24
24. Bölüm
İZLEDİ GEÇİDİ
Deli Kurt, Niğbolu'da olduğunu beğin huzuruna çıktığı zaman
öğrendi. Kim olduğunu anlatmaya çalışırken kendisini tanıyan bir
askerin çıkması güçlükleri çözüverdi. Niğbolu beği, Macarlarla
yeniden savaşın başladığını söyledikten sonra Deli Kurt'a bir takım
sipahi giyimi buldu. Harçlık verdi ve Karası tımarlılarının nerede
bulunduğunu bilmediği için üç yıldır uzak kaldığı tımarına gitmesi
için müsaade etti.
Üç yıldır yerinde bulunmadığı için tımarını başkasına vermiş
olabilirler-di. Bu düşünceyle, aynı zamanda çoluk çocuğunu ve hele
Gökçen'i görmek isteğiyle, ne kadar hızlı gitmek kabilse o kadar
hızlı giderek ve denizi aşarak Karası'ya vardı. Tımarın alınmamıştı.
Bunu Çakır'ın sağla-dığını, onun da bir iki yol Gökçen Kız'ı görerek
sağlığını öğrendiğini Deli Kurt bilmiyordu.
Evdeşi Melek Hatun'u solgun ve zayıf buldu. Üç kızı büyümüştü. Hele
büyük kızı Zeynep şimdi yirmi yaşında boylu boslu gelinlik kız
olmuştu. Genç bir köy ağası onu istiyordu.
Deli Kurt, Karası Sancağı tımarlılarının hep birden, savaş için
Tuna bo-yunda olduğunu öğrenince onlara katılmak için elini çabuk
tuttu. Köyünde ancak bir hafta kaldı. Tımarının işlerini düzene koyup
akçasını aldı. Zeyneb'in düğününü savaş dönüşü yapacağını söyleyerek
yola koyuldu.
Deli Kurt, cepheye koşuyordu. Fakat dosdoğru oraya gitmeden önce
bir çark çizerek Gökçen'in obasına uğrayacaktı. Kırk yaşlarında gün
görmüş bir Sipahi olmasına rağmen yirmi yaşındaki bir gencin
heyecanını duyuyordu. At çatlatırcasına giderek obaya, her zaman
vardığından daha çabuk ulaştı. Artık Yassı Tepe'nin yolları,
beynine karış karış işlemişti. Uzaklardan kendisine kavalı ile
seslenen, tutsaklıktan kaçması gerektiğini hatırlatan, üç yol
ağzında şaşırdığı zaman doğru yolu gösteren insan üstü Gökçen'e
yaklaşmanın yürek çarpıntısı içindeydi. Fakat neden içinde
anlaşılmaz bir acı vardı ? Bunu biraz sonra Yassı Tepe'yi aşınca
anladı. Alan bomboştu ve Gökçen'den eser yoktu. Atından indi.
Gökçen'in her zaman yaslandığı ağaca yaklaştı. Onu ilk defa buraya
dayanarak kaval çalarken görmüştü. Şimdi neredeydi ? Acaba ölmüş
müydü ? Gökçen ölür müydü ?
İçinde bir sızlama duydu. Başını ağaca dayadı. Bütün bu yeşil alan,
ta aşağıda akan suya kadar Gökçen'in beğliği idi. Burada yalnız onun
buyruğu geçer, başkaları yaklaşamazdı bile.
Başını kaldırarak bakındı. Türkmen beğinin oğlu ile vuruştukları
yeri gördü. Nasıl da kıyasıya vuruşmuşlar, nasıl onulmaz yaralar
almışlardı ? İşte o onulmaz yaraları Gökçen onarmıştı. Gönlü de,
gövdesi de Gökçen sayesinde yaşıyordu.
Ya o son gece ? Gökçen'in gözlerini gösterdiği o kutlu gece ?.. Ah
şu yere batası tutsaklık !... Kendisini üç yıl sevgilisinden ayırmış, üstelik de şimdi onu kaybetmişti.
