DELİ KURT

 
 

 

 

24

24. Bölüm

İZLEDİ GEÇİDİ


Deli Kurt, Niğbolu'da olduğunu beğin huzuruna çıktığı zaman öğrendi. Kim olduğunu anlatmaya çalışırken kendisini tanıyan bir askerin çıkması güçlükleri çözüverdi. Niğbolu beği, Macarlarla yeniden savaşın başladığını söyledikten sonra Deli Kurt'a bir takım sipahi giyimi buldu. Harçlık verdi ve Karası tımarlılarının nerede bulunduğunu bilmediği için üç yıldır uzak kaldığı tımarına gitmesi için müsaade etti.

Üç yıldır yerinde bulunmadığı için tımarını başkasına vermiş olabilirler-di. Bu düşünceyle, aynı zamanda çoluk çocuğunu ve hele Gökçen'i görmek isteğiyle, ne kadar hızlı gitmek kabilse o kadar hızlı giderek ve denizi aşarak Karası'ya vardı. Tımarın alınmamıştı. Bunu Çakır'ın sağla-dığını, onun da bir iki yol Gökçen Kız'ı görerek sağlığını öğrendiğini Deli Kurt bilmiyordu.


Evdeşi Melek Hatun'u solgun ve zayıf buldu. Üç kızı büyümüştü. Hele büyük kızı Zeynep şimdi yirmi yaşında boylu boslu gelinlik kız olmuştu. Genç bir köy ağası onu istiyordu.


Deli Kurt, Karası Sancağı tımarlılarının hep birden, savaş için Tuna bo-yunda olduğunu öğrenince onlara katılmak için elini çabuk tuttu. Köyünde ancak bir hafta kaldı. Tımarının işlerini düzene koyup akçasını aldı. Zeyneb'in düğününü savaş dönüşü yapacağını söyleyerek yola koyuldu.


Deli Kurt, cepheye koşuyordu. Fakat dosdoğru oraya gitmeden önce bir çark çizerek Gökçen'in obasına uğrayacaktı. Kırk yaşlarında gün görmüş bir Sipahi olmasına rağmen yirmi yaşındaki bir gencin heyecanını duyuyordu. At çatlatırcasına giderek obaya, her zaman vardığından daha çabuk ulaştı. Artık Yassı Tepe'nin yolları, beynine karış karış işlemişti. Uzaklardan kendisine kavalı ile seslenen, tutsaklıktan kaçması gerektiğini hatırlatan, üç yol ağzında şaşırdığı zaman doğru yolu gösteren insan üstü Gökçen'e yaklaşmanın yürek çarpıntısı içindeydi. Fakat neden içinde anlaşılmaz bir acı vardı ? Bunu biraz sonra Yassı Tepe'yi aşınca anladı. Alan bomboştu ve Gökçen'den eser yoktu. Atından indi. Gökçen'in her zaman yaslandığı ağaca yaklaştı. Onu ilk defa buraya dayanarak kaval çalarken görmüştü. Şimdi neredeydi ? Acaba ölmüş müydü ? Gökçen ölür müydü ?


İçinde bir sızlama duydu. Başını ağaca dayadı. Bütün bu yeşil alan, ta aşağıda akan suya kadar Gökçen'in beğliği idi. Burada yalnız onun buyruğu geçer, başkaları yaklaşamazdı bile.


Başını kaldırarak bakındı. Türkmen beğinin oğlu ile vuruştukları yeri gördü. Nasıl da kıyasıya vuruşmuşlar, nasıl onulmaz yaralar almışlardı ? İşte o onulmaz yaraları Gökçen onarmıştı. Gönlü de, gövdesi de Gökçen sayesinde yaşıyordu.
Ya o son gece ? Gökçen'in gözlerini gösterdiği o kutlu gece ?.. Ah şu yere batası tutsaklık !... Kendisini üç yıl sevgilisinden ayırmış, üstelik de şimdi onu kaybetmişti.


