DELİ KURT

 
 

 

 

21

21. Bölüm

KUTLU GECE


Gökçen döndüğü zaman Deli Kurt, dünyaya yeniden gelmiş kadar sevinçliydi. Bunu yüzünden yahut davranışından belli etmiyordu ama içi içine sığmıyordu. Bu sevinç arasında yeni bir şeyin farkına varmıştı. Gökçen'in yanında iken bir çok şeyleri hatırlamıyordu. Şimdi de öyle olmuştu. Yaralarına gene o merhemden sürüldüğünü, o içkiden bir kaç yudum içirildiğini biliyordu. Fakat başını Gökçen'in dizlerine nasıl koyduğu aklına gelmiyordu. Kendi mi yatmıştı, yoksa kız mı yatırmıştı, bunu bir türlü hatırlamıyordu. Büyüleniyor mu idi ? Hasta mı idi ? Bir şeyler oluyordu ama anlamıyor, anlamak için de kendisini zorlamıyor-du. O kadar büyük bir bahtiyarlığın içinde yüzüyordu ki, bir adım ilerisini görmüyor, bir an sonrasını düşünmüyordu.


Güzel, serin bir geceydi. Ay doğmadığı için ortalık karanlıktı. Fakat Deli Kurt, kendisinin ışıklar arasında yattığını biliyordu. Ay, şu tepenin ardında idi. Biraz sonra doğacaktı. Ayınkinden bin kat güzel olan yeşil ışıklar ise hemen yanı başında idi ve kendisinden bir peçe ile ayrılmış bulunuyordu.


Sevimli sarı ayı çok görmüş, onun ışıklarından çok faydalanmıştı. Yeşil ışıklar ise yarım yamalak iki defa görmüş, daha doğrusu görür gibi olmuştu. Acaba bu gece onları doya doya, kana kana görebilecek miy-di?


Deli Kurt, kendisini yolculuk yapabilecek kadar güçlü hissediyordu. Yarın ayrılması mukadderdi. Gökçen de böyle söylemişti. Gururuna dokunmakla beraber, burada biraz daha kalabilmek için yaralarının çabuk iyileşmemesini gizliden gizliye istediğinin farkında idi. Asker olduğu için her şeyi asker kafası ile düşünmeye alışıktı. Gökçen'e karşı duyduğu sevgiyi de askerce düşünüyordu. Bu sevgi bir savaştı. Savaş olduğu için de kıyasıya bir uğraşma, karşı taraf ne kadar kuvvetli olursa olsun sonuna kadar bir didişme gerekti. Sevdiğini söylemek teslim olmak demekti. Hiç insan son kozlarını oynamadan yenilmeyi kabul eder, teslim olur mu ?


Deli Kurt, bütün bahtiyarlık kasırgası arasında bunları düşünüyor, fakat kendisini içinden dürten kuvvete karşı gelemeyeceğini anlıyordu. Adeta istemeksizin :

- Gökçen ! Oba beğinin oğlu seni çok seviyor, dedi.
Bunu 'Ben seni çok seviyorum' diyemediği için söylemişti. Sözlerinin nasıl bir tesir bıraktığını anlayacak kadar zaman geçmeden kızın büyülü sesi duyuldu.
- Oba beğinin oğlundan başka birisini de söyleyemez misin sipahi !
Deli Kurt, zevk ve heyecandan titredi. Gene sarhoş olmuş, kendisine sarhoşluğun çekinmezliği gelmişti. Cevap verdi :
- Söyleyebilirim !
Gökçen, konuşulmasını istemediği konular gelince susardı. Bu sefer öyle yapmayarak sordu :
- Bu bir sipahi mi ?
- Evet !
- Adı Murad mı ?
- Evet !


Gökçen, dizinde yatan yaralının yüzünü okşadı ve Deli Kurt bu okşama ile adeta kendinden geçti. Hayatı boyunca böyle bir zevk görmemişti. Kendisini cennette sanıyordu. Tatlı bir baygınlık arasında :
- Gökçen, dedi bana gözlerini gösterecek misin ?


