23
23. Bölüm
TUTSAKLIK
Gökçen doğru söylüyordu. Fakat ne Satı Kadın,
ne de Çakır'la Evren birden bire onun sözlerine mana
verememişler, Gökçen uzaklaşıncaya kadar epsem bir
halde kalmışlardı. İlk önce Çakır'ın aklı başına
geldi. Deli Kurt'un belinde gördüğü kavalı
hatırlamış, Gökçen'in 'Uuzak bir yerde kaval
çalıyor' demesiyle bunu bağlamıştı. Bu kız herhalde
doğru söylüyordu. Yoksa Deli Kurt'un savaşa bir
kavalla girdiğini nereden görecekti ? Heyecanla :
- Ana ! Bu kız doğru söylüyor, dedi. Satı Kadın da
inanmak isteyen bir davranışla :
- Nereden bildin
? diye sordu ve Çakır, hikayesini anlatınca da :
- Gökçen Kız bilir. O büyücüdür, diye kestirip attı.
Gökçen Kız gerçekten bilmişti. Deli Kurt o anda
Macaristan'da tutsak bulunuyor ve onun dediği gibi
hapsolunduğu yerde kaval çalıyordu.
Macarlarla o
kanlı savaşın yapıldığı günde Koç Mehmed'den ayrılıp
da tek başına bir kaç kişiyle vuruşurken garip bir
tesadüf olmuş, İmre Bator adında bir Macar beği
savaşın kaybedildiğini görerek adamlarıyla birlikte
savaş alanından çekilmeye başlamıştı. Yolu, Deli
Kurt'un vuruştuğu yerden geçiyordu. Macar beği
Türkleri iyi tanıyan, Türkçe bilen ve yiğitliğe
değer veren birisiydi. Bir Türk'ün çevrilmiş olduğu
halde tek başına bu kahramanca savunması pek hoşuna
gitti. Biraz sonra nasıl olsa bitecek, fakat dünya
bir kahramana kaybedecekti. İmre Bator'un gönlü buna
razı olmadı. Adamlarına 'Diri yakalayın' buyruğunu
verdi. Kementle Deli Kurt'u düşürüp bir anda
ellerini bağla-dılar. Hemen bir Macar atına
oturttular. İki yanında da Macar atlıları olduğu
halde sürdüler. Bu işler o kadar çabuk olmuştu ki,
biraz sonra savaş alanına hakim olan Türklerden hiç
kimse bunu görmemiş, hatta pek yakında olup da üç
Macar'la boğuşan Koç Mehmed bile farkına
varamamıştı.
İmre Bator, kendi memleketine
gelinceye kadar Deli Kurt'la konuşma-mış, yalnız
uzaktan uzağa onun davranışlarını kontrol etmişti.
Bu Türk'ün gözüktüğü kadar metin bir adam olduğu
anlaşılıyordu. Macar beği ilk iki gün ona yiyecek ve
su verilmemesini emretmiş, fakat o ağzını açıp da en
ufak bir şikayette bulunmayınca, hatta mahsus kendi
karşısında yemek yiyen Macarlara başını çevirip
bakmayınca hayranlığı artmıştı. Üçüncü günü yiyecek
ve su verdirilmiş, fakat Deli Kurt bu yi-yeceği aç
bir adam gibi değil, mutad yemeğini yiyen birisi
gibi yemişti.
İmre Bator, ancak konağına
geldiği zaman Deli Kurt'la konuştu.
- Adın ne ?
- Murad.
- Nerelisin ?
- Karasılı
- Kaç
yaşındasın ?
- Otuz altı.
Macar beği sağlam
yapılı Türk'ü iyice süzdü. Sonra, dolaşık yollardan
gitmeye lüzum görmeyen bir açık yüreklilikle
teklifini yaptı :
- Murad ! Bizim dinimize
girersen sana burada rütbe ve malikane verir, soylu
bir Macar kızıyla da evlendiririz, ne dersin ?