Deli Kurt'un gözleri birden ağacın gövdesine takıldı. Buraya bıçakla
bir ağaç resmi kazılmıştı. Bu resim, gövdesine kazıldığı ağacın
kendisine tıpa tıp benziyordu. Ağaç resminin altında temreni aşağıya
doğru bir ok, bunun altında yine öyle ikinci bir ok vardı. Sonra
üçüncü bir ok geliyordu. Fakat bu kıvrık bir oktu. Yarısına kadar,
aşağıya indikten sonra öteki yarısı kıvrılarak yukarıya dönüyor ve
okun temreni yukarıya yönelmiş bulunuyordu. Bunun üstünde iki ok
resmi yer alıyor ve sonuncu okun temrani ağaç resmine değiyordu.
Bunları Gökçen'in yaptığı belliydi. Başka ki yapabilirdi ki ? Acaba
manası neydi ? Deli Kurt, fazla zihin yormadı. Ağaçtan uzaklaşıp
yine ağaca gelen oklar Gökçen'in buradan uzaklaştığını, fakat yine
döneceğini bildiriyordu.
İçi sevinçle dalgalandı ve aşağıya, şifalı su ile yıkandığı yere
doğru yürüdü. İşte kuyunun başındaki büyük taş oluk da, tahtadan
yapılmış büyük su kazanı da ordaydı. Birden durarak oluğun içindeki
çevreye baktı. Gökçen'in çevresindeydi. Yanında da küçük bir kutu
duruyordu. Onu da tanıdı. Gökçen'in anasından getirdiği ilaçtı.
Beyaz çevreyi açtı ve bir tarafında kızıl kan lekelerini görünce
kaşları çatıldı. Gözlerini dikti. Bunlar leke değil, kanla yazılmış
yazı idi. Çevreyi ters tutarak doğrulttuktan sonra kanla yazılmış
olan yazıyı okudu : Yine geleceğim. Altında da bir imza : Gökçen.
Deliye döndü. Hep Gökçen, Gökçen... Bu yaylada yazı yazmak için
kalemi, mürekkebi nerden bulacaktı ? Fakat o Gökçen'di. Her güçlüğü
yenmesini bilirdi. Mürekkep denilen nesne boya değil miydi ? İşte
Gökçen, boyaların en güzeliyle, kendi kanıyla mektup yazıyordu.
Deli Kurt, yeniden heyecanlandı ve çevrenin kanla yazılı yerini
öptükten sonra yere bakarak düşünmeye başladı. Gökçen yazı yazmasını
biliyor muydu ? Bunun üzerinde fazla durmadı. Satı Ana'ya gitmeye
karar verdi. Çevreyi ve em kutusunu alarak atına sıçradı.
Satı Ana seksen beş yaşındaydı. İyice kocamış, hareketlerine
ağırlık gelmişti. Gözleri iyi görmediği gibi unutkanlık da
başlamıştı. Deli Kurt'u :
- Nerelerdeydin oğlum ? diye karşıladı.
Deli Kurt, başından geçenleri kısaca anlatınca, ihtiyar kadın
başını salladı :
- Tanrının işine bak ! Bunların hepsini Gökçen Kız bize söylüyordu.
- Nasıl biliyordu da söylüyordu ana ?
- Oğul ! Onun işine akıl erer mi ? Sana peri kızıdır yahut cindir
dedim ya. Kaç yıl önce oba beğinin oğlunu öldüresiye vurmuşlardı. O
yaralarla kim olsa yaşamazdı. Bu kız ne yaptıysa yaptı, onu
yaşattı. Birtakım gizli ilaçları vardır dediler. Geçen yıl kuraklık
oldu. Yağmur duaları falan kar etmedi. Gökçen yağmur yağdırdı. Bütün
oba halkı binlerce taş yığıp yağmur yağdıramadı da bu kız, bir tek
taşla bu işi yaptı. Yada taşı derler, tılsımlı bir taşmış.
Türklerin ilk atasından kalmışmış. Bu yakınlarda da köyün hocasından
okuyup yazma öğrendi...
Deli Kurt'un sesi yükseldi :
- Ne ? Okuyup yazma mı öğrendi ?
- Öğrendi ya... Hoca, böyle akıllı kız görmedim diyordu. Herkes beş
altı ayda öğrenirmiş. Gökçen sekiz on günde kavrayıvermiş. Hoca da
kızın büyücü olduğunu söylüyordu. Ders verirken kız acayip,
tılsımlı gibi bir yazıyla bir şeyler yazarmış.
Hoca o yazı nedir diye sormuş. Öğrettiklerini yazıyorum diye cevap
vermiş. O yazıyı kimden öğrendin diyince de anamdan öğrendim demiş.
