25
25. Bölüm
KORKUNÇ AYDINLIK
Deli Kurt sabaha kadar durmaksızın yürüyerek daha güneye çekilmek
üzere olan Türk ordugahını buldu. Nöbetçiler onu karakol işlerine
bakan beğin çadırına soktular. Bu, Tokat Beği Balaban Beğ'di. Deli
Kurt kendini tanıttı. Balaban Beğ onun Karasılı olduğunu öğrenince
tok bir sesle :
- Bütün yoldaşların şehit oldu, dedi.
Deli Kurt buna :
- Tokat Sipahilerinden Mehmed'i de getirdim, diyerek cevap verdi.
Deli Kurt'un getirdiği Tokatlı Mehmed, Balaban Beğ'in en gözde
Sipahi-siydi. İzledi Geçidi savaşından sonra onu ortalarda
göremeyince şehit oldu veya tutsak düştü sanıp acımıştı. Sağ
olduğunu öğrenince sevinçle bağırdı :
- Nerde ?
- Çadırın önünde...
Balaban Beğ nöbetçiye seslendi. Mehmed'i koluna girerek içeri
getirdiler. Tokatlı sipahi, Deli Kurt'un bütün kahramanlığını,
nasıl vuruş-tuğunu, bir kişinin yapamayacağı işleri nasıl yaptığını
görmüştü. Kendi başından geçenleri bir iki sözle bitirdikten sonra
Deli Kurt'un savaşını uzun uzun anlattı.
Balaban Beğ, memnundu. Bu yenilmenin bozgun haline gelmemesi böyle
eşsiz yiğitlerin kahramanlıkları sayesinde olmuştu. Vakit
kaybet-meden padişahın huzuruna çıkarak bunları anlatmış, padişah da
Deli Kurt'a bölükbaşılık vermişti. Balaban Beğ, bunu bildirdikten
sonra :
- Karası Sancağının bütün eşyasını sen götüreceksin. Çakır'ınkiler
de Murad Beğin buyruğu ile senindir, dedi.
Deli Kurt, sevinilecek ve övünülecek hiç bir tarafını bulamadığı
sırtında bir yük gibi taşıyarak Karası'ya döndü. Olar, Macarlar ve
müttefikleriyle uğraşırken fırsatı yine kaçırmayan Karamanoğlu
taaruza geçmiş, yine bazı şehirleri ele geçirmişti.
Bu durum karşısında padişah, ordusunun büyük kısmını, beğlerin
buyruğunda olarak Macarlara karşı bırakarak kendisi daha küçük bir
kuvvetle Anadolu'ya geçti. Deli Kurt, kendi kendine 'Yine Varsak
yolu gözüktü' diye kuruyordu. Fakat kuruntusu boşa çıktı. Çünkü
Murad Beğ, onu huzuruna çağırarak Karası'ya yeni sancak beği tayin
olununcaya kadar sancağın tımar işlerini düzene koyması için buyruk
vermiş, bölükbaşılık buyrultusu da eline tutuşturmuştu. Ayrıca bir
kese de akça vererek :
- Göreyim seni adaşım, demişti, devlete daha çok hizmetler eder,
Tanrının izniyle alay beği de olursun.
Böylece otağdan çıkınca yanında bir kaç azap ve şehit tımarlıların
eşyalarını taşıyan bir kaç at olduğu halde yola koyulmuş, yurduna
dönmüştü.
1444 yılının baharı idi. Evinde bir gece kaldıktan sonra padişahın
buyruğunu yerine getirmek için sancağı dolaşmaya çıktı. Yanında
azaplar ve yük atları olduğu halde tımarları birer birer dolaşıyor,
şehit sipahilerin ailelerine baş sağlığı diliyor, şehitlerin onaltı
yaşını geçmiş oğlu veya kardeşi varsa kadıların huzurunda hemen
tımar senetlerini yazdırıyordu.
Bir ay süren bu işlerin sonunda, padişahın verdiği keseyi de Koç
Mehmed'in kalabalık ve yoksul evine bıraktıktan sonra kendi köyüne
geldi ve bir kaç gün yatarak kaç ayın yorgunluğunu giderdikten sonra
kalkarak ne yapacağını düşünmeye başladı. Hatunu Melek, gebe idi. Bu sefer onu daha da arık ve solgun
bulmuştu. Bir kaç gün sonra Türkmen obası yaylağa çıkacaktı. Deli
Kurt, çoluk çocuğunu da oraya götürüp yazı Satı Ana'nın yanında
geçirmeye karar verdi. Zaten Çakır'ın ve Ev-ren'in şehit düşmeleri
dolayısıyla koca anaya baş sağlığında bulunmak da lazımdı.