Deli Kurt, bunu bir ülkü edindiği için sormuştu. Yoksa o bakılmaz gözleri göremeyeceğini, Gökçen'in göstermeyeceğini biliyordu. O halde alacağı cevap kesin bir 'Hayır' olacaktı. Fakat Gökçen 'Hayır' diye cevap vermedi :
- Bu gece göreceksin, dedi
Deli Kurt inanamıyor, yanlış işittim sanıyordu :
- Bu gece mi ? diye sordu.
Bu gece sipahi...Birazdan istediğin olacak...
Deli Kurt bahtiyarlıktan bitkindi. Dünya güzelinin gözlerini görerek onun dizlerinde ölmek...Artık başka bir şey düşünemiyordu.
Gökçen uzun uzun sustuktan sonra :
- Sipahi dedi. Beni gördükten sonra ne olacak ?
Deli Kurt cevap verdi :
- Bir zaman benim iyileşmemi bekleyeceksin...
- Sonra ?
- Sonra seninle ok atıp yarışıp güreşeceğiz...
Gökçen'in sesi büsbütün büyüledi :
- Okun belki okumu aşar. Atın belki atımı geçer. Ama güreşte mutlaka yenilirsin...
- İkisini kazanmam yetmez mi ?
Gökçen, şiir haline gelmişti :
- Senin için yeter sipahi...Fakat sen evlisin...
Deli Kurt, o zaman içindeki acının nerden geldiğini kavradı ve büyük bir çaresizlik içinde :
- Dinimize göre bir erkeğin iki evdeşi olabilir, diye cevap verdi.
Kız, büsbütün güzelleşen sesiyle sordu :
- Evdeki hatunun buna ne der ?


Deli Kurt, yanındaki dünya güzelinin kendisini benimsediğinin farkında değildi. O kadar büyük bir bahtiyarlık duyuyordu ki, duyguları ve düşünceleri başka zamandakilere hiç benzemeyen bir şekilde işliyordu. Belki de ne söylediğinin farkında olmadan cevap verdi :

- Hiç bir şey demez.
- Üzülmez mi ?


Deli Kurt, o zaman Satı Kadın'ın sözünü hatırladı. Gökçen Kız'ın bütün sert ve yabani görünüşüne rağmen çok iyi yürekli olduğunu söylemişti. İşte, dediği çıkıyor, bu kadar derin bir gönül işinde başka birisinin kendisi yüzünden kırılmasını istemiyordu.

Deli Kurt, bu güzel gecede yabancı bir kızın dizlerinden yatarken evdeki Melek Hatun'u hatırladı. Huyu ve yüzü ile gerçekten bir melek kadar güzel olan o sadık ve vefalı kadın gözünün önüne gelince içi sızladı. Fakat o kadar büyülenmiş, Varsak kızının sevgisine o kadar tutulmuştu ki, onu daha fazla düşünmesine imkan yoktu. Artık kendi kendisine buyruk olmadığını anlıyordu. Kendisini ölümden kurtaran bu yiğit kızın tutsağı olmuştu. Bu öyle bir kızdı ki, güzellikte eşi bulunmadığı gibi kuv-vet ve cesarette de örneğine rastlanmazdı. Daha biraz önce okta ve yarışta beni geçsen bile güreşte mutlaka yenilirsin diye meydan oku-mamış mıydı ?


Bu sözler bir övünme değildi. Oba beğinin oğlunu tek kolu ile kaldırarak atın üzerine nasıl aldığını görmüştü. Kendisini de o şekilde kavrayarak kaldırmıştı. Kolunun bu gücü neyse ne ama hele o gözlerindeki kuvvet... Deli Kurt, tatlı bir uyuşukluk içinde kendinden geçmek üzerey-di. Toparlanmaya çalıştı ve nasıl söylediğine kendisinin de şaştığı kolaylıkla :

- Gökçen, dedi. Yanıklık canıma değdi. Sensiz yaşayamam. Beni ölümden kurtardığın gibi ruhsuz bir ölü gibi yaşamaktan da kurtarır, evdeşim olur musun ?

Sonra onun sustuğunu görerek tamamladı :
- Karası'daki hatun buna bir şey demeyecek, üzülmeyecektir.


