DELİ KURT

 
 

 

 

2

2. Bölüm

BALA HATUN

Çakır'ın,  gizlice süt anasının evine getirdiği genç kadın, bir tehlikeyi önlemek için böyle saklanıyordu. Amasya Beği Şad geldi Paşa'nın küçük yeğeni olan Bala Hatun, Yıldırım Bayazıd'ın oğullarından İsa Beğ'in haremiydi. Sel gibi kahraman kanının aktığı, Türk'ün Türk'ü kırdığı o korkunç Ankara Savaşından sonra Yıldırım Bayazıd tutsak düşüp kendi canına kıyınca, oğulları Osmanoğulları'nın göreneğine uyarak beğlik davasına kalkmışlar, birbirlerine karşı gelmişlerdi. Büyük şehzade Sü-leyman Beğ Edirne'de, ortanca şehzade İsa Beğ Bursa'daydı.

Osmanlı ülkesinde Bursa ve Edirne iki başkent olduğu için devletin başına ancak bu şehirleri elde etmekle geçebilirdi. İsa Beğ böyle düşü-nüyordu. Ancak şu var ki,  kendisini tanımamışlardı. Çaresiz vuruşacak-lardı.


İsa Çelebi de öyle yapmış, vuruşmuştu. Fakat talih kendisine hiç yar olmuyordu. Sipahisi pek az olduğu gibi, babasının en değerli devlet adamlarından hayatta olanlar da kardeşlerinin yanında kalmışlardı. Bir iki çarpışmanın yenilmeyle bitmesi, hemen tek başına denilecek şekilde dağdan dağa kaçışlar, İsa Beğ'de bir kaygı yaratmıştı. Talihin kendisine güler yüz göstermeyeceğini bir önsezi ile anlıyordu. Nihayet emanetini verir, ebedi sükûna kavuşurdu. Bir Osmanoğlu olarak bundan hiçte çe-kinmiyordu. Onu düşündüren şey başkaydı. Büyük bir aşkla sevdiği Bala Hatun üç dört ay sonra dünyaya bir çocuk getirecekti. Bu çocuk erkek olur ve kendisi de davayı kaybederse kardeşleri bu çocuğu sağ bırakmazlardı. Bu değişmez, merhametsiz bir kanundu.


İsa Beğ, işte bu doğmamış çocuğu ve onun öldürülmesiyle sevgili ev-deşi Bala Hatun'un duyacağı korkunç kederi düşünüyordu. Onu sakla-malı, emniyete almalıydı. Bunu yaparsa hem daha kıyasıya dövüşebi-lecek, hem de ölürse gözü arkada kalmayacaktı.

İsa Beğ,  günün birinde padişah olması muhtemel bir şehzade olduğu için siyasi ve tedbirli düşünmeye daha çocukluğundan beri alışıktı. Bala Hatun'u öyle birisine emanet etmeliydi ki, hem ağzı sıkı, hem gözü pek olmalı, üstelikte dikkati kendi üzerine çekmeyecek durumda bulunma-lıydı. Kendi adamları arasında bu kıratta ancak Çakır vardı. Henüz çok gençti ama sadakatin ve fedakarlığın örneği bir yiğitti, fakat tanınmış değildi. Karası Sancağında tımarlı bir sipahiydi. Ankara Savaşındaki bin-lerce bilinmedik kahramandan birisi de oydu. Havadaki mevhum nokta-ları bile vuran keskin nişancı Çağataylılara karşı kalkanı ile kendisini koruduğu gibi savaşın harman edildiği kanlı bir yerinde de bir defa kılıcıyla İsa Beğ'i kurtarmıştı. Hele Aksak Temür Beğ'in Türkistan'a dönüşünden sonra Yıldırım'ın oğulları birbirine düştüğü zamanki kavga-lar... İşte Çakır ne özü mert olduğunu bu sırada ortaya dökmüştü. Yıldı-rım Bayazıd'ın oğlu Mehmed Beğ'le yapılan o talihsiz vuruşmada Çakır olmasaydı belki de İsa Beğ şimdi yaşamayacaktı.