Deli Kurt'un gözlerinde parlayan bir öfke ışığı ve
yanaklarında kızartı görüldü. Arkasından kısa ve
keskin bir 'Hayır !' işitildi.
Bu 'Hayır !', uzun
ve gürültülü bir konuşmadan daha tesirliydi. Macar
beği de direnmedi. Mutaassıp bir Hıristiyan olmakla
beraber insaflı ve doğru adamdı. Bu Türk'ün, dinine
bağlılığını hoş gördü ve hatta beğendi.
Deli
Kurt'u konağın yer katında bir odaya kapadılar.
Yemek veriyorlar, bazan bahçeye çıkarıyorlardı.
Fakat ne de olsa tutsaklıktı ve pek ağır geliyordu.
Deli Kurt o zaman kendisiyle bırakılan kavalına
sarılıyor, mahpus olduğu odanın dört duvarı
arasından çok uzaklardaki Gökçen'e sesleniyordu.
Kavalı güzel ve yanıktı. Hele bu gurbetteki
duygulu gönülle çalınan kaval daha tesirli oluyordu.
Macar beğinin adamları da kavalı dinlemeye ve zevk
almaya başlamışlardı. Deli Kurt'un kaval üflemedeki
ustalığı yayıla yayıla İmre Bator'un kulağına kadar
gitmişti. Şimdi bazı geceler o bahçede ziyafet
veriyor ve birçok Macar birden bu Türk'ün hüzünlü
kavalını dini bir sessizlik içinde dinliyordu. Bu
kadar sert ve yırtıcı savaşçılar olan Türklerin öyle
içten gelen, hazin bir müzikleri oluşu Macarların
tuhafına gidiyordu.
Deli Kurt, vakur
sessizliğiyle Macarların sevgisini kazanmaya
başladı. Bir zaman sonra kendisine daha iyi bir oda
verdiler ve hürriyetini genişlettiler. Fakat o,
verilenden fazla hiç bir şey istemiyordu. Hatta
şehirde gezip tozmaya bile yanaşmıyor, ömrünün
çoğunu konağın büyük bahçesinde geçiriyordu. Deli
Kurt, bu bahçede kendiliğinden yemiş ağaçlarıyla
ilgilenmiş, yeni fidanlar yetiştirmeye başlamıştı.
Bu işleri iyi bilirdi.
Günden güne
zayıflıyordu. Bu, tutsaklıktan değil, kendisini
saran kara sevdadandı. Gökçen onun bütün varlığına
işlemişti. Onun çaldığı kavalı duyuyor, dünyasından
geçecek gibi oluyordu.
Bir kaç ayda öğrendiği
yarım yamalak Macarca ile bir gün beğin
muhafızlarından birisine :
- Şehrin yakınlarında
yeşil, az ağaçlı, yassı bir tepe var mı ? diye
sordu. Macar hayretle bakarak cevap verdi :
-
Böyle bir tepe var . Nereden aklına esti de böyle
bir tepeyi soruyor-sun?
Nereden estiğini yalnız
Deli Kurt bilirdi. Şimdi aysız gecelerde o tepeye
gidiyor, kaval çalıyor, bazan uzaktan çalınarak
kendisine kadar gelen başka bir kavalın sesini
dinliyordu.
Deli Kurt'un, bu esrarlı hali
Macarlara dert olmuştu. Bir kaç tanesi gizlice
ardından giderek o tepeden ne yaptığını gözetliyor
ve kavalını dinliyordu. Çok güzel çalıyordu. Ara
sıra da bir tümseğe başını koyarak yatıyor, göğe
dalıyor, hatta bazan da kendi kendine konuşuyordu.
Macar beğinin adamları arasında Mikloş adında birisi
vardı ki, Deli Kurt'la iyice arkadaş olmuştu. O da
çok güzel Macar sazı çalıyordu. Bazı akşamlar
konağın bahçesinde karşılıklı saz ve kaval yarışması
yapıyorlar, bazı bazı tepeye birlikte gidiyorlardı.