Uzun, Deli Kurt'a pek uzun gelen bir zaman geçti. Gökçen cevap vermiyordu. Umutsuzluğa kapılmak üzereydi. Birden bire onun en güzel sesiyle 'Peki !' dediğini işitti. Bunu söylerken Deli Kurt'un yüzünü de hafifçe okşamıştı.


Yaralı sipahi, her şeyi unutmuştu. Nerede olduğunu, niçin burada bulunduğunu hatta kendisinin kim olduğunu bile unutmuştu. Anlatılmaz sevinçli duygular arasında başka bir dünyada yaşıyordu. Kişi oğlu Cennette de ancak bu kadar bahtiyar olabilirdi. Fakat bu bahtiyarlığın son ucuna varmak için Gökçen'in gözlerini de görmesi lazımdı. O gözlere bakanların öldüğünü biliyordu. Bu kadar kutlu bir gece geçirdikten, bu kadar sevdiği dünya güzelinin dizlerinde yattıktan, onun kendisiyle evlenmeye razı olduğunu işittikten sonra yeryüzünde başka ne dileği kalırdı ki ? Artık ölüm seve seve katlanacağı bir şeydi. Bu ka-dar bahtiyarlığı tatmak, doğrusu ölüme değerdi.

Zaten ölüm korkulacak bir nesne değildi ki...Tımarlı sipahiydi ve işi gücü can pazarında alışveriş etmekti. Bir kaç defa ölümle yüz yüze gelmiş, ölmemişti. Ölebilirdi. Bir sipahi ölmekle kıyamet kopmazdı ya...

Bu son tadı tatmak için heyecanlı bir sesle :
- Gökçen ! Artık gözlerini göster ! diye yalvardı.
Gökçen bir şey söylemedi. Bir eliyle Deli Kurt'u başının altından tutarak kaldırdı. Çimenlerin üzerinde oturmuş oldukları halde karşı karşıya idiler. Dünya güzelinin billurdan sesi işitildi.

- Başını eğ !
Deli Kurt bakışlarını yere çevirdi. Gökçen peçesini çıkardı ve son buyruğunu verdi :
- Başını yavaş yavaş kaldırarak bana bak !
Hiç bir şeyden korkusu olmayan Osmanlı sipahisi korku ve heyecandan titreyerek başını yavaş yavaş kaldırdı. Kamaştırıcı bir ışığın gözlerine ve içine dolacağını sezerek önce Gökçen'in çenesini, sonra dudaklarını gördü. Göz göze gelince ok yemiş gibi sarsılarak ve ejderha görmüş çocuk gibi titreyerek :
- Aman Allah'ım ! diyebildi. Bunu gayet yavaş ve kısık bir sesle söylemiş, çünkü bütün gücü kesilmiş ve şaşkınlıktan aklı başından gitmişti. Bağıracak kuvveti olsaydı bütün çevrede yankılanacak bir kükreyişle haykırırdı. Bir çift çekik yeşil göz ışık saçarak kendisine bakıyor, bütün iradesini yok ediyor, gözlerini kamaştırıyor, Deli Kurt'u zevkten bayıltacak hale getirirken, korkunç şekildeki yırtıcı bakışlarıyla da titriyordu.


Deli Kurt bütün dirliğinde böyle korkunç şey görmemişti. Bakamıyor, korkudan sarsılıyordu. Fakat bu kadar güzel şey de görmemişti. Bakmaya doyamıyor, sarhoş oluyordu. Tekrar 'Aman Allah'ım ' diye inledi. İçine bir baygınlık gelmişti. Yıkılacaktı. Onun :
- Elinle gözlerini kapa, diyen sesini duydu, kapadı.


Kapadı ama kızın yeşil gözlerinden çıkan yeşil ışık bütün benliğini o kadar sarmıştı ki, gözleri kapalı olduğu halde yine yeşil bir boşluk görüyordu. Birden Gökçen'in elini kendi bileğinde hissetti. Gözlerini kapayan elini yavaş yavaş çekerken 'Bana bak' diyordu.


