DELİ KURT

 
 

 

 

22

22. Bölüm

KAYBOLAN SİPAHİ


Deli Kurt, köyüne bitkin bir gönülle dönmüştü. Sevginin ve bahtiyarlığın bitkinliği... Oldukça da arıklamış ve yüzü süzülmüştü. Çakır onu görün-ce :
- Neredeydin be Deli Kurt ? Seni ölmüş biliyorduk, sarılmış ve Deli Kurt'un boynunda olan eli,giyiminin üzerinden sol omzundaki yaranın yerini anlayarak :
- Yaralı mıydın ? diye sormuştu.


Deli Kurt altı aydır olup bitenleri nasıl anlatabilirdi ? Karaman Elinden dönüşte 'Köylüler em sürdüler' cevabı ile dövüştüğünü, bu dövüşte yeniçerinin öldüğünü, ama kendisinin de yaralandığını, köylülerin iki ay kendisine baktığını, dönüşünden bir müddet sonra kimseye haber vermeden Yassı Tepe'ye gittiğini, orada Gökçen'i gördüğünü, Oba Beğinin oğlu ile vuruştuklarını ve şimdiki yaralarını da bu dövüşte aldığını söyleyebilir miydi ? Fakat Çakır bir türlü bırakmıyor, boyuna soruyordu. Deli Kurt'un kaçamaklı cevaplarından şüphelenmiş, işin içinde iş olduğunu anlamıştı. Çakır, bir gönül işine, izinsizce Karaman ülkesine gitmeye hatta bir yeniçeri öldürmeye o kadar ehemmiyet vermezdi. Deli Kurt'un herhangi bir tesadüfle bir Osmanlı şehzadesi olduğunu öğrenmesinden korkardı.Daha kötü olarak da başkalarının, onun şehzade olduğunu bilmelerinden çekinirdi. Çünkü o hala merhum İsa Beğ'in hatırasına sadıktı.


Deli Kurt'un yarasını görünce onun bazı şeyler sakladığını anlamakta gecikmedi. Çünkü ilk yara kılıç, kargı, yahut ok yarası değildi. Üstelik dağlanmıştı da...Deli Kurt galiba Karamanlılara tutsak olmuştu o zaman diye düşündü ve artık üstelemedi.


Deli Kurt, aşağı yukarı altı ay sonra ikinci defa yaralı olarak yurduna dönüyordu. Belinde yeni bir bıçak vardı. Bunu Gökçen vermişti. O da kendi bıçağını Gökçen'e bırakmış ve ne zaman, nasıl gelebileceğini anlatmıştı. Gökçen, o billur sesiyle :
- Sen sağ oldukça seni bekleyeceğim, demişti.


Deli Kurt, sipahiydi. Emir kuluydu. Öyle seferlere çıkabilirdi ki yıllarca gelmesi imkan olmazdı. Bunu düşünerek:
- Gelmem uzarsa sağ olup olmadığımı nerden bileceksin ? diye sormuştu. Gökçen kısaca :
- Bilirim, diye cevap vermişti.


Gerçekten de bilirdi. O, birçok gizli şeyleri bilen bir büyücü değil miydi ? Sonra vedalaşıp ayrılmışlardı. Gökçen, Yassı Tepe'nin doruğundan onu uğurlamıştı. Deli Kurt son dönemeci kıvrılırken Yassı Tepe'ye bakmış, orada duran Gökçen'i görerek kılıcını çekip onu selamlamış, Gökçen de elindeki kavalı sallayarak karşılık vermişti. Bu kadar uzak bir mesafe-den bile Deli Kurt, onun gözlerindeki yeşil ışıkları görmüştü.

Deli Kurt, bu yıl da çok sert geçen kışı hiçte sıkıcı bulmadı. Şimdi nerede olursa olsun gönlü umutla doluydu. Dünya güzeli Gökçen kendisini bekleyeceğini söylemişti.