Deli Kurt'un gözleri birden ağacın gövdesine takıldı. Buraya bıçakla bir ağaç resmi kazılmıştı. Bu resim, gövdesine kazıldığı ağacın kendisine tıpa tıp benziyordu. Ağaç resminin altında temreni aşağıya doğru bir ok, bunun altında yine öyle ikinci bir ok vardı. Sonra üçüncü bir ok geliyordu. Fakat bu kıvrık bir oktu. Yarısına kadar, aşağıya indikten sonra öteki yarısı kıvrılarak yukarıya dönüyor ve okun temreni yukarıya yönelmiş bulunuyordu. Bunun üstünde iki ok resmi yer alıyor ve sonuncu okun temrani ağaç resmine değiyordu.


Bunları Gökçen'in yaptığı belliydi. Başka ki yapabilirdi ki ? Acaba manası neydi ? Deli Kurt, fazla zihin yormadı. Ağaçtan uzaklaşıp yine ağaca gelen oklar Gökçen'in buradan uzaklaştığını, fakat yine döneceğini bildiriyordu.


İçi sevinçle dalgalandı ve aşağıya, şifalı su ile yıkandığı yere doğru yürüdü. İşte kuyunun başındaki büyük taş oluk da, tahtadan yapılmış büyük su kazanı da ordaydı. Birden durarak oluğun içindeki çevreye baktı. Gökçen'in çevresindeydi. Yanında da küçük bir kutu duruyordu. Onu da tanıdı. Gökçen'in anasından getirdiği ilaçtı. Beyaz çevreyi açtı ve bir tarafında kızıl kan lekelerini görünce kaşları çatıldı. Gözlerini dikti. Bunlar leke değil, kanla yazılmış yazı idi. Çevreyi ters tutarak doğrulttuktan sonra kanla yazılmış olan yazıyı okudu : Yine geleceğim. Altında da bir imza : Gökçen.


Deliye döndü. Hep Gökçen, Gökçen... Bu yaylada yazı yazmak için kalemi, mürekkebi nerden bulacaktı ? Fakat o Gökçen'di. Her güçlüğü yenmesini bilirdi. Mürekkep denilen nesne boya değil miydi ? İşte Gökçen, boyaların en güzeliyle, kendi kanıyla mektup yazıyordu. Deli Kurt, yeniden heyecanlandı ve çevrenin kanla yazılı yerini öptükten sonra yere bakarak düşünmeye başladı. Gökçen yazı yazmasını biliyor muydu ? Bunun üzerinde fazla durmadı. Satı Ana'ya gitmeye karar verdi. Çevreyi ve em kutusunu alarak atına sıçradı.
Satı Ana seksen beş yaşındaydı. İyice kocamış, hareketlerine ağırlık gelmişti. Gözleri iyi görmediği gibi unutkanlık da başlamıştı. Deli Kurt'u :
- Nerelerdeydin oğlum ? diye karşıladı.
Deli Kurt, başından geçenleri kısaca anlatınca, ihtiyar kadın başını salladı :
- Tanrının işine bak ! Bunların hepsini Gökçen Kız bize söylüyordu.
- Nasıl biliyordu da söylüyordu ana ?


- Oğul ! Onun işine akıl erer mi ? Sana peri kızıdır yahut cindir dedim ya. Kaç yıl önce oba beğinin oğlunu öldüresiye vurmuşlardı. O yaralarla kim olsa yaşamazdı. Bu kız ne yaptıysa yaptı, onu yaşattı. Birtakım gizli ilaçları vardır dediler. Geçen yıl kuraklık oldu. Yağmur duaları falan kar etmedi. Gökçen yağmur yağdırdı. Bütün oba halkı binlerce taş yığıp yağmur yağdıramadı da bu kız, bir tek taşla bu işi yaptı. Yada taşı derler, tılsımlı bir taşmış. Türklerin ilk atasından kalmışmış. Bu yakınlarda da köyün hocasından okuyup yazma öğrendi...