Onun ,  bir tahta köprü başında durarak Mehmet Çelebi askerleriyle tek başına bir vuruşması vardı ki, destanlara geçse yeriydi. İsa Beğ yaralı, yorgun atı ile Çakır'ın kazandırdığı zaman sayesinde uzaklaşıp kurtu-labilmiş, Çakır da, kendisini suya atarak akıntının yardımıyla selamete ulaşmıştı. Çakır, güvenilir bir adamdı.


Çarpışmaların durulduğu, Mehmed Beğ ordusunun çekildiği günlerin birinde İsa Beğ, Çakır'ın yanına çağırmış, mahzun bir yüzle şöyle de-mişti:

- Çakır ! Şimdilik tehlikeden uzak gibi görünüyoruz. Fakat benim içime doğuyor. Sonum iyi olmayacak. Kendimi değil, hatunumu düşünüyo-rum. Yüklüdür. Birkaç ay sonra bir çocuğumuz doğacak. Osmanlı'nın töresini biliyorsun. Benim başıma bir şey gelir, sonra da bu çocuk erkek doğarsa onu yaşatmazlar. O zaman Bala Hatun perişan olur. Bunu ön-lemek lazım. Bu da Bala Hatun'un hiç kimsenin bilmediği bir yere sak-lanmasıyla olur. Benim böyle bir yerim yok. Osmanoğlu olduğum için nereye gitsem tanınırım. Acaba sen onu emniyetli bir yere saklayamaz mısın ? Senin tımarının bulunduğu köyde bir ev sağlayamaz mıyız ?

Çakır, biraz düşünmüş, sonra:

- Bu bakımdan benim köyüm o kadar emniyetli sayılmaz beğ, demişti. Çünkü ben de köyün tımarlısı olduğum için orada tanınırım. Fakat süt anamın köyü oldukça sapadır. Evi köyün kıyısında, kendisi de Türk-men'dir. Biraz sıkıştı mı, aşirete sığınırlar. Hem de süt anam ağzı sıkı kadındır. Bala Hatun'u oraya götürelim.


İsa Beğ, biraz düşünmüş, sonra bu teklifi kabul etmişti. İkisi baş başa verip Bala Hatun'u nasıl kaçırıp saklayacaklarını tasarlamışlardı. Bu işi ikisinden başka kimse bilmeyecekti. İsa Beğ,  dikkati başka yere çek-mek için bir askeri yürüyüş gösterisi yapacak, kendi buyruğundaki yerlere bu şekilde fermanlar, buyrultular gönderecekti.


Mevsim güzdü. Yağmurların başladığı, soğuğun arttığı böyle bir zaman-da yüklü olduğu için fazla korkuya kapılmaması gereken bir kadını tehlikeler arasından sıyırarak uzak bir köye götürmek güç işti. Fakat güç,  müç bu iş yapılacaktı.

Çakır,  eşkin altına atladığı zaman, yanında İsa Beğ'in verdiği keskin ve benzersiz kılıç, koynunda da bir fermanla bir mektup vardı. Ferman yi-ne aldatmaca idi. Çakır'ın sözde ulak vazifesi gördüğüne halkı inandır-mak için yazılmış bulunuyordu. Mektup ise Bala Hatun'a idi. Birkaç satırla durum anlatılıyor ve Çakır'ın kendisini selamete ulaştıracağı söyleniyordu. Evet, yalnız birkaç satır....En tehlikeli maceraya atılırken, ölüme giderken veya veda ederken bile birkaç satır... Osmanoğulları çok konuşmasını sevmedikleri gibi, uzun yazmaktan da hoşlanmazlar-dı. Osmanoğulları büyük iş yaparlar, fakat bundan bahsetmezlerdi.


Çakır, İsa Beğ'in verdiği keseden harcayarak bir köyden aldığı kağnının üstünü başka bir köyde kalın keçelerle örttü. Üçüncü bir köyde İsa beğ içinmiş gibi kağnıya un, bulgur, elma doldurdu. Dördüncü bir köye giderken un torbalarını bir dereye attı ve köyden bir kaç temiz şilte ve yastık alarak kağnıya yerleştirdi. Köylerden akşam olurken yola çıkıyor, gece karanlığında yol değiştirerek gayesine doğru ilerliyordu.

Bala Hatun'un oturduğu köye varmadan bir gün önce, tam öğle vakti bir orman kıyısında üç dervişe rastladı.... Acayip suratlı, acayip kılıklı adamlardı. Bu soğukta göğüs bağır açık geziyorlardı. İkisinde de saç sakal birbirine karışmıştı. Hele bir tanesi iri yarı ve korkunç bir şeydi.