Deli Kurt, iyi bir kağnı hazırlatarak içini şilteler ve yastıklar
döşetti. İkinci bir kağnıya da çadırları ve eşyaları koydu. Kendisi
ve üç kızı atlara binecekler, evdeşinin kağnısını topuz Ahmed idare
edecekti. Topuz Ahmed on altı yaşlarında, çok sadık ve becerikli
bir çocuktu. Çadır ve eşya yüklü arabayı da o sırada nerden çıktıysa
çıkıp gelen Piç İlyas götürecekti. İhtiyarlayınca şaşılığı ve
yüzünün gülünçlüğü büsbütün artan İlyas yıldan yıla iştahı açıldığı
için büsbütün şişmanla-mış, yusyuvarlak bir şey olmuştu.
Topuz Ahmed'e, yapılacak işi bir kere söylemek yeterdi. 'Peki ağam'
der, denileni aynen yapardı. Piç İlyas öyle değildi. Bir şey
söylendiği zaman 'O türlü yapacağımıza bu türlü yapsak olmaz mı ?'
diye hemen saçma bir fikir söyler, çok defa sözü bir söyleyişte
kavrayamazdı. Çünkü ayık gezdiği yoktu. Şarap bulamadığı zaman bile
sarhoştu. Bir takım macunlar kullandığı söyleniyordu.
Piç İlyas'ı da adam saymak şartıyla yedi kişi, dört at ve iki
kağnıdan ibaret olan kafile, gün doğmadan çok önce yola koyuldu. Bu
güzel haziran gününde, çamursuz yollarda yürüyerek hiç bir yerde
mola vermeden giderlerse geceleyin Türkmen obasına varabilirlerdi.
Kafilede kimse konuşmuyor, yalnız ara sıra İlyas'ın bir iş
yapıyormuş gibi görünmek isteyerek öküzlere bağırması işitiliyordu.
O bağırsa da, bağırmasa da öküzler bildikleri gibi yürüyorlardı ama
İlyas sanki kafilenin düzeni kendi idaresindeymiş ve bu idare de
bağırmakla yapılıyormuş gibi düşünmekten kendini kurtaramıyordu.
Adeti olduğu üzere boyuna yiyordu. Oturduğu yerin arkasında bir
torba ve büyük bir testi vardı. Torbadan durmaksızın öte beri
çıkarıp yiyor, beş altı lokmadan sonra da küçük tasına şarap
doldurup içiyordu. Susan kafilen yolcuları arasında onun keyfine
diyecek yoktu. Arada bir Türkçe, Rumca, Sırpça yarım yamalak
şarkılar da söylüyor, fakat hiç birinin sonunu getiremiyordu. Onun
bu mırıltılarından canı sıkılan Deli Kurt, atını yaklaştırarak
sordu :
- Bre Piç ! Ne dırlanıp duruyorsun ?
İlyas kekelemeye başladı :
- Aman Murad Ağa ! Ben aşk şarkıları söylüyorum !
- Bre sen aşktan ne anlarsın ?
- Aman Murad Ağa ! Ben dünyanın birinci aşığıyım. Ben anamdan aşık
doğmuş, doğduğumun ertesi günü anama, komşunun kızını bana
almazsan sütünü emmem demişim...
Bu saçmalar üzerine Deli Kurt'un bakışları yumuşadı. Buna rağmen
sert bir sesle buyruk verdi :
- Şarabını daha çok içip şarkını içinden söyle. Seni ve aşkı beraber
düşünmek hoş değil...
Deli Kurt'un isteği olmuş, biraz sonra sızıp kağnıdaki yüklerin
üzerine uzanan İlyas'ın sesi kesilmişti.