Deli Kurt'un sesi yükseldi :
- Ne ? Okuyup yazma mı öğrendi ?
- Öğrendi ya... Hoca, böyle akıllı kız görmedim diyordu. Herkes beş altı ayda öğrenirmiş. Gökçen sekiz on günde kavrayıvermiş. Hoca da kızın büyücü olduğunu söylüyordu. Ders verirken kız acayip, tılsımlı gibi bir yazıyla bir şeyler yazarmış.
Hoca o yazı nedir diye sormuş. Öğrettiklerini yazıyorum diye cevap vermiş. O yazıyı kimden öğrendin diyince de anamdan öğrendim demiş. Hoca, yazının ne yazısı olduğunu öğrenmek istemiş. Adını söylemişti ama unuttum.
Deli Kurt, Varsak obasında duyduklarını hatırlayarak sordu :
-Uygur yazısı olmasın ?
- Evet . evet, Uygur yazısı imiş. Velhasıl kızın öyle işleri var ki, insan yapamaz, ancak cin yapar.
- Ne gibi ana ?
- Ne gibi olacak ? Yaz kış aynı giyimleri giyer, üşümez. Yassı Tepe'deki kuyunun suyunu oradaki taş oluğa doldurup yıkanır.
Deli Kurt, yıllardır ilk defa gülümsedi :
- Bunda ne var ana ? Belki o şifalı suda yıkandığı için bu kadar sağlamdır.

Satı kızdı :
- Ne söz anlamaz çocuksun sen ! Dur da bitireyim. Sen onun yalnız yaz gününde mi taş oluğa girip yıkanır sandın O, yaz kış demiyor, o kuyudan su çekip oluğu dolduruyor, sonra içine girip yıkanıyor. Türkmen obası kışlağa indikten sonra da gidip gelmesi yarım gün tutan Yassı Tepe'ye her gün gidiyor. Kara kışta, hayvanların bile donup yola çıkamadığı soğuklarda oraya gidip geliyor. Sade yıkansa iyi. Sonra da çıkıp vücudunu karla oğuşturuyor.


Gökçen'in insan üstü olduğunu kabul eden Deli Kurt bile bu kadarına inanmadı :
- Amma da yaptın ana ? Bunu da kim görmüş ?
- Kim görecek ? Kara kışta yolları oraya düşen Akkavakoğlu Ahmed'le Ali... Kızı öyle görünce ödleri patlamıştı. Kışlağa nasıl geldiklerini görmeliydin !
- Deli Kurt, sözü uzatmak istemedi :
- Peki ana, dedi. Şimdi Gökçen nerde ?
- Nerde olacak ? Varsak'a gitti altı, yedi ay sonra geleceğini söyledi.

Deli Kurt, gece gündüz at sürerek bölüğünü bulduğu zaman Niş şehrine yaklaşmıştı. Koca bölükbaşı Çakır hemen boynuna sarıldı ve takıldı :
- Neredeydin be keyif ehli ? Başımızdan neler geçtiğini bir bilsen... Yanko diye bir Macar başbuğu çıktı. Anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi. Geçen yıl Hermanstad ve Vasag önünde bizi iki defa bozdu. Birincisinde başbuğumuz Mecid Beğ şehit oldu. İkincisinde Başbuğumuz Kula Şahin Paşa tutsak oldu. Binlerce sipahi ve akıncı kaybettik. Sen nerelerdeydin ? Yıllarca haberini alamadık ama o büyücü kız senin sağ olduğunu ve kaval çaldığını söylüyordu.


Çakır, bunları söyleyerek sustuktan sonra bir şey hatırlamış gibi yeniden söze başladı :
- Evet, evet... Senin bir kavalın olacaktı... Ne yaptın ?
Deli Kurt, cevap vermeyerek kemerine iliştirilmiş kavalı gösterdi. Çakır gülümsedi :
- İyi iş, dedi. Sizi hala çocuk huylu gördükçe ben de kocadığımın farkına varmıyorum. Altmış yaşında olduğumu biliyor musun ? Bu yaşta insanın bağında oturup ayran içmesi yakışık alır, ama bir defa savaşa alışmışız. Ne dersin ? Alışmış kudurmuştan beterdir...