 Kalın sopasını kaldırarak :
- Dur, Sipahi diye bağırdı.
Çakır, durdu. Aynı zamanda :
- Ben Sipahi değilim, diye cevap verdi.
İri derviş, ormanda uğuldayan bir sesle:
- Sipahisin, dedi. Saklama ! Bozlak Baba'dan sır saklanmaz.
Çakır, bir belaya çatmak üzere olduğunu anlamıştı. Çevresine bakındı. Kağnıya bir zarar gelmesinden korkuyordu. Derviş, sanki Çakır'ın aklından geçenleri anlamış gibi tekrar gürledi :
- Sipahi ! Kağnıda ne var, söyle ! Bozlak Baba'dan sır saklanmaz.
Çakır'ın gözü kızıverdi :
-Bozlak Baba kim ? diye sordu.
Derviş, elini çıplak göğsüne gayet sert bir vuruşla vurarak :
- Benim, ben dedi.
- Anladık. Ne istiyorsun ?
Derviş, sopasını kaldırarak kağnıya uzattı :
- Kağnıda ne var ?
- Azık !
- Mektubu ver !...


Damdan düşercesine söylenen bu söz Çakır'ı bir hoplattı :
- Bre aptal ! Sen aklını mı kaçırdın ? Sana azık var diyorum, mektup istiyorsun. Yoksa azıkla değil de kağıt yemekle mi doyuyorsun ?
Derviş bu sözleri işitmemiş gibiydi. Çakır'ı iyice korkutan şu sözleri bağırarak söyledi :
- Koynundaki mektubu ver !


İş sarpa sarmıştı. Derviş keramet sahibiydi. Yoksa Çakır'ın koynundaki gizli mektubu nereden bilecekti ? Çakır,  atın üzerinde dizlerinin titrediğini hissetti. Bala Hatun'u içine yerleştirip süt anasının köyüne götüreceği kağnı olmasa hemen mahmuz vurup dört nala kaçardı. Fakat şu kağnı o kadar mühimdi ki, onu bırakmaktansa ölüme razıydı. Bu düşünceyle kendisini toparlayarak bağırdı :
- Yıkıl önümden ,  uğru kılıklı herif !


Derviş yine oralı değildi. Sopasını tehditkar bir şekilde sallayarak yeniden gürledi :
- İsa Beğ'in çaşıtı sipahi...Koynundaki mektubu ver !...
Bu sözler üzerine Çakır'ın beyninde bir şimşek çaktı. Bu dervişler Yıldırım Bayazıd oğlu Mehmed Beğ'in adamlarıydı. Mehmed Beğ, bütün Osmanlı ülkesine, ta Edirne'ye kadar her çeşitten insanlar yollayarak propagandaya giriştiği gibi, demek ki İsa Beğ ülkesinin göbeğine kadar da adam sokmuştu. Bu düşünce Bozlak Baba'nın keramatinden doğan korkuyu Çakır'ın yüreğinden sildi. Aynı zamanda derviş, atın gemini tutarak cümlesini tekrarladı :

- Mektubu ver !


Öteki iki derviş üç dört adım geride taş gibi hareketsiz duruyorlardı. Çakır, kafası iyice kızmış olduğu halde bir hamlede atından atlayarak dervişin kolunu tuttu :

- Atımı bırak, diye bağırdı.


Derviş çok uzun boylu ve iri yarı idi. Çakır'ın başı ancak omzuna geli-yordu. O zaman derviş, elini Çakır'ın göğsüne dayayarak şiddetli itti ve Çakır bir kaç adım geriye gittikten sonra sırt üstü yere düştü. Zebella kılıklı dervişin zebani gibi de kuvvetli olduğu anlaşılıyordu.

Artık ok yaydan çıkmıştı. Top gibi zıplayarak ayağa kalkan Çakır, çevik bir hareketle kepeneğini sırtından attı. Yıldırım hızıyla kılıcını sıyırdı. Kaplan gibi ileri atılarak kılıcını savurdu. Bu tam bir sipahi vuruşuydu. O kadar ustaca ve öyle hızla vurmuştu ki, derviş yere bir kütük gibi düştükten sonradır ki, başı gövdesinden ayrılarak yuvarlandı, bir kaç adım ötede kaldı.