Hoca, yazının ne yazısı olduğunu öğrenmek istemiş. Adını söylemişti
ama unuttum.
Deli Kurt, Varsak obasında duyduklarını hatırlayarak sordu :
-Uygur yazısı olmasın ?
- Evet . evet, Uygur yazısı imiş. Velhasıl kızın öyle işleri var ki, insan yapamaz, ancak cin yapar.
- Ne gibi ana ?
- Ne gibi olacak ? Yaz kış aynı giyimleri giyer, üşümez. Yassı
Tepe'deki kuyunun suyunu oradaki taş oluğa doldurup yıkanır.
Deli Kurt, yıllardır ilk defa gülümsedi :
- Bunda ne var ana ? Belki o şifalı suda yıkandığı için bu kadar
sağlamdır.
Satı kızdı :
- Ne söz anlamaz çocuksun sen ! Dur da bitireyim. Sen onun yalnız
yaz gününde mi taş oluğa girip yıkanır sandın O, yaz kış demiyor,
o kuyudan su çekip oluğu dolduruyor, sonra içine girip yıkanıyor.
Türkmen obası kışlağa indikten sonra da gidip gelmesi yarım gün
tutan Yassı Tepe'ye her gün gidiyor. Kara kışta, hayvanların bile
donup yola çıkamadığı soğuklarda oraya gidip geliyor. Sade yıkansa
iyi. Sonra da çıkıp vücudunu karla oğuşturuyor.
Gökçen'in insan üstü olduğunu kabul eden Deli Kurt bile bu kadarına
inanmadı :
- Amma da yaptın ana ? Bunu da kim görmüş ?
- Kim görecek ? Kara kışta yolları oraya düşen Akkavakoğlu Ahmed'le
Ali... Kızı öyle görünce ödleri patlamıştı. Kışlağa nasıl
geldiklerini görmeliydin !
- Deli Kurt, sözü uzatmak istemedi :
- Peki ana, dedi. Şimdi Gökçen nerde ?
- Nerde olacak ? Varsak'a gitti altı, yedi ay sonra geleceğini
söyledi.
Deli Kurt, gece gündüz at sürerek bölüğünü bulduğu zaman Niş
şehrine yaklaşmıştı. Koca bölükbaşı Çakır hemen boynuna sarıldı ve
takıldı :
- Neredeydin be keyif ehli ? Başımızdan neler geçtiğini bir
bilsen... Yanko diye bir Macar başbuğu çıktı. Anamızdan emdiğimizi
burnumuzdan getirdi. Geçen yıl Hermanstad ve Vasag önünde bizi iki
defa bozdu. Birincisinde başbuğumuz Mecid Beğ şehit oldu.
İkincisinde Başbuğumuz Kula Şahin Paşa tutsak oldu. Binlerce sipahi
ve akıncı kaybettik. Sen nerelerdeydin ? Yıllarca haberini alamadık
ama o büyücü kız senin sağ olduğunu ve kaval çaldığını söylüyordu.
Çakır, bunları söyleyerek sustuktan sonra bir şey hatırlamış gibi
yeniden söze başladı :
- Evet, evet... Senin bir kavalın olacaktı... Ne yaptın ?
Deli Kurt, cevap vermeyerek kemerine iliştirilmiş kavalı gösterdi.
Çakır gülümsedi :
- İyi iş, dedi. Sizi hala çocuk huylu gördükçe ben de kocadığımın
farkına varmıyorum. Altmış yaşında olduğumu biliyor musun ? Bu yaşta
insanın bağında oturup ayran içmesi yakışık alır, ama bir defa
savaşa alışmışız. Ne dersin ? Alışmış kudurmuştan beterdir...
Deli Kurt, bölükbaşlarıyla selamlaşıp Evren'le tokalaştıktan sonra
dizideki yerini aldı.
1443 yılının 3 kasım günü idi. Osmanlı Padişahı İkinci Murad Beğ,
bundan önceki iki yenilişin öcünü almak için ordusunun başına
geçmişti. Osmanlı beğlerinin en ünlüsü olan Türk Turahan Beğ,
Evrenuzoğlu İsa Beğ, Demirtaşoğlu Ali Beğ, Sofya Beği Umur Beğ,
Tokat Beği Balaban Beğ, Beğlerbeği Kasım Paşa, padişahının damadı
Mahmud Çelebi, Davud Beğ, Civan Beğ hep kendi birliklerinin
başında idiler.