Deli Kurt, bölükbaşlarıyla selamlaşıp Evren'le tokalaştıktan sonra dizideki yerini aldı.
1443 yılının 3 kasım günü idi. Osmanlı Padişahı İkinci Murad Beğ, bundan önceki iki yenilişin öcünü almak için ordusunun başına geçmişti. Osmanlı beğlerinin en ünlüsü olan Türk Turahan Beğ, Evrenuzoğlu İsa Beğ, Demirtaşoğlu Ali Beğ, Sofya Beği Umur Beğ, Tokat Beği Balaban Beğ, Beğlerbeği Kasım Paşa, padişahının damadı Mahmud Çelebi, Davud Beğ, Civan Beğ hep kendi birliklerinin başında idiler.
Macar ordusunun başında da Kıral Ladislas ve başbuğ Yanko Hunyad bulunuyordu. Sırp Beği Brankoviç de orada idi.
Padişahın tuğları kalkınca mehter takımı savaş nöbeti vurmaya başladı. Osmanlı ordusu çok hırslı gözüküyor, Macarlar ve müttefikleri olan Sırplar, Ulahlar ve Almanlar da bunu anlamış gibi sıkışık düzen halinde bekliyorlardı. İlk hücumu her zaman Macarlar yapardı. Fakat bugün saldırışı Türklere bırakmış gözüküyorlardı.


Murad Beğ'in buyruğu üzerine Evrenuzoğlu İsa Beğ kendi buyruğundaki birliklerle taaruza geçti. Bunlar akıncıydılar. Yıldırım hızıyla düşmana doğru at teptiler. Bir yandan da ok yağmuruna tutuyorlardı.


Büyük kalkanlarla kendilerini koruyan zırhlı Macarlarla bu ok yağmuru pek de tesir etmiyordu. Akıncılar bir kaç defa geri çekilerek yeniden saldırış denemesi yaptılar. Boşuna... Macar dizisini sökememişler, üstelik düşmanın ok atışlarıyla bir çok kayba uğramışlardı.
Bunun üzerine padişah, Turahan Beğ'in de saldırışa katılması için buyruk verdi. Turahan Beğ, eski bir savaş kurdu idi. Yaman atlıları ile Macarlara dalmakta gecikmedi. Göğüs göğüse geldiler.


Deli Kurt, Karası Sancağı atlılarıyla Osmanlı ordusunun sol kanadının ucunda, ikinci dizide bulunuyor, sıranın kendilerine gelmesi bekliyordu. Padişah, savaşı idare ettiği tepeden, çatık kaşlar ve sert bakışlarla ileriye bakıyor, gidişi beğenmiyordu. Turahan Beğ atlıları da Macarı yaramamışlardı. Yanı başındaki elli altmış solak'tan başka yeniçerilerle birlikte bütün birliklerin ileri atılması için buyruk verdi. Yanko Hunyad'ın çok usta bir başbuğ olduğunu denemişti. Onun manevralarına meydan bırakmadan, akşama kadar kesin bir sonuş almalıydı.


Bütün Osmanlı ordusu, düzgün diziler halinde savaş haykırışlarıyla düşmana saldırdı. Karasılar en soldan ok serperek seğirdim yapmışlar sonra dalkılıç Macar dizilerine dalmışlardı.


Karanlık basarken iki ordu ayrıldığı zaman Murad Beğ, ordusunun fazla kayıp verdiğini, birliklerin birbirine karışmış olduğunu, Yanko'nun ise henüz son kozlarının oynamamış bulunduğunu gördü. Aynı yerde, ertesi sabah yeniden vuruşmak, orduyu bu kurnaz tilkiye kaptırmak olacaktı. Ne yapsalar, düşman, çaşıtları ile haber alıyordu. Çevre gavurla doluydu. Murad Beğ çekilme kararını verdi ve ordu, savaş yorgunluğu arasında sessizce ve düzenle Sofya'ya doğru çekilmeye başladı.


Murad Beğ, Macarların kendisini düzgün bir şekilde takip edemeyecek-lerini sanıyor, düşman birliklerini birbirinden ayrılırsa onları teker teker vurup yenmeyi tasarlıyordu. Fakat umduğu olmuyor, hatta her zaman aralarında geçimsizlik çıkan Macarlarla Ulahlar ve Sırplar ve sefer büyük bir anlayış içinde harbediyor ve ilerliyorlardı.


Sofya'dan bir gece vakti geçerek Filibe'ye doğru yollandılar. Kış iyice bastırmış, karlar dört yanı bürümüştü. Deli Kurt, soğukta daha çok sızlayan sol pazısına aldığı yarayı düşünmüyordu bile. Osmanlı Devleti-nin kuruluşundan beri Aksak Temür Beğ'ie yapılan kırk yıl önceki Ankara Savaşı müstesna, böyle bir yenilme görülmemişti. Haydi, öteki yeniliş hiç olmazsa Çağataylıya karşı olmuştu. Onlar da Türk'tü. Ya bu sefer ki ? Macar umduklarından da zorlu çıkmıştı. Deli Kurt, üç yıllık tutsaklığının öcü alınmadı diye kızıyor, Gökçen'e kavuşma gecikti diye de kendi kendini yiyordu.


