı. Biri Türkmen kılıcıydı, biri Osmanlı kılıcı...


Ay ışığı altında, Yassı Tepe'nin ardındaki bu düzlükte iki bahadır, yüzünü görmemiş oldukları bir kız için, bir peri kızı için vuruşup duru-yorlardı. Zaman geçtikçe Deli Kurt'un deliliği artıyor, sanki karşısında-kinin elinde kılıç yokmuş gibi yalnız kendi vurduğunu görerek atılıyordu. Biraz önce en güzel kaval sesiyle dinlenen düzlükte şimdi korkunç, fakat güzellikte ondan aşağı kalmayan kılıç şakırtıları işitiliyordu.


Gökçen, üç dört adım uzakta ve yandan iki vuruşçuyu seyrediyordu. Böyle bir şeyi ilk defa görmekle beraber çok telaşsız bir durumu vardı ve peçesinin altından her davranışı gördüğü belliydi. Vuruşanlardan ikisinin de bir kaç yara almış olduğunu göğüslerindeki, kollarındaki lekelerden anladı. Bu lekeler hızla büyüyordu. O zaman yaklaştığını kestirdi. Nitekim biraz sonra, havada çarpışan kılıçların yere eğildiğini ve iki savaşçının da göğüslerini tutarak toprağa düştüklerini gördü.


İkisi de çok ağır yaralıydılar. Kaç defa kanlı oyunlara girip yaralar almış kimseler olarak bundan kurtuluş olmadığını anlamışlardı. İkisi de aynı anda aynı şeyi düşündüler ve gözlerindeki son hayalin Gökçen olmasını isteyerek başlarını ona çevirdiler. Beğ oğlu, daha ileri gitti ve ıstıraplı bir sesle :
- Gökçen ! Peçeni aç, diye inledi. O korkunç güzellikteki ilahi gözleri görerek ölmek istiyordu. Deli Kurt da aynı şeyleri düşünüyor, fakat açığa vurmayı kendisine yediremiyordu. Pek kısa bir kaç anda geçen bu işler arasında Gökçen'in tatlı sesi işitildi :
- Kurtulacaksınız ...
Hızla ilerleyerek iki yaralının arasında diz çöktü. Önce Deli Kurt'a dönerek :
- Gözlerini yum, dedi. Bu, bir buyruktu. Deli Kurt, itaat etti. Kız, peçesini kaldırarak büyük bir çabuklukla bıçağını sıyırdı. Yaralının gömleğini yırtarak göğsünü açtı. Bir kaç yara vardı. Fakat biri o kadar büyük ve derindi ki, kan oluktan boşanır gibi akıyordu. Biraz önce kendisine verilen, anasından gelme çıkını açtı. Çıkında yumruk kadar bir çanak vardı. Çanaktaki macun gibi nesneden yaralara sürdü ve gözleriyle çevresini araştırarak dikenli bir otu kopardı. Aynı çabuklukla ottan bir kaç diken çıkararak Deli Kurt'un büyük yarasının iki ucunu bu dikenlerle birleştirip kanı dindirdi.


Bu işler olurken, Deli Kurt, hem en büyük bahtiyarlığı, hem de en büyük acıyı duyuyordu. Yalnız bir an, hafifçe aralanan gözleri Gökçen'in gözlerine değmişti. Bu gözler kendisine değil, göğsüne baktığı halde Deli Kurt, yeşil ışıkları görmüş ve gözleri kamaşarak kendinden geçmişti. O büyük ıstırabın arasında bile dünya da bundan daha güzel bir şey olamaz diye düşünmüştü.

Gökçen bu işi bitirince hızla Türkmen'e dönerek ona da 'Gözlerini yum' buyruğunu verdi. Fakat onun gözleri zaten yumulu idi. Çünkü bayılmıştı. Ona da aynı şeyleri yaparken Deli Kurt, yattığı yerden Gökçen'i seyrediyor ve baktığı yeri aydınlatarak yaraları nasıl onardığı-nı görüyordu.

İşini bitirince peçesini yine takıp ayağa kalktı. Deli Kurt'a şifa gibi gelen bir sesle sordu :
- Sipahi ! Acın çok mu ?
- Değil !


Göğsündeki dört yaradan başka kollarındaki ve yüzündeki çizikler en dayanıklı insanı bile inletecek çaptaydı. Fakat Gökçen'in ellerinin kendisine değmesi, sesi ve gözleri bütün acıları unutturmuştu.


Deli Kurt'un hayranlığı bir kaç kat artmıştı ki, daha arttıracak bir şey oldu. Gökçen, Türkmen beğinin baygın oğlunu kucağına alarak kalktı. Bu iri yarı genci, bir kuzuyu taşır gibi tutuyordu. Deli Kurt'a dönerek :
- Bunu çadırına götürüp geleceğim, dedi.


Deli Kurt hiç bir şey söylemeden nasıl götüreceğini düşündü ve şaşkınlıkla bakan gözleri, Türkmen'in atına yaklaşan Gökçen'in onu tek kolundan tutarak üzengiye bastığını ve yavaş yavaş ata binerken yaralıyı da sarsmayarak tek kolu ile kaldırıp önüne aldığını gördü. Bu işi en güçlü erkek de ancak bu kadar yapabilirdi.


İki kişiyi taşıyan at yavaş bir yürüyüşle Yassı Tepe'yi aşıp kayboldu ve Deli Kurt, gözlerinde değil de beyninin içinde duyduğu yeşil ışıkların sarhoşluğu arasında yalnız kaldı.

20. Bölüm