Köyde her şey her zaman olduğu gibi geçip giderken bir nokta köylülerin dikkatini çekti. Tımarlı sipahi Murad, köyün güzel kaval çalan yaşlı çobanından ders almaya başlamıştı. Ona uzun uzun yanık havalar çaldırarak dinliyor, sonra kendisi en basit ezgileri meşketmeye başlı-yordu. Böyle bir teklif karşısında kalacağını hiç bir zaman aklına getirmemiş olan çoban sevinçle ve istekle öğretiyordu. Deli Kurt, çabuk öğreniyordu. Gökçen de çalıyor diye kavalı o kadar sevmişti ki, iyi bir kavalcı olmamasına imkan yoktu.

Bazan kar yağarken kırlara çıkıyor, fırtınanın uğultuları arasında kaval çalıyor, Gökçen'e sesleniyordu.
Gökçen bunları duyuyordu. Uzun yolların, dağların, derelerin ötesinden Deli Kurt'un çaldığı kavalı işitiyordu. Çünkü onun olağanüstü kuvvetleri vardı. Gönüllerden çıkan duyguları, beyinlerden fırlayan düşünceleri bilirdi.
Deli Kurt da Gökçen'in kavalla kendisine verdiği cevapları duymaya başladı. Bunu kendi kudretiyle duyuyor değildi. Gökçen'in kudreti ona bu sesleri duyuruyordu.

İlkbahar gelirken Deli Kurt'un Gökçen'e kavuşmak umudu yeni bir sefer buyruğu ile suya düştü. Osmanlı Padişahı İkinci Murad Beğ, Semendire üzerinde yürüyüş emretmişti. Sırb'ın yaptığı iki yüzlülüğün cezası verilecekti. Osmanlı ordusu Edirne'de toplandıktan sonra hızla yürüyü-şe geçmiş, Rumeli'den gelen kuvvetleri de alarak Sırpların başkenti Semendire üzerine yürümeye başlamıştı. Sırp Beği Brankoviç, Türk ordusunun ne olduğunu iyi biliyordu. Bundan dolayı iyice berkittiği şehirde duramamış, Sırp ordusunun başbuğluğunu oğluna bırakarak kendisi Macaristan'a kaçmıştı.


Semendire haziran sonunda kuşatıldı. Bu Sırb'ın bir akçalık bile değeri yoktu, ama sağlam kalenin ardında bütün ordusunu toplamış olduğu için dayanıyordu. Yoksa Sırp Sındığı'nda, Kosova'da yaptığı gibi meydan savaşına çıksa bir iki saatte işi bitirilir, ordusu yok edilirdi. Zaten şu Rumeli'deki milletler arasında dayanıklı hangisi vardı ki ?.. Ama Macar'a gelince iş değişiyordu. Hele atlısı pek yaman, gözü pek oluyordu. Bu yüzden değil midir ki, şairin biri Macarlar için :

Kafirde yiğit varsa eğer sade Macar'dır,
Hem kendi yavuz, hem atı eşkin ve acardır.

demişti. Doğrusu Türk'le Macar çarpıştığı zaman savaş savaşa benziyor, tadına doyum olmuyordu. Onun için Osmanlı ordusundaki sipahilerle akıncıların çoğu kale duvarları dibinde sipahilerle akıncıların çoğu kale duvarları dibinde oyalanmaktan ise Macaristan'a yönelip şöyle bir erce vuruşmayı cana minnet biliyorlardı.


Nihayet bir ağustos gününde ordu Semendire'ye girdi. Deli Kurt da Karası sipahileriyle birlikte kaleye ilk girenler arasında idi. İçeride büyük bir kırışma olacağı hakkındaki tahminler boşa çıkmış, çünkü Sırp beğinin oğlu teslim olmuştu.

Tutsakların toplanması yeni bitmişti ki, çalkalanan bir haber bütün gönülleri hoş etti. Kırallarıyla birlikte Macarlar geliyordu. Hem de oldukça yakında idiler.