Osmanlı Başkumandanı Padişah Murad Beğ, en doğru tedbir olarak ordusunu İzledi Geçidi'ne götürüyordu. Burası savunma bakımından en elverişli yerdi. Kışın soğuğundan da buzlardan engeller yapılabilirdi.


Murad Beğ, ordusuna korkunç bir buyruk verdi. Askerin bir takımı, bütün gece, ertesi sabah buz tutması için dağın yamacına su akıtırken, bir takımı geçidin her yerine iri buz parçaları yığıyordu. Bu işler sabaha kadar, bir dakika dinlenilmeden yapıldı. Ortalık ışıdığı zaman düşman ordusunun taaruz için yürüyeceği yol baştan başa buzlarla kaplı idi. Murad Beğ, iyi düşünmüş, iyi yapmıştı. 24 Aralık 1443'te Macarlar Yanko'nun yiğitliğinden hız alarak taaruza geçtiler. Buzlar ve çığlar onları durduramıyordu. Bir yandan baltalarla buz engellerini kırıyorlar, bir yandan da Osmanlı oklarına karşı kalkanlarıyla siper ederek ilerli-yorlardı.


Bölükbaşı Çakır'ın otuz sipahisi, Macarların en son azılılarının bulundu-ğu bir kesime düşmüşlerdi. Burada at üzerinde savaş yapılamayacağı için yaya idiler. Macarlar da yaya geliyor, iki taraf her an biraz daha yaklaşıyordu.


Biraz sonra göğüsleştiler. Ayakların kaydığı bir yerde yapılan savaş bir acayipti. Macar zırhları çok dayanıklı olduğu için değme sipahi vuruşu bile onları kolay kolay kesemiyordu.


Yenilerek buraya kadar çekilmek ve Macarlar kaysın diye yamaca su akıtmak Deli Kurt'un ağrına gitmişti. Pervasızca daldı. Deliliği tutmuştu. Bir Macarı devirdi. Evren yanı başında aynı gözü peklikle kılıç savuru-yordu. Bu ilk kademeyi dağıttılar. Sağ kalan bir kaçı yüze geri etti.


Fakat arkadan daha sık olarak geliyorlardı. Okları bittiği için onların yaklaşmasını beklemekten başka yapılacak iş yoktu. Bu sırada Çakır'ın öfkeli haykırışı işitildi :

- Gavuru burada da yenemezsek tımarına dönmek nasip olmasın !...
Gözler bölükbaşıya çevrildi : Yüzündeki kılıç yarasından kan sızıyordu. Yüzünü yeni ile silerek yeniden gürledi :
- Davranın bre sipahiler ! Sıkı vurun !
Sipahiler 'Allah ! Allah! diye bağırdılar ve tam o sırada yardımlarına gelen bir bölük azap'la birlikte Macara saldırdılar. Yaman bir boğuşma daha oldu. Düşmanı yine attılar.


Öğle olmuştu. Macarlar yeniden yürüdüler. Yanlarında Lehliler de vardı. Karasılıların zayıflayan kesimine de bir çok yardımcı gelmişti.
Kimi sipahi, kimi akıncı, kimi yeniçeri idi. Belliydi ki bu sefer son koz oynanacaktı.


Deli Kurt, ömründe ilk defa tehlikeli bir işin içinde olduğunu seziyordu. Buzların üzerinde karma karışık boğuşuyorlardı..

Deli Kurt, yanında Evren ve Koç Mehmed olduğu halde çelik zırhlı Macarlarla yıldırım gibi kılıçlaşıyor, biraz beride, bütün Karası Sancağının tımarlılarından sağ kalmış olan on, on beş kişi, vurulan sancak beğlerinden sonra başlarına geçen Çakır Bölükbaşı ile birlikte, hala düzgün bir dizi halinde vuruşuyordu. Bir yanda bir kaç çevik akıncı, kendilerini sarmış olan Sırplara karşı uzun bıçaklarıyla kendilerini koruyor, daha ötede bir kaç Yeniçeri, Almanlara karşı satır, topuz, nacak ve pala kullanarak ölüm - dirim savaşı yapıyordu.