Türkmen obasına gecenin geç vaktinde vardılar. Deli Kurt bu zaman
Satı Ana'yı rahatsız etmek istemediği için onu uyandırmayarak
çadırlarını onun çadırının yakınına kurdurdu. Birinde üç kız,
birinde kendisiyle Melek Hatun, küçük çadırda da Topuz Ahmet
yatacaktı. Piç İlyas'a çadır ayrılmamıştı. Zaten o, çok pis olduğu
için öyle çadırda fa-lan yatacak hali yoktu. Yazın şurada burada,
kışın da ahırlarda yatardı. Deli Kurt, yorgun ve hasta olan
evdeşine Gökçen pınarından getirdiği ferahlatıcı suyu içirdikten
sonra dikkatle hazırladığı döşeğe onu yatırdı. Kızlarını ve Topuz
Ahmed'i de çadırlarına gönderdikten sonra anlaşılmaz bir inatla
gelmeyen uykusu yüzünden çadırın önüne otura-rak sabahı bekledi.
Bugün Satı Ana ile ömrünün en güç karşılaşmasını yapacaktı. Seksen
altı yaşındaki kimsesiz bir kadına, hayatta kalmış son oğlu ile süt
oğlunun ölümlerini bildirmek kolay iş değildi.
Deli Kurt'a göre tan yeri bu kadar keyifsiz bir şekilde ağarmamıştı.
Gözü Satı Kadın'ın çadırında idi. İçi sıkılıyordu. Sabah biraz daha
geç doğsa ne iyi olurdu.
Nihayet, istemeyerek beklediği an geldi. Çadır kapısı aralanarak
Satı Kadın çıktı. Bütün obada başlayan canlanma kıpırdanışları
arasında Deli Kurt ilerleyen ihtiyar kadının karşısında durdu. Satı
Ana önce gözlerine inanamadı. Sonra şaşkınlıkla sordu :
- O da ne ? Murad, sen misin ?
- Benim ana ! Bir adım atarak analığının elini öptü ve onun Çakır'la
Evren'i sormasını önlemek isteyen bir duygu ile yeni kurulmuş
çadırları göstererek :
- Çoluk çocuk hep buraya taşındık. Melek çok arıkladı da biraz
toplansın diye obaya getirdim. Bir kaç güne kadar da bir torunun
daha olacak...
Deli Kurt, en uzun konuşmasını yapmıştı, sustu. Satı Ana çadırlara
bakıyordu, Kendisininkine en yakın olanını göstererek sordu :
- Bunda kim var ?
- Kızlar.
- Şunda ?
- O, hatunla benim çadırım.
Satı Ana ciddileşmişti. Küçük çadırı gösterdi :
- Ya bu kimin ?
- Topuz Ahmed'in ... Benim uşak...
Kadın, gözlerini Deli Kurt'un gözlerine dikti. Bir şey söylemeden
uzun uzun baktıktan sonra sordu :
- Çakır'le Evren nerde ?
Deli Kurt, başını önüne eğdi :
- Sen sağ ol ana. Şehit oldular !
Kadın birkaç an, söylenenin manasını anlamamış gibi Murad'a baktı.
Sonra gözlerinden buruşuk yüzüne iki damla yaş inerken :
- Allah devlete, millete zeval vermesin. Kaç kere şehit anasıyım,
dedi. Gözlerinde çoğalan ve iyi görmesine engel olan yaşları eliyle
sildikten sonra sözlerini tamamladı :
- Öz oğlumla süt oğlum şehit olduysa Allah, ahiret oğluma ömür
versin.
Bunu söyleyerek Deli Kurt'u bağrına bastı ve hıçkırdı.
Satı Ana, Melek Hatun'a çok iyi bakıyordu. Doğurmak üzere bulunan
bir kadına nasıl bakılacağını iyi bilirdi. Türkmenlerin binlerce
yıllık tecrübelerine dayanarak 'Gürbüz bir oğlan doğuracak' diyordu.
Deli Kurt, gariplik içindeydi. Gökçen'in dönmesine daha epey zaman
vardı. Oba beğini ziyaret ederek oğlunun şehit olduğunu bildirip baş
sağlığı dilemiş, sonra kendisine ait işlerle uğraşmaya başlamıştı.
Kendisine ait işler, hatunun rahatını sağlamakla Çakır'dan
kendisine kalan eşyayı düzene koymaktı. İki deri torbanın içinde
olan bu eşyayı Topuz Ahmed'in çadırına yerleştirmişti. Artık
yapılacak başka işi olmadığı için, aylardır yanında durduğu halde
incelemeye zaman bulamadığı torbalara bakacaktı. Bunlar eskimiş
olmalarına rağmen, gayet güzel ve sağlam sipahi torbalarıydı. Deli
Kurt, kendisininkileri İzledi Geçidi savaşında kaybettiği için
Çakır'dan kalan bu hatıraları kendisi kullanacaktı.