Türk ordusu, İshak Beğ ile Osman Beğ komutasında olduğu halde Macarlara doğru yıldırım gibi ilerledi ve eylülün ılık ve güzel bir gününde onlarla karşılaştı.


Çakır Bölükbaşı, Macarların dizi dizi olduğu savaş alanına gözlerini dikerek, kır düşmüş saçlarına rağmen, dinç kalmış gövdesini üzengiler üzerinde kaldırıp şöyle bir bakındıktan sonra :

- Bu Macar, Sırba benzemez, yine zorlu bir uğraş olacak, dedi.
Bütün bölük erleri gibi Evren ve Deli Kurt da onun bu sözlerini işitmişlerdi. Kimse bir şey söylemedi. Fakat hepsi içlerinden bir şeyler geçirdiler. Evren, şimdiye kadar Macarlarla hiç vuruşmamıştı. 'Hele şu Macarları da bir görelim' diye düşündü. Deli Kurt ise 'Gökçen'e kavuşmak için sağ kalmaya bakmalı' dedi.


Biraz sonra Macarların düzgün diziler halinde ilerlemeye başladığı görüldü. Aynı zamanda Osmanlı ordusunun gerisinden mehter takımı-nın savaş havaları çalmaya başladığı işitildi. Bu havalar çerilerdeki savaş isteğini arttırıyordu.

Tecrübeli bir savaş kurdu olan Çakır, Macar kargılarının eğildiğini ve atlarının hızlandığını görünce yakında kendi taraflarından da ileri borusu çalınacağını kestirerek hazır ol buyruğunu vermek üzere başını arkaya çevirdi :
- Macar atlarının göğüsleri zırhlı, dedi. Oklarınızı ayaklarına boşaltarak kılıçlara davranacaksınız.

Bunu söylerken de kırk kişilik bölüğün pusatlarına bir göz fırlattı ve göre göre, bu düzgün pusatlar arasında, Deli Kurt'un kemerine sokulmuş kavalı gördü. O kadar şaşırmıştı ki, az kalsın atından aşağı yuvarlanacaktı. Gözleri fal taşı gibi açılarak bağırdı :

- O da ne ? Savaş düğün dedikse gerçekten çengili, zilli düğün mü sandın ? Macar cengine o düdükle mi gireceksin ?
Deli Kurt'un yüzü kıpkırmızı oldu. Çakır da öfkeden kızarmıştı. Semendire önündeki günlerde bu kavalı görmeyip de şimdi görmenin sırası mı idi ?

Fakat daha çok düşünmeye, biraz daha söz etmeye ve öfkelenmeye zaman kalmadan Türk ordusunun ünlü boruları, Macar atlarının gürültüsünü bastıran bir keskinlikle havayı çınlattı. Arkasından Osmanlı atlılarının dört nala fırladığı görüldü.

Çakır'ın sözleri Deli Kurt' çok ağır gelmiş, onun bütün delilik damarlarını kabartmıştı. Kabaran deliliğin verdiği hazla düzen falan tanımayarak atını en korkunç hızı ile sürdü. Bölükbaşı Çakır'ı geçti. Okunu fırlattıktan sonra kılıç sıyırarak ve küçük kalkanıyla kendini koruyarak Macar dizisine daldı.


Çakır ve Evren onu bu çılgınlığının görmüşler, yalnız bırakmamak için yanına gitmek istemişlerdi. Fakat Macarlarla göğüs göğüse gelince Deli Kurt'u kaybetmişler ve kendi savaşlarını yapmaya mecbur kalmışlardı.
Bütün ova iki ordunun savaş haykırışları, at kişnemeleri, kılıç ve kargıların zırhlara, kalkanlara, insan gövdelerine çarparken çıkardığı seslerle dolmuştu. Havaya tozlar yükseliyor, yerde kanlar akıyordu.


Çakır Macarları zaten biliyordu. Evren ise daha ilk kılıçlaşmalarda bunun öteki düşmanlara benzemediğini anlamıştı. Yüzleri de bir başkaydı. Çıyan suratlı Bulgar veya Sırb'a benzemiyordu. Basbayağı insan gibiydiler, Türk'e benziyorlardı.