Ayaz bir gece inmişti. Türk ordusu savaşı kaybetmiş, İzledi Geçidi'nden aşağıya atılmıştı.

Deli Kurt, binlerce cesedin yattığı yerden doğrularak kalkınca olanları hatırladı. En sonra başına vurulan bir topuz kendisini bayıltıp yere sermişti. Elini tereddütle başına götürdü. Tulgası başında yoktu. Demek ki topuz, onu parçalamıştı. Kendini bir yokladı. Umursanacak bir yarası yoktu. Kolunda, yüzünde bir kaç çizgi...Hepsi o kadardı. Yanı başında bir kıpırdama oldu. Aydınlık gecenin her şeyi seçtirdiği bu alanda Deli Kurt, bunun bir Türk olduğunu görmüştü.

- Kimsin ? diye sordu.
- Tokatlı Sipahi Mehmed.
- Yaralı mısın ?
Göğsümdeki yara bir şey değil ama bacağımdaki beni yürütmeyecek. Gavur elinde kalacağım.
Deli Kurt'un aklına Gökçen'in merhemi geldi :
- Merak etme, kalmazsın dedi. Koynundan merhemi çıkardı. Tokatlı Mehmed'in giyimleri zaten göğsünden parçalanmıştı. Sonra bacağındaki yaraya baktı. Dizinin üstünden kılıç yemişti. Oraya da sürdü.


Deli Kurt, kendini sağlam hissediyordu. Hatta Tokatlı Mehmed'i de sır-tında taşıyabilirdi. Artık burada, Macar'ın içinde durmaya gelmezdi. Bu düşünceyle ayağa kalktı. Yerde binlerce ölü yatıyordu. Birden tuhaf oldu. Çünkü ta yanı başında yatan, tulgası düşmüş zırhlı Macar'ı tanı-mıştı. İmre Bator'du. Gözleri ilk önce bir Macarı gürünce aklına kendi ordusundan ölenler geldi. Acaba kimler ölmüştü ? Fakat daha bir adım atmadan içi sızladı. Arkadaşı, yerdeşi, bölükbaşı Evren, koca yiğit sırt üstü yatıyordu. Bir iki adım attı. Beride, hala kılıcını sımsıkı tutan Koç Mehmed delik deşik olmuş gövdesiyle serili duruyordu. Gözün alabildiği alanda o kadar çok ölü vardı ki, aralarında tanıdıkların, bildiklerin bulunmamasına imkan yoktu. İçini yakan merakla çevresine bakındı. Bir Macar'ın ve bir yeniçerinin üstünden atlayarak daha ileriye göz attı. İşte ... Korktuğu olmuştu. Koca Bölükbaşı Çakır'ın duası tutmuş, gavuru yenemedikleri için tımarına dönmek nasibini kaybetmişti. Kahraman yüzü, Tanrıya bakar gibi göğe çevrili, gözleri hafifçe aralıktı. Onun da tulgası düşmüş, kır saçları ve bıyıkları kana bulanmıştı.


Deli Kurt daha fazla araştırma yapmak istemedi. Her şehit, içini sızlatacak olduktan sonra... Tokatlının yanına dönmeye başlarken bir ölüye takıldı. Kılığından hangi sınıf asker olduğu anlaşılmayan bu Türk, yüzü koyun yatıyordu. Böyle bir anda ve yerde tamamen lüzumsuz kaçan bir merakla Deli Kurt eğilerek şehidi çevirdi. Tulgasızdı. Başında börk vardı. Dikkatle bakınca, yüzü gözü kan içindeki bu ölüyü tanıdı. Türkmen beğinin oğlu idi.


Ellerini açarak bir Fatiha okudu. Çakır'ın, Evren'in, Koç Mehmed'in, Türkmen beğinin ve bütün şehitlerin ruhuna gönderdi. Sonra bu uhrevi vazifeyi yapmış olmanın verdiği kuvvetle Tokatlı Mehmed'i sırtına alarak, tahminle, Türk ordusunun çekilmiş olduğu bölgeye doğru yollandı.

25. Bölüm