Macarlar, o tepeye Kaval Tepesi adını takmışlardı.
Bir gece Mikloş'u ürküten bir şey oldu. Yine
Kaval Tepesi'ne gitmişler ve Deli Kurt, yine bir
kaval faslı yapıp sunmuştu. Her zaman olduğu gibi
şimdi Mikloş saz çalacaktı. Fakat daha tellere
dokunur dokunmaz Murad onu bileğinden yakalayarak :
- Dur, çalma, dinle ! dedi.
Mikloş, şaşkın :
-
Neyi ? diye sordu.
Deli Kurt, eliyle güneyde bir
yeri göstererek cevap verdi :
- Kavalı ...
Mikloş, dikkatle dinledi. Kaval sesi falan yoktu.
'Hangi kaval ?' der gibi Murad'ın yüzüne baktı. O
hiç oralı değildi. Uzaklara bakarak bir ses
duyuyordu. Gerçekten de duyuyordu. O sırada Gökçen,
Yassı Tepe'de kaval çalıyor, Deli Kurt'a sesleniyor
ve olağanüstü kudretiyle kavalının sesini çok
uzaklardaki sevgilisine ulaştırıyordu.
Mikloş,
Türk sipahisine dikkatle baktıktan sonra : 'Galiba
deli' diye düşündü. Fakat aylardan beri aralarında
olduğu halde en küçük bir kusuru gözükmeyen bu
delinin gizli bir derdi olduğunu kestirerek acıdı ve
ona sevgisi arttı.
Deli Kurt'un üç yılı
sonsuz bir hüzün içinde tutsak olarak geçti. Bir gün
gözüne çarpan bir şey onu üç yıllık dalgınlıktan
uyardı. Macarlarda bir hazırlık vardı. Bir savaş
hazırlığı...
Kendisine belli edilmek istenmediği,
o da çevresiyle ilgilenmediği halde sipahi gözüyle
bunu anlamıştı. Yalnız bunu anlamış değil, seferin
Türkler üzerine olduğunu da sezmişti.
O gece
yatıp daldığı bir sırada Gökçen'in :
- Sipahi !
Artık dön ! diyen sesiyle sıçradı. Gayet açık bir
şekilde duymuştu. Gökçen'in o billurdan, o ahenkli
sesiydi ve çok yakından söylenmişti. Herhalde Gökçen
odanın içinde olmalıydı. Mumu yaktı. Odanın dört
bucağında gezdirdi. Kimseler yoktu.
Deli Kurt,
yatağına oturarak sabaha kadar, şimdi uzağında
olduğu yakınları düşündü.
Güm doğduğu zaman
kararını vermişti. Macar kendi yurduna sefer
ederken, Gökçen onu çağırırken artık buralarda
duramazdı. O zaman gözlerinde bir perde kalktı.
Nasıl olmuştu da üç yıldır bunu düşünmemişti !
O
gün çevresine bambaşka bir gözle bakıyordu.
Çevresini kollamak, işi tasarlamak ve harekete
geçmek için yarım gün yeterdi. Macar askerlerinin
güneye doğru alay alay yola çıktığını görmüştü. En
kısa yol olan bu yol tehlikeliydi. Erdil ve Eflak
üzerinden gitmeye karar verdi.
Gece
olurken ilk bulduğu ata atladı. Yönünü önceden
tasarlamıştı. Dört nala sürmeye başladı. Geceleri
Kaval Tepesi'ne giderek geç vakitlere kadar orada
kalmasına alışık olan Macarlar kaçışı ertesi sabah
olmadan anlayamazdı. Bu düşünceyle atını hızlı
sürüyordu.
Dönüş zahmetli oluyordu. Gündüzleri
ormanlarda, derelerde saklan-mak, geceleri yürümekle
yapılan bu yolculuk tehlikeliydi de. Pusat olarak
kendisine iyi bir değnek bulmuştu. Bir iki defa
Macar köylü-lerinden azıcık öte beri alıp yemiş,
sonra da yabani yemişler ve otlarla yetinmişti.