Deli Kurt yeniden baktı ve içine anlatılması imkansız bir hazzın dolduğunu duydu. Bu gözlere dayanılmazdı. Yavaşça :
- Artık ölmek istiyorum, diyebildi. Gökçen gülümsedi. Gülümseyince yırtıcılığı kaybolan fakat ışıkları kuvvetlenen gözlerini Deli Kurt'un gözlerinden ayırmadan cevap verdi :
- Yaşayacaksın...


Gerçekten de Deli Kurt, içinde bir başkalık bir ferahlık duymaya başla-mıştı. Böyle olduğu halde onun gözlerine uzun zaman bakamayarak başını eğdi. O zaman Gökçen çenesinden tutarak onun başını kaldırdı :
- Artık alıştın . Gözlerini kaçırma ! dedi


Evet, alışmıştı. Ölmeden, bayılmadan, yıkılmadan bakabiliyordu. Fakat yine de bu bakış belalı bir şeydi. Bu kadar güzel gözlere bakmak, sonra da ölmemek... Ya hele o ışıklar... Gökçen, evleneceğim erkeği gözlerime bakmaya alıştırırım demiş ve dediğini yapmıştı. Deli Kurt artık kendisinde ayakta duracak değil, oturacak kuvvet bile kalmadığını anlıyordu. O zaman Gökçen eliyle onu yine dizlerine yatırdı ve artık Deli Kurt'a bakmayarak gözlerini ufka dikti. Ay doğuyordu. Peçesini örtmemişti. Deli Kurt, başını kıpırdatmadan hem ışıklı gözlere hem aya bakıyor, nasıl olup da bu kadar güzel bir yüzün yaratılmış olduğuna şaşıyordu. İnsanı dize getiren gözleri ve gönüllere işleyen sesiyle Gökçen Tanrının büyüklüğüne ve en büyük tanıktı. Tanrı onu herhalde düşünerek ve överek yaratmıştı.

Yabani ve umursamaz görünüşü altında bu kız, göğsünün içinde en duygulu yüreklerden birini taşıyordu. İnsanların bildiği bir çok şeyi bilmiyor, bilmedikleri bir çok şeyi biliyordu. Olağanüstü kuvvetleri vardı. Fakat işte o da şu dizlerinde yatan yaralı ve yakışıklı sipahiye gönül vermişti. Zaten öyle olmasaydı Deli Kurt, dayanamaz, ötekiler gibi ya çıldırır ya ölürdü.


Gökçen birden kavalını dudaklarına götürüp bir şeyler çalmaya başladı. Her zaman güzel ve dokunaklı çalardı ama bu geceki ezgileri büsbütün başkaydı.


Deli Kurt, bu kadar güzel bir gecede, bu kadar güzel ayı seyrederek bir dünya güzelinin dizlerinde yatmış olduğu halde onun korkunç güzelliğine baka baka, gözlerinden saçılan ışıkları içe içe eşsiz kavalının sesini dinliyor, yaşamanın tadını çıkarıyordu.
Gökçen çaldı, çaldı. Deli Kurt'u büsbütün sarhoş etti. Sonra kavalı bırakarak billur sesiyle bir türkü okumaya başladı :

Gönül, kader adında
Bir tuzağa atılmış.
Gönül bir çok duygudan
Ve oddan yaratılmış.
Yasa neymiş, anlamaz ;
Tasa çeker, inlemez,
Gönül ferman dinlemez,
Çünkü aşka satılmış.
Gönül için acı ne ?
Her söz gider gücüne.
Gönüllerin içine
Biraz ağu katılmış...


Gökçen doğru söylüyordu bu kadar büyük bir bahtiyarlık gecesinde bile Deli Kurt, gönlünün bir yanında ağu katılmış bir nokta olduğunu seziyordu. Fakat birbirinden üstün güzellikler arasında bunu içinden sildi. Kendisini, Gökçen'in güzelliğine kaptırarak başka bir aleme daldı. Uyku, baygınlık, sarhoşluk arasında bir duruma düşerek hayatının en kutlu gecesini geçirdi.

Dünya güzeli Gökçen ise sabaha kadar hiç kıpırdamadan çelik gibi yaradılışının verdiği bir dayanıklılıkla, dizlerinde yatan yaralıyı bekledi...

22. Bölüm