DELİ KURT

 
 

 

 

20

20. Bölüm

SEVGİ


Deli Kurt, büyük bir bitkinlik içinde gözlerini açtığı zaman ay tepedeydi ve başı Gökçen'in dizlerine yaslıydı. Olup bitenleri çabuk hatırladı ve onun dönmüş olduğunu görerek ferahlık duydu. Gökçen :
- Ayıldın mı sipahi ? diye sordu ve yanında duran bir tası eline alarak :
- Bunu içeceksin, dedi. Yüzü yine peçeliydi. Deli Kurt'un başını koluna alarak biraz kaldırdı. Tası dudaklarına yaklaştırarak içindekini içirdi. Bu, tuhaf bir tadımı olan, o zamana kadar bilmediği bir içkiydi. Ne olduğunu sormadı. Gökçen'in ne yaparsa iyi yapacağına güveni vardı.
Onu ne kadar çok sevdiğini şimdi anlıyordu. 'Gökçen ! Sana nasıl gönül verdim, bir bilsem ' diyecekti. Diyemedi. Böyle aciz ve onun korumasına muhtaç olduğu bir zamanda bunu söylemeyi yediremedi. Söylemek için kendini zorladı da...Fakat boşuna ! Söylemeyecekti.
Bunu söylemek elinden gelmedi ama Gökçen'in sesini duymaktan da kendisini mahrum edemezdi ya...
- Türkmen oğlu nasıl oldu ? diye sordu.
- İyidir. Şimdi çadırında yatıyor. Ama sen daha önce kalkacaksın.


Deli Kurt, bu sesle kendinden geçiyordu. Bu seste bir tılsım vardı ki, insanın yüreğine işliyordu. Bu ses kendisine 'kalk' dese Deli Kurt bu yarı ölü halinde bile kalkardı. Fakat bu sarhoşluk arasında bir şey dikkatini çekmişti. Gökçen, kadere inanmıyordu. Acaba anası gibi o da mı Müslüman değildi. Sordu :
- Daha önce kalkacağımı nereden biliyorsun ?
- Yaralarınızdan ve sana daha önce merhem sürmemden...


Gökçen doğru söylüyordu. Bu iş bir görüş, bir hesap meselesiydi. Böyle olduğu halde Deli Kurt, yine sormaktan kendini alamadı.
- Kimin daha önce kalkacağını ancak Tanrı bilmez mi ?
Gökçen uzun zaman sustuktan sonra cevap verdi :
- Tanrı teker teker bütün insanlarla uğraşmaz ki...
- Bunu nerden biliyorsun ?
- İçime öyle doğuyor...


Sustular.Deli Kurt böyle bir bahtiyarlığı düşünde görmek değil, hayalin-de bile tasarlamamıştı. Gökçen'in dizlerinde yatıyor, onun sesini dinliyordu. Gökçen dünya güzeliydi ve bu güzele çözülmez bir sevgiyle bağlanmıştı. Sağlam olsaydı başını böyle bir yastığa dayayabilecek miydi ? Yaralı olmasa Gökçen kendisini onarmak için çalışacak mıydı ? Birden kendisini yaralayarak bu imkanları hazırlayan Türkmen'e içinden bir yakınlık duydu ve yakınlığın verdiği bir ilgiyle sordu :

- Türkmen'in babası bu işin davasını gütmez mi ?
- Kimseye bir şey söylemeyecek.
- Beğin oğlu olup bitenleri söylemeyecek mi ?
- Kimseye bir şey söylemeyecek.
- Nerden biliyorsun ?
- Ben kendisine öyle dedim.


Bu sözde öyle bir keskinlik vardı ki, 'Ben ona buyruk verdim, söylemez' demeye benziyordu. Deli Kurt, sözün gerçek manasını anlamıştı. Evet, söyleyemezdi. Çünkü Türkmen beğinin oğlu da Gökçen'i seviyordu.