Bir akşam üç yol ağzında yolunu şaşırdı. Gökyüzü
kapanık olduğu için yıldızlara bakarak yön seçmek
ihtimali de yoktu. Aksi bir yola gitmek, o zamana
kadar harcanan bütün emekleri boşa çıkarabilir,
kendisini yine tutsak düşürebilirdi. Deli Kurt, bir
ara durarak uzun boylu düşündü. Çok yorgun olduğu
için başını atının yelesine eğerek gözlerini kapadı.
İçi geçti.
Birden bire omzuna dokunan bir elle
gözlerini açtı ve yanı başında hafif bir ses duydu.
- Orta yoldan yürü sipahi !
Gökçen'in sesiydi.
Atının üstüne dinelerek bakındı. Kimse yoktu. Fakat
omzuna dokunuşu ve sesi o kadar açık duymuştu ki,
mutlaka orada birisi vardı :
- Gökçen ! diye
seslendi. Çok uzaktan, pek hafif duyulan bir ses
cevap verdi :
- Yürü !
Deli Kurt, tereddüt
etmedi. Büyücü, peri kızı sevgilisi, olağanüstü
kuvvetleri olan Gökçen kendisine yol gösteriyordu.
Bütün yorgunluğu-nun geçtiğini hissetti. Şimdi
mesafeleri yırtarak aşıyor, sanki bir an önce
Gökçen'e kavuşacakmış gibi at sürüyordu. Bu
delicesine gidişi çok iyi oldu. Çünkü yalnız uzun
bir yolu geçmiş olmakla kalmadı, bir hayli yiyecek
de buldu. Fazla olarak şimdi yanında bir baltası
vardı.
Bu balta, sonraları işine yaradı. Biraz
Macarca bildiği için Macar ülkelerinden geçmesi o
kadar güç olmamıştı. Fakat Eflak'a girince iş
değişti. Gayet kaba, hayvan kadar yabani ve domuz
kadar pis olan Ulah'ların arasından geçmesi hiçte
kolay olmadı. Bir kaç defa başı belaya uğradı.
Ulahlarla kapışıp kafa, göz yardı. Bir defa
ikindiden akşama kadar süren bir yarışma ile canını
kurtardı. Bir gün bir batağa saplandı. Az kalsın
boğuluyordu. En zorlusu da Eflak beğinin çerileriyle
çatışması oldu. Baltasıyla bir hayli vuruşup bir
ikisini devirdikten sonra atını güneye çevirerek
dizgin boşalttı. Ardına düşen Ulahlar, okla atını
vurup onu yaya bıraktılar. Fakat Deli Kurt, Tuna'yı
görmüştü.
Olanca hızıyla koşarak kendisini ırmağa
attı. Arkasını kollayarak kulaç-lamaya başladı.
Ulahların her ok çekişlerinde suya dalıyordu. Akşam
karanlığı çökmekte olduğu için daha çok
üstelemediler.
Deli Kurt, karşı kıyıya çıkınca
Tanrıya şükretti. Artık Osmanlı toprakla-rında idi.
O kadar yorgundu ki, sırt üstü yatarak derin
solumaya başladı. Yanına gelip kim olduğunu soran
Niğbolu beğinin çerilerine :
- Önce biraz su verin
de içeyim, dedi.
Bu düzgün Türkçeyi işiten
çeriler birbirlerine bakıp dudak büktüler. Biri :
- Türk'e benziyor, dedi.
Deli Kurt yattığı yerden
kalkarak öfkeyle sordu :
- Gavura mı
benzeyecektim ?
Çerilerden biri onun giyimini
işaret etti :
- Bu kılık ne ?
Deli Kurt ayağa
fırladı :
- Ne kılığı olacak ? Tutsak kılığı....
- Bunları beğe anlatırsın...
Bunu söyleyerek Deli
Kurt'u Niğbolu beğinin karşısına götürdüler.