Macar ordusunun başında da Kıral Ladislas ve başbuğ Yanko Hunyad
bulunuyordu. Sırp Beği Brankoviç de orada idi.
Padişahın tuğları kalkınca mehter takımı savaş nöbeti vurmaya
başladı. Osmanlı ordusu çok hırslı gözüküyor, Macarlar ve
müttefikleri olan Sırplar, Ulahlar ve Almanlar da bunu anlamış gibi
sıkışık düzen halinde bekliyorlardı. İlk hücumu her zaman Macarlar
yapardı. Fakat bugün saldırışı Türklere bırakmış gözüküyorlardı.
Murad Beğ'in buyruğu üzerine Evrenuzoğlu İsa Beğ kendi buyruğundaki
birliklerle taaruza geçti. Bunlar akıncıydılar. Yıldırım hızıyla
düşmana doğru at teptiler. Bir yandan da ok yağmuruna tutuyorlardı.
Büyük kalkanlarla kendilerini koruyan zırhlı Macarlarla bu ok
yağmuru pek de tesir etmiyordu. Akıncılar bir kaç defa geri
çekilerek yeniden saldırış denemesi yaptılar. Boşuna... Macar
dizisini sökememişler, üstelik düşmanın ok atışlarıyla bir çok
kayba uğramışlardı.
Bunun üzerine padişah, Turahan Beğ'in de saldırışa katılması için
buyruk verdi. Turahan Beğ, eski bir savaş kurdu idi. Yaman atlıları
ile Macarlara dalmakta gecikmedi. Göğüs göğüse geldiler.
Deli Kurt, Karası Sancağı atlılarıyla Osmanlı ordusunun sol
kanadının ucunda, ikinci dizide bulunuyor, sıranın kendilerine
gelmesi bekliyordu. Padişah, savaşı idare ettiği tepeden, çatık
kaşlar ve sert bakışlarla ileriye bakıyor, gidişi beğenmiyordu.
Turahan Beğ atlıları da Macarı yaramamışlardı. Yanı başındaki elli
altmış solak'tan başka yeniçerilerle birlikte bütün birliklerin
ileri atılması için buyruk verdi. Yanko Hunyad'ın çok usta bir
başbuğ olduğunu denemişti. Onun manevralarına meydan bırakmadan,
akşama kadar kesin bir sonuş almalıydı.
Bütün Osmanlı ordusu, düzgün diziler halinde savaş haykırışlarıyla
düşmana saldırdı. Karasılar en soldan ok serperek seğirdim yapmışlar
sonra dalkılıç Macar dizilerine dalmışlardı.
Karanlık basarken iki ordu ayrıldığı zaman Murad Beğ, ordusunun
fazla kayıp verdiğini, birliklerin birbirine karışmış olduğunu,
Yanko'nun ise henüz son kozlarının oynamamış bulunduğunu gördü. Aynı
yerde, ertesi sabah yeniden vuruşmak, orduyu bu kurnaz tilkiye
kaptırmak olacaktı. Ne yapsalar, düşman, çaşıtları ile haber
alıyordu. Çevre gavurla doluydu. Murad Beğ çekilme kararını verdi ve
ordu, savaş yorgunluğu arasında sessizce ve düzenle Sofya'ya doğru
çekilmeye başladı.
Murad Beğ, Macarların kendisini düzgün bir şekilde takip
edemeyecek-lerini sanıyor, düşman birliklerini birbirinden ayrılırsa
onları teker teker vurup yenmeyi tasarlıyordu. Fakat umduğu olmuyor, hatta her zaman aralarında geçimsizlik çıkan Macarlarla Ulahlar ve
Sırplar ve sefer büyük bir anlayış içinde harbediyor ve
ilerliyorlardı.
Sofya'dan bir gece vakti geçerek Filibe'ye doğru yollandılar. Kış
iyice bastırmış, karlar dört yanı bürümüştü. Deli Kurt, soğukta
daha çok sızlayan sol pazısına aldığı yarayı düşünmüyordu bile.
Osmanlı Devleti-nin kuruluşundan beri Aksak Temür Beğ'ie yapılan kırk
yıl önceki Ankara Savaşı müstesna, böyle bir yenilme görülmemişti.