Gözlerini gök yüzüne dikerek bir müddet düşündü. Güneş doğacak, bu anın güzelliği kalmayacak, bundan daha berbat olarak da gün aydınlığında belki kendisini görenler bulunacaktı. Gökçen sanki onun aklından geçenleri anlamıştı :

- Sana çadır getirdim Sipahi, dedi. Gün doğmadan içine girecek, güneş batıncaya kadar çadırda kalacaksın. Gün ışığı sana iyi gelmez.
Bunu söyleyerek Deli Kurt'un başını dizinden yere koydu ; Kalktı. Yanında bir iki kazık, ipler ve çadır vardı. Oldukları yerin biraz ötesinde bu küçük çadırı kurdu. Yere bir keçe serdi.


Bütün bunları, Türkmen beğinin oğlunu götürdükten sonra dönerken getirmişti. Gökçen çok hızlı koşar, hiç yorulmazdı. Deli Kurt'un yanına bir an önce dönebilmek için omuzunda bu ağır yükler olduğu halde koşa koşa Yassı Tepe'ye gelmişti.

Çadırı kurduktan sonra Deli Kurt'a acayip içkiden bir kaç yudum daha içirdi. Yaralarına yeniden merhem sürdü. Sonra Deli Kurt'un başını dizine koyarak :
- Gün doğarken çadıra girip bütün gün uyuyacaksın. Akşam olunca kalkıp yürüyeceksin, dedi.

Gökçen, bunları söyledikten sonra kaval çalmaya başladı. Çok hafif çalıyor ve bu sefer ezgiler Deli Kurt'un daha önce işittiklerine benzemi-yordu. Bu ses onun içini bir hoş ediyordu. Şimdi kendisinde bir başkalık, tatlı bir uyuşukluk duymaya başlamıştı. Bu büyücü kız yine ne tılsım etmişti ? İşte gözleri kapanıyor, kendisini başka bir aleme geçer gibi hissediyordu. Bu kaval kendisine ninni mi söylüyordu ? Koca sipahi, bir çocuk gibi ninni ile uyur muydu ?


Dalmak üzere olduğunu anlayarak uyumamaya çalıştı. Uyursa Gök-çen'in dizlerinde yatmak bahtiyarlığını duyamayacaktı.Fakat yalnız bu bahtiyarlık bile şuurunu almaya, onu kendisinden geçirmeye yeterdi. Fazla olarak bu büyülü kaval sesi bütün iradesini alıyordu.

Deli Kurt daha çok dayanamadı. İstemeyerek gözlerini kapattı. Fakat kavalın sesini hala duyuyordu. Ses hem uzaklaşıyor, hem de gürleşi-yordu. Bir perdenin arkasından geliyor gibiydi. Gitgide güzelleşiyor, gönül çalkantıları yaratıyordu. Deli Kurt en bahtiyar duygu ile ağlamak istiyordu. Kaval sesi uzaklaşırken onun kaybolması ihtimalinin yüreğine verdiği bir korku içinde kaldı. 'Kaval dinmesin' diyecekti. Fakat demeye gücü yetmedi. Birden kendisini kapkara sonsuz bir boşluğun içinde görerek acındı. Sonra ortalığın yeşil bir ışıkla dolduğunu anlayarak ferahladı. Yeşil, her yeri aydınlatmış, her şeyi göstermeye başlamıştı. Yeşilin aydınlattığı her şeyde yeşildi. Deli Kurt, içinde anlatılmaz bir haz duyduğu ve her şeyi kaybetti.


Gözlerini açtığı zaman ortalık loştu. Küçük bir çadırın içinde yatmakta olduğunu görüp her şeyi hatırladı. Fakat bu çadıra nasıl girdiğini bilmiyordu. Belliydi ki Gökçen, kendisini em ve kavalla uyuttuktan sonra buraya taşımıştı. O ince, uzun genç kız,çelik gibi kuvvetliydi.

Deli Kurt daracık çadırını incelemeye başladı. Tavanı yerden iki arşın yükseklikteydi. Sağlam kurulduğu belliydi. Kendisi kalın bir keçenin üstünde yatıyordu. İnce bir keçe de kendi üstüne örtülmüştü.