Deli Kurt'u yalnız Çakır ve Evren değil, yalnız Çakır'ın bölüğü değil, bütün Karası Sancağı tımarlıları tanır ve severlerdi. Şimdiye kadar kimseyi kırmamıştı. Yiğitliği kadar alçak gönüllü oluşu, her isteyene yardım etmesi onu herkese sevdirmişti. Bölükdaşlarından Koç Mehmed, onun tek başına Macar'a daldığını görünce başına bir iş gel-mesin diye hemen yardımına koşmuştu. Koç Mehmed, yaman bahadır-lardandı. Daha ufak bir çocukken, döğüşlerde koç gibi kafa vurduğu için kendisine 'Koç' demişlerdi. Otuz yaşlarında olduğu halde dokuz çocuğu vardı. Dokuzu da oğlan olan bu çocuklardan başka iki küçük kardeşi, bir öksüz yeğeni, yaşlı kaynanası hep onun eline baktığından, tımarın geliri kendisine yetişmez, ara sıra Deli Kurt'tan borç alırdı. Bu borçları hiçbir zaman ödeyemez, Deli Kurt da 'Senin oğlancıklar büyüdüğü zaman ödersin' diye işi kapatıverir, arada bir de hediye şeklinde öte beri verirdi.


Koç Mehmed bu kadar iyi bir arkadaşı böyle bir gününde yalnız bırakamazdı. Karşısına çıkanları devirerek yanına vardı ve o ciddi anda bile Deli Kurt'un çılgınlar gibi vuruştuğunu görmekte gecikmedi.


Deli Kurt öyle vuruşuyordu, o kadar kendini korumuyordu ki, fırsat ve imkan olsa 'Niçin böyle yapıyorsun?' diye sorardı. Şimdi bunu soracak zaman olmadığı için bu koruma işini kendisi yapmalıydı.
Türk atlıları zırhsız olduğundan, çok geçmeden ikisininki de vuruldu ve iki sipahi kendilerini yerde buldu. O zaman Koç Mehmed'in haykırışı işitildi :
- Davran bre Deli Kurt ... Yanındayım...
Arka arkaya vermişlerdi. Atlardan yapılan dürtüşleri kalkanlarıyla durduruyorlar, kılıçlarıyla da Macar atlarını sinirliyorlardı. Böylece kısa bir zamanda bir çok Macar'ı atlarından ettiler ve kendileri gibi yaya kalmış Macarlarla bir ölüm dirim savaşına girdiler.


Akşam çöküyordu. Macar bozulup yenilmiş, meydanı Türklere bırakmıştı. Çakır, yarılanmış bölüğünün başında, kaşları çatılmış olduğu halde içlerinde bazılarını sorguya çekiyordu. On dokuz şehitlerini bulmuşlardı. Fakat Deli Kurt'un dirisi de, ölüsü de yoktu :
- Bre Koç Mehmed ! diye seslendi . Deli Kurt'la yan yana idin, değil mi ?
- Evet !
- Sonra nasıl oldu ?

Yaralı, kan ve toz toprak içindeki Koç Mehmed, bölükbaşıya şaşkın bakışlarıyla baktı. Çakır, bu soruyu üçüncü defa soruyordu. Acaba anlayışı mı körelmişti ? Elli altı yaşındaki bir adamda bu kadar unutkan-lık olmazdı ama nedense aynı şeyi soruyordu. Koç Mehmed de aynı şeyleri üçüncü defa tekrarladı :

- Atlarımız vurulunca sırt sırta verip Macar'a karşı koyduk. Atlarını sinirliyor, yaya Macarlarla pir aşkına vuruşuyorduk. Önce işler yolunda giderken yeniden atlı Macarlar saldırınca düzen bozuldu. Deli Kurt'tan ayrı düştüm. Yaralandığım için ona bakacak halim kalmamıştı. Gücüm kesilmek üzere iken karşımdaki iki Macar'ın düştüğünü görerek çevreme bakındım. Evren gelmişti. Birlikte Deli Kurt'u aradık, yoktu.
Çakır, Evren'e döndü. Evren de aynı şeyi üçüncü defa anlatıyordu :