O zaman umulmadık bir şey oldu. Ölen dervişin arkadaşlarından biri ve geride duranı da aynı çeviklikle sırtından abasını attı. Derviş abasının altından da başka bir sipahi çıkmıştı. O da şimşek hızıyla kılıcını çekti ve:

- Davran bre İsa Beğ çerisi ! diye haykırarak Çakır'ın üzerine atıldı. Kılıçlar havada bir çarpıştı. Ayrıldı, yine çarpıştı.

Artık işin gizli kapaklı tarafı kalmamıştı. Vuruşan iki sipahi de bunu bildiklerini haykırışlarıyla belli ediyorlardı. Çakır, kılıç savururken Al ! İsa Beğ aşkına...diye bağırıyor, karşısındaki hamle yaparken Al ! Mehmed Beğ aşkına! diye karşılık veriyordu. Ormanın kıyısından vuruşan sanki iki tımarlı değil de iki ordu idi. Öyle bir gayret ve istekle kılıç savuruyor, öyle bir inatla çarpışıyorlardı ki, gören bir meydan savaşının sonucu bu iki kişinin dövüşüne bağlı sanırdı.


Vuruş uzadıkça iki sipahi övünmeye ve birbirini kızdırmaya da başladılar. Çakır havada döndürdüğü kılıcını düşmanına indirirken :
- "Bana Barakoğlu Çakır derler ! " diye haykırdı. Beriki onun hamlesini çeldikten sonra kendisi saldırdı ve :
- Bana da Çapanoğlu Çakır derler ! diye bağırdı.
Demek ki vuruşanlar adaştı.
Barakoğlu Çakır yeniden bir vuruş yaptı ve :
- Senin gibi adaş olmaz olsun ! diye gürledi.
Öteki hemen karşılık verdi :
- Beğenmediysen adını değiştir !


Fakat ad değiştirmeye lüzum kalmadı. İsa Beğ'in Çakırı, kılıcını Mehmed Beğ'in Çakırına değdirmesini bildi. Boynu ile omuzu arasına kılıç yiyen Çaparoğlu, önce dimdik durdu. Sonra yüzünü hafifçe göğe kaldırdı. Daha sonra, kılıcını sımsıkı kavramış olduğu halde devrildi.

Çakır, düşen adaşına bakmaya vakit bulamadan acı bir at kişnemesiyle gözlerini atına çevirdi. Gördüğü manzara şuydu. Öteki derviş, Çakır'ın atına binmişti. Usta bir binici sürüşü ile oradan uzaklaşmaya çalışıyor fakat sadık at gitmek istemeyerek şahlanıyor ve kişniyordu. Derviş, dizginle yürütemediği atı, kalın sopasıyla sürmek için habire vuruyordu. Canı yanan at, beş on adım koşuyor sonra durarak yeniden dönüyor, kişniyor, direniyordu.


Çakır çok düşünmedi. Kılıcını atarak bir kaç adım koştu. Sadağından çektiği oku yayına yerleştirip gezledi, atın nal sesi ve kişnemeleri arasında bir ok vınlayışı duyuldu. Arkasından okla delinmiş dervişin kaskatı yere yuvarlandığı görüldü.

Sadık hayvan koşarak sahibinin yanına geldi. Çakır yorgun, soluyordu. Bir dakika atına dayanarak geniş geniş nefes aldı. Sonra onu okşayarak ölen sipahiye yaklaştı. Silahlarını topladı. Üstünü aradı. Cepkeninin içindeki boynuna bağlı deri torbada dürülmüş bir kağıt buldu. Bu Meh-med Beğ'in bir buyrultusu idi. Kağıdın verildiği Çakır'ın kendi adamı ol-duğunu, istediklerinin yapılmasını bildiriyordu. Üstünde tuğrası, altında imzası vardı. 'Çakır' adının buyrultuda yazılı olması Çakır'ı sevindirdi. Öteki Çakır için verilen kağıt kendi işine yarayabilirdi. Bunu koynuna yerleştirdi.


İki dervişle sipahi'nin ölülerine baktıktan sonra 'İsa Beğ uğruna...' diye mırıldandı. Atına atlayarak kağnıyı yürütmeye başladı ve hedefine doğru ilerledi.

3. Bölüm