Ya acaba kendi durumu nasıldı ? Deli Kurt, kendisini şöyle bir yoklayın-ca iyi olduğunu hissetti. Göğsündeki yaralarda çok hafif bir sızlama vardı. Şu başındaki ağırlık olmasa iyi olduğuna hükmedecekti. Ama bu ağırlık bütün kuvvetini alıp götürüyordu.


Bir aralık çadırın kapısı yavaşça aralanıp Gökçen Gözüktü. Yüzü peçeliydi.

- Uyandın mı Sipahi ? diye sordu.
Ah bu ses, bu anlatılamayacak kadar güzel ses !... Bu ses ölüleri bile diriltirdi. Deli Kurt, kendisini çok kuvvetli hissetti ve kalkmaya davranarak :
- Biraz önce uyandım, dedi.
Gökçen'in kısa buyruğu işitildi :
- Kalkma !
Sonra bir tas uzattı :
- Bunu iç !
Deli Kurt, onu içince bir ferahlık duydu ve Gökçen konuşsun diye bekledi. Onun her konuşmasında, sesinin tılsımı ile Deli Kurt'un sevgisi ve hayranlığı artıyor, işin tuhafı şu ki, sevgi çoğalsın, taşıyamayacağı bir yük haline gelsin de kendisini ezsin diye bir istek duyuyordu.
Deli Kurt'un gizli isteği yerine geldi. Gökçen soruyordu :
- Kendinde bir kızışma, bir sıcaklık duymaya başladın mı ?
- Evet..
- Gün batımına bir şey kalmadı. Güneş çekilince yıkanacak ve iyileşeceksin !
Bu kızın yanında o kadar olağanüstü şeyler görmeye alışmıştı ki, hiç bir şey sormadı. Yalnız içinde büyük bir bahtiyarlık olduğunun farkına vardı.


Küçük çadırın içi kararmaya başlarken Gökçen, büyük bir ustalıkla çadırı söktü. Deli Kurt, o zaman sadık atının da biraz geride kendisini beklediğini gördü. Gökçen diz çökerek Deli Kurt'un başını koluna aldı, onu kaldırdı. Demin başlayan kızışma ve sıcaklık artmıştı. Kız, iki eliyle koltuklarından tutarak koca sipahiyi tüy gibi ayağa dikti. Deli Kurt, biraz önce umduğu kadar kuvvetli olmadığını anlamıştı. Başı dönüyordu. Gökçen'e yaslandı.


Onun yardımıyla bir kaç adım atarak ata yaklaştı. Niçin yaklaştığını bilmiyor, yalnız Gökçen'e itaat ediyordu. Ata bindirileceğini anlamıştı. Fakat imkanı yok, yapamayacak, utanacaktı. Bir sipahi için ata binememek ne acı şeydi !

İşte o zaman bir olağanüstülük daha oldu. Başı biraz dönmekte olan Deli Kurt, düşüyorum sandı ve yükseldiğini hissetti. Ne olduğunu anlamadan kendisini atının üstünde buldu. Bir elini, Deli Kurt'un sırtına destek yapan Gökçen, öteki eliyle dizginleri ona veriyordu. Demek ki bu suna boylu kız, Deli Kurt'u kandırarak ata yerleştirilmiş, bunu yaparken de yaralının hiç bir yerini acıtmamıştı. Şimdi geminden yakaladığı atı yavaş yavaş bir yere doğru ilerletiyordu. Nereye olduğunu Deli Kurt bilmiyor, bir şey de sormuyordu. Gönlünde bu kıza karşı duyduğu sevginin yanına iki gündür bir de saygı eklenmişti. Herkesin korkulacak bir canavar diye çekindiği bu peçeli kız gerçekte çok iyi bir insandı. Bir peri kadar güzel, pars gibi güçlü, aynı zamanda bilgili ve yüzünü göstermediği için de manalı idi.

Yassı Tepe'nin eteğindeki tümseği aşınca durdular. Burada üç dört ağacın sığınak haline getirdiği bir yerde büyük bir taş oluk gürlüyordu. Oluk, iki üç insanı alacak kadar genişlikte ve önünde kuyu gibi bir çukur vardı. Gökçen buraya niçin geldiklerini anlattı :

- Bu kuyudan bir su kaynar sipahi ! Dertlere şifadır. Şimdi oluğu bu suyla dolduracağım. İçinde yıkandıktan sonra bir defa merhem sürüp em içireceğim, yarın sabaha kadar bir şeyin kalmayacak...