Haydi, öteki yeniliş hiç olmazsa Çağataylıya karşı olmuştu. Onlar
da Türk'tü. Ya bu sefer ki ? Macar umduklarından da zorlu çıkmıştı.
Deli Kurt, üç yıllık tutsaklığının öcü alınmadı diye kızıyor,
Gökçen'e kavuşma gecikti diye de kendi kendini yiyordu.
Osmanlı Başkumandanı Padişah Murad Beğ, en doğru tedbir olarak
ordusunu İzledi Geçidi'ne götürüyordu. Burası savunma bakımından en
elverişli yerdi. Kışın soğuğundan da buzlardan engeller
yapılabilirdi.
Murad Beğ, ordusuna korkunç bir buyruk verdi. Askerin bir takımı,
bütün gece, ertesi sabah buz tutması için dağın yamacına su
akıtırken, bir takımı geçidin her yerine iri buz parçaları
yığıyordu. Bu işler sabaha kadar, bir dakika dinlenilmeden yapıldı.
Ortalık ışıdığı zaman düşman ordusunun taaruz için yürüyeceği yol
baştan başa buzlarla kaplı idi. Murad Beğ, iyi düşünmüş, iyi
yapmıştı. 24 Aralık 1443'te Macarlar Yanko'nun yiğitliğinden hız alarak
taaruza geçtiler. Buzlar ve çığlar onları durduramıyordu. Bir yandan
baltalarla buz engellerini kırıyorlar, bir yandan da Osmanlı
oklarına karşı kalkanlarıyla siper ederek ilerli-yorlardı.
Bölükbaşı Çakır'ın otuz sipahisi, Macarların en son azılılarının
bulundu-ğu bir kesime düşmüşlerdi. Burada at üzerinde savaş
yapılamayacağı için yaya idiler. Macarlar da yaya geliyor, iki
taraf her an biraz daha yaklaşıyordu.
Biraz sonra göğüsleştiler. Ayakların kaydığı bir yerde yapılan savaş
bir acayipti. Macar zırhları çok dayanıklı olduğu için değme sipahi
vuruşu bile onları kolay kolay kesemiyordu.
Yenilerek buraya kadar çekilmek ve Macarlar kaysın diye yamaca su
akıtmak Deli Kurt'un ağrına gitmişti. Pervasızca daldı. Deliliği
tutmuştu. Bir Macarı devirdi. Evren yanı başında aynı gözü peklikle
kılıç savuru-yordu. Bu ilk kademeyi dağıttılar. Sağ kalan bir kaçı
yüze geri etti.
Fakat arkadan daha sık olarak geliyorlardı. Okları bittiği için
onların yaklaşmasını beklemekten başka yapılacak iş yoktu. Bu sırada
Çakır'ın öfkeli haykırışı işitildi :
- Gavuru burada da yenemezsek tımarına dönmek nasip olmasın !...
Gözler bölükbaşıya çevrildi : Yüzündeki kılıç yarasından kan
sızıyordu. Yüzünü yeni ile silerek yeniden gürledi :
- Davranın bre sipahiler ! Sıkı vurun !
Sipahiler 'Allah ! Allah! diye bağırdılar ve tam o sırada
yardımlarına gelen bir bölük azap'la birlikte Macara saldırdılar.
Yaman bir boğuşma daha oldu. Düşmanı yine attılar.
Öğle olmuştu. Macarlar yeniden yürüdüler. Yanlarında Lehliler de
vardı. Karasılıların zayıflayan kesimine de bir çok yardımcı
gelmişti.
Kimi sipahi, kimi akıncı, kimi yeniçeri idi. Belliydi ki bu sefer
son koz oynanacaktı.
Deli Kurt, ömründe ilk defa tehlikeli bir işin içinde olduğunu
seziyordu. Buzların üzerinde karma karışık boğuşuyorlardı..
Deli Kurt, yanında Evren ve Koç Mehmed olduğu halde çelik zırhlı
Macarlarla yıldırım gibi kılıçlaşıyor, biraz beride, bütün Karası
Sancağının tımarlılarından sağ kalmış olan on, on beş kişi,
vurulan sancak beğlerinden sonra başlarına geçen Çakır Bölükbaşı ile
birlikte, hala düzgün bir dizi halinde vuruşuyordu. Bir yanda bir
kaç çevik akıncı, kendilerini sarmış olan Sırplara karşı uzun
bıçaklarıyla kendilerini koruyor, daha ötede bir kaç Yeniçeri,
Almanlara karşı satır, topuz, nacak ve pala kullanarak ölüm -
dirim savaşı yapıyordu.