Topuz Ahmed'i, su getirmesi için Gökçen Pınarı'na yolladıktan sonra
onun çadırına girdi ve torbalardan birini açarak içindekileri önüne
döktü. Küçük bir deri kesenin içinde iki tane tahta kaşık, başka
bir kesede temizleme işlerinde kullanılan kil, birkaç çevre, yeni
bir börk, bir de yadigar olduğu anlaşılan Bursa işi bıçak vardı.
Hepsi de işe yarar şeylerdi. İkinci torbada da buna benzer şeyler
çıkmıştı. Fazla olarak bir divit takımı ile birkaç parça kağıt
duruyordu. Çakır, bölükbaşı olduğu için bazı kayıtlar tutmak
mecburiyetinde olduğundan, divit takımı ile kağıtları almış olacak
diye düşündü. Fakat kağıtlardan bazılarının katlanmış ve yazılı
olduğunu görerek ilgilendi.
Bunlardan üç tanesi Çakır'a yazılmış mektuplardı ve ikisinin altında
'İsa' imzası vardı. Deli Kurt yıpranmış ve solmuş olmalarından
eskiliğine hükmettiği mektupları, Çakır'ın niçin saklamış olacağını
kendi kendisine sorarak bir tanesini okudu :
Çakır Ağa !
Allah cümlemizi yanlış işten ve yazık işlemekten korusun. Hatunumu
bir gizli yere ulaştırırsan iki cihanda da aziz olasın. Doğacak
çocuğum erkek olursa karındaşlarım onu sağ bırakmaz. İşler senin
sadakat ve ehliyetine kalmıştır. Bütün akça Hasan Çelebi'dedir.
Hatunun sağlıkla ulaştığını bildir. Sağ ve esen ol. Bizi duadan
unutma.
İSA
İçinde bir takım büyük ve tehlikeli işlerden imalar bulunmasına
rağmen 'Hasan Çelebi' adı olmasaydı, Deli Kurt, bu mektupla
ilgilenmeyecekti. Fakat Çakır'la İstanbul'a gizlice giderek
görüştüğü Hasan Çelebi'yi ve bunun babandan kalma paradır diye
verdiği bol akçayı hatırlayınca şöyle bir düşündü. Mektubu tuhaf
buldu. 'Doğacak çocuğum erkek olursa karındaşlarım onu sağ bırakmaz'
ne demekti ?
Bu soruya cevap veremeyince ikinci mektubu okudu :
Çakır Ağa !
Bala Hatun'un haberini alıp sevindim. Bizim işimiz güçleşmekte ve
ölüm meleği her an başımız üstünde dolaşmaktadır. Hatun emniyette
olduktan sonra bunu tasa saymam. Allah kullarını birer şekilde
yargılar. Duam seninledir, bilmiş ol .
İSA
Tehlike içinde olan ve Çakır'a mektup yazan bu İsa kimdi ? Bala
Hatun herhalde onun evdeşi olacaktı. Peki, bu Bala Hatun'u kimden
ve niçin kaçırıyordu ?
Deli Kurt, hafızasını yokladı. Çakır'ın İsa adlı birisinden
bahsettiğini hatırlamıyordu. Mektupları kemerindeki keseye
yerleştirerek torbaları yeniden doldurup çadırdaki yerine koydu ve
çıktı. Melek Hatun'un do-ğum sancıları başlamıştı. Satı Ana, obanın
tecrübeli ebe kadınını getirmiş, hazırlıklara başlamıştı. Kızları
arada bir öteye beriye koşturup bazı şeyler getiriyordu.
Deli Kurt, Satı Ana'nın büyük çadırında sabırsızlıkla gezinip
duruyor, kadının her gelişinde verdiği 'Göreceksin, oğlan olacak'
müjdesinin gerçekleşmesi için dua ediyordu.
Bu ağrıların yarım gün kadar sürebileceğini biliyor, fakat telaş
etmez gözükmesine rağmen sabırsızlanıyordu. Böyle dolaşıp dururken,
bir seferinde içeriye giren Satı Kadın 'Doğum yaklaşıyor' dedikten
sonra Deli Kurt'a çadırın yan direklerinden birinde takılı iri
torbayı göstererek :
- Şunu indirsene, dedi. Satı Ana için çok ağır sayılacak torbayı
indirdi ve bağını çözdü.