Kuyunun başında, kütükten oyulmuş bir kazan duruyordu. İpiyle sarkıtarak su çekmeye, oluğa boşaltmaya başladı. Epey derin olan kuyudan bu büyük tahta kazanla on beş, yirmi defa su çektiği halde hiç bir yorgunluk belirtisi göstermiyordu. Oluk dolunca hızla geriye dönerek Yassı Tepe'ye gitti ve ne olacak diye bekleyen Deli Kurt'un silahlarını getirerek yere koyduktan sonra :

- Sipahi ! Şimdi ben obaya kadar gideceğim. Buraya,hiç kimse uğramaz ama yine de pusatlarını yanına bırakıyorum. Sipahi olduğu için bunlarla kendini daha güvende hissedersin. Ben gelinceye kadar oluktaki suya girip yıkan. Bunlarla da kurulanırsın, dedi ve birkaç büyücek çevreyi Deli Kurt'a uzattı. Sonra, tahta kazanı yine kuyuya daldırıp çıkardıktan sonra ipini çözdü. Dolu kazan elinde olduğu halde :

- Atına binmeye izin verir misin ? diye sordu.
- İzin almana lüzum yok. Her şeyim senindir.
Deli Kurt'un sesinde sevginin ve minnettarlığın ahengi titriyordu.
Gökçen, usta bir çeri gibi ata sıçradı. Yine usta bir çeri gibi eğilerek su dolu kazanı kaldırıp aldı. Deli Kurt merakla :
- O suyu nereye götürüyorsun ? diye sordu.
- Türkmen beğinin oğluna...

Deli Kurt, birden bire içinde yaman bir kıskançlık ateşinin yandığını duydu. Onunla dövüşmemiş olsaydı 'Gitme' diye haykırabilirdi. Gökçen, kendisini bayağı bir kinin tutsağı sanmasın diye sustu. Bununla beraber o büyücü kız, sipahinin gönlünden geçenleri anlamamış değildi.

Belki de yatıştırmış olmak için şu sözleri söyledi :
- Onun yaraları seninkinden daha ağır sipahi ! Senin gibi suya girip çabuk iyileşmez ama bu su, yaralarının üzerine dökülmekle biraz kendine gelir...


Deli Kurt bir şey söylemedi ve Gökçen, Yassı Tepe'yi aştıktan sonra soyunarak ılık suya girdi.

Kız, doğru söylemişti. Suyun içinde farkına varılacak şekilde iyileşiyor-du. Su ılık olduğu halde biraz önce bütün gövdesinde duyduğu sıcaklıktan eser kalmamıştı. Oynak yerlerindeki ağrılar da geçmişti.


Kendisini güçlü duyuyordu. Oluktan çıkarak Gökçen'in verdiği çevrelerle kurulandı. Yavaş yavaş giyindi. Hatta kılıç ve sadağını da takındı. Kendisini denemek için bir kaç adım yürüdü. Yine arık ve bitkindi ama artık başı dönmüyor, dünyaya küskün gözle bakmıyordu. Acıkmıştı da. Demek ki sağlığa dönüyordu.


Biraz oturdu. Sonra kalkıp biraz gezindi. Oradan ağır ağır ilerleyerek Gökçen'in her zaman oturduğu ağacın altına vardı, oturdu.
Koyunlar da çökmüşler, aşağıdaki düzlüğe yayılmışlardı. Gökçen'i beklemeye başladı.


Deli Kurt, o zamana kadar en tatlı bekleyişin düşman beklemek olduğu-nu sanıyordu. Bu akşam, sevgiliyi beklemenin daha tatlı olduğunu anladı. Gecenin okşayıcı esintisi arasında, yıldızların titreştiği göğe bakarak : 'Gökçen'i burada ölünceye kadar bekleyebilirim' diye düşün-dü.

21. Bölüm