Ayaz bir gece inmişti. Türk ordusu savaşı kaybetmiş, İzledi
Geçidi'nden aşağıya atılmıştı.
Deli Kurt, binlerce cesedin yattığı yerden doğrularak kalkınca
olanları hatırladı. En sonra başına vurulan bir topuz kendisini
bayıltıp yere sermişti. Elini tereddütle başına götürdü. Tulgası
başında yoktu. Demek ki topuz, onu parçalamıştı. Kendini bir
yokladı. Umursanacak bir yarası yoktu. Kolunda, yüzünde bir kaç
çizgi...Hepsi o kadardı. Yanı başında bir kıpırdama oldu. Aydınlık
gecenin her şeyi seçtirdiği bu alanda Deli Kurt, bunun bir Türk
olduğunu görmüştü.
- Kimsin ? diye sordu.
- Tokatlı Sipahi Mehmed.
- Yaralı mısın ?
Göğsümdeki yara bir şey değil ama bacağımdaki beni yürütmeyecek.
Gavur elinde kalacağım.
Deli Kurt'un aklına Gökçen'in merhemi geldi :
- Merak etme, kalmazsın dedi. Koynundan merhemi çıkardı. Tokatlı
Mehmed'in giyimleri zaten göğsünden parçalanmıştı. Sonra bacağındaki
yaraya baktı. Dizinin üstünden kılıç yemişti. Oraya da sürdü.
Deli Kurt, kendini sağlam hissediyordu. Hatta Tokatlı Mehmed'i de
sır-tında taşıyabilirdi. Artık burada, Macar'ın içinde durmaya
gelmezdi. Bu düşünceyle ayağa kalktı. Yerde binlerce
ölü yatıyordu. Birden tuhaf oldu. Çünkü ta yanı
başında yatan, tulgası düşmüş
zırhlı Macar'ı tanı-mıştı. İmre Bator'du. Gözleri ilk önce bir Macarı
gürünce aklına kendi ordusundan ölenler geldi. Acaba
kimler ölmüştü ? Fakat daha bir adım atmadan içi
sızladı. Arkadaşı, yerdeşi,
bölükbaşı Evren, koca yiğit sırt üstü yatıyordu. Bir iki adım attı.
Beride, hala kılıcını sımsıkı tutan Koç Mehmed delik deşik olmuş
gövdesiyle serili duruyordu. Gözün alabildiği alanda o kadar çok ölü
vardı ki, aralarında tanıdıkların, bildiklerin bulunmamasına imkan
yoktu. İçini yakan merakla çevresine bakındı. Bir Macar'ın ve bir
yeniçerinin üstünden atlayarak daha ileriye göz attı. İşte ...
Korktuğu olmuştu. Koca Bölükbaşı Çakır'ın duası tutmuş, gavuru
yenemedikleri için tımarına dönmek nasibini kaybetmişti. Kahraman
yüzü, Tanrıya bakar gibi göğe çevrili, gözleri hafifçe aralıktı.
Onun da tulgası düşmüş, kır saçları ve bıyıkları kana bulanmıştı.
Deli Kurt daha fazla araştırma yapmak istemedi. Her şehit, içini
sızlatacak olduktan sonra... Tokatlının yanına dönmeye başlarken bir
ölüye takıldı. Kılığından hangi sınıf asker olduğu anlaşılmayan bu
Türk, yüzü koyun yatıyordu. Böyle bir anda ve yerde tamamen
lüzumsuz kaçan bir merakla Deli Kurt eğilerek şehidi çevirdi.
Tulgasızdı. Başında börk vardı. Dikkatle bakınca, yüzü gözü kan
içindeki bu ölüyü tanıdı. Türkmen beğinin oğlu idi.
Ellerini açarak bir Fatiha okudu. Çakır'ın, Evren'in, Koç
Mehmed'in, Türkmen beğinin ve bütün şehitlerin ruhuna gönderdi.
Sonra bu uhrevi vazifeyi yapmış olmanın verdiği kuvvetle Tokatlı
Mehmed'i sırtına alarak, tahminle, Türk ordusunun çekilmiş olduğu
bölgeye doğru yollandı.