- Macarlar bozulunca ileride bir kaç kişinin boğuştuğunu görerek oraya seğirttim. Ben yetişinceye kadar Koç Mehmed birini devirdi. İkisini de ben hakladım. Deli Kurt nerde diye sordum. Biraz önce yan yana idik, diye cevap verdi. Oraları aradıksa da ölüsünü,dirisini bulamadık.
Çakır, bölüğüne buyruk verdi :
- Bütün çevreyi arayın !
Sipahiler aramak için dağılırken kendisi de Evren ve Koç Mehmed'le birlikte Deli Kurt'un boğuşmuş olduğu yere geldi. İzlere bakarak bir sonuç çıkarmaya çalıştı ama binlerce atın ve insanın hora teptiği bu yerde iz bulmaya imkan var mıydı ?
O zaman Evren'e bakarak sordu :
- Sakın tutsak düşmüş olmasın ?
Evren, bu düşünceyi reddetti :
- Tutsak mı ? Macarları çil yavrusu gibi dağıttığımız bir savaşta Deli Kurt onların eline düşer mi ?
Çakır, adeta öfkeyle bağırdı :
- Öyleyse bu deli ne oldu ?
Evren, Çakır'ı iliklerine kadar donduran şu cevabı verdi :
- Şehit olmuştur. Yarın sabaha kadar çakallar bitirmezse ölüsünü buluruz.


Çakır, tımarının başına gözleri yaşlı döndü. Macarlarla yapılan savaşın ertesi gününde cenk meydanını hemen bütün Karasılılarla birlikte aradığı, sancak beğine söyleyerek orduda münadiler bağırttığı halde Deli Kurt'un ne ölüsü bulunmuş, ne de onu gören çıkmıştı. Her halde Evren'in dediği gibi olacaktı : Ölmüştü.

Döndüklerinin ertesi günü Evren gelerek anasına gitmek için izin istediği zaman, Çakır 'Beraber gidelim' dedi. Hemen ata bindiler ve bütün yol boyunca bir tek kelime konuşmadan Türkmen obasına vardılar. Satı Kadın seksenini aşmış ve iyice kocamıştı. Fakat karşısında yalnız iki kişi görünce, daha hoş geldiniz demeden 'Deli Kurt nerde ?' diye sormaktan kendini alamadı. Sonra, yıllar boyu, kaç gidenin dönmediğini görmeye alışmış bir katı yüreklilikle :

- Yoksa şehit mi oldu ? diye sordu. Ötekilerin sustuğunu görünce, gözlerinden iki damla yaş akarak :
- Allah devlete, millete zeval vermesin, diye dua etti.
O akşam, anlaşılmaz bir duygu ile Satı Kadın, oğullarını yine Gökçen Pınarına götürdü. İsteksizce yemek yediler. Pınarın soğul suyundan içtiler. Havaların serinlemeye başladığı günlerdi. Oba, yakınlarda kışlağa göç edecekti.
Birden bire üçü de, yine süzülür gibi bir yürüyüşle gelmekte olan Gökçen'i görerek dikkat kesildiler. Yüzü peçeliydi. Elinde davgana olduğu halde pınara gitmeyerek yerde oturan üç kişinin önüne geldi. Üçünü de şaşkınlıktan aptala döndüren şu soruyu sordu :
- Deli Kurt'tan haberiniz var mı ?
Çakır, aksi bir cevap verecekti ki, Satı Kadın buna zaman bırakmadan atıldı :
- Deli Kurt şehit oldu kızım.
Gökçen'in sesi üçünün de gönlüne işleyecek kadar güzelleşip manalandı :
-Hayır Satı Nine ! Deli Kurt sağ. Uzak bir yerde kaval çalıyor.

23. Bölüm