- İçinde, bir kutu olacak, onu bana ver.
Deli Kurt, bir kutu için fazla büyüklükte olan süslü bir nesneyi
çıkararak uzattı. Satı Kadın gülümsedi :
- Aman be oğul ! Senden kutu istedim, kutu... Sandık değil... Oğlan
babası olacağım diye kutu, sandık seçemez oldun, dedi.
Deli Kurt, torbaya göz atınca kutuyu görüp çıkardı. Satı Kadın
söylenmekte devam ediyordu :
- Ha, şöyle ... Kutu sandığın o sandığı da al. Bala Hatun'un
sandığı idi...
Deli Kurt, biraz önce Çakır'a eşyaları arasında çıkan mektuptaki
Bala Hatun'u hatırlayarak şaşırdı ve sordu :
- Kimin sandığı idi ?
Satı Kadın alay etti :
- Bala Hatun'un diyorum, işitmiyor musun ? Ananın sandığı ...
Deli Kurt, ihtiyar kadına dikkatle baktı. Acaba bunamış mıydı ?
Neler söylüyordu ? Şaşkınlıkla :
- Anamın sandığı mı ? diyebildi.
- Ananın sandığı ya ... Sevincinden ananı da mı unuttun ?
Bunu söyleyerek elinde kutu olduğu halde çadırdan çıktı. Deli Kurt
apışıp kalmıştı. Bu kadın gerçekten bunamış mıydı ?
Satı Kadın, yaşı icabı birçok şeyleri unutmaya başlamıştı. Bu arada
Deli Kurt'tan Bala Hatun'un oğlu olduğunu gizlemek lüzumunu unutmuş, yıllarca sakladığı küçük sandığı kendisine verivermişti. O şimdi
Melek Hatun'un doğum işiyle uğraşırken Deli Kurt'un yüreğine nasıl
bir dert açacağının farkında bile değildi.
Deli Kurt, süslü sandığı açtı. Bu, büyükçe bir kutu kadardı. Bir
ipekli kumaş kesesinin içinde saçlar vardı. Çocuk saçları olacaktı.
Başka bir kesede bir nazarlık gözüne çarptı. Sonra elmaslı bir altın
yüzük ve gümüşten yapılmış küçük bir kaplumbağa...
Hayretler içerisinde sandığı karıştırıyordu ! Bunlar neydi. Bala
Hatun'un sandığı... Bala Hatun'un kendi anası olduğunu söylüyordu. O
güne kadar anasını 'Ayşe' diye belletmişti.
Biraz daha karıştırınca eline bükülü kağıtlar geçti. Açıp baktı .
Yine imzalı mektuplar... Tıpkı öteki mektupların yazısına
benziyordu. Çakır'ın torbasında bulduğu mektupları kemerinden
çıkarıp açtı. Bu şimdikilerle yan yana yere dizdi. Aynı İsa
yazmıştı. Okudu :
Canın aziz Bala Hatun'um,
Emniyette olduğunu öğrenip Hakka hamdettim. Seni, gövdendeki canla
birlikte Allah'a havale kıldım. Oğlum doğarsa adını Murad koy.
Kosova'da şehit olan dedemi bütün hanedanımdan kutlu sayarım. Duam
üzerinedir. Sen de beni duadan unutma.
İSA
Deli Kurt'un beyni bir anda allak bullak oldu. Mektubu bir daha,
bir daha okudu. Bunlar ne demekti ? Anası Bala Hatun olunca, bu
İsa'nın da babası olması gerekiyordu. Öyleyse ana, baba diye
kendisine bellettikleri Ayşe ile Osman neci oluyordu ? Bu Satı Kadın
'Anan Bala Hatun' derken büsbütün uydurmuş muydu ? Babası İsa olunca
onun 'Kosova'da şehit olan dedem' dediği Murad kim olabilirdi ?
Kosova'da şehit olan Murad... Aman Yarabbi ! ... Deli Kurt, dünya
başına yıkılmışçasına bir şaşkınlık geçirdikten sonra mektubu tekrar
okudu. Bu İsa, bir hanedandan bahsediyordu. Elinde bir tek
hanedan vardı : Hanedanı ... Artık hiç bir şüpheye yer
kalmamıştı ki, bu mektubu yazan İsa, Kosova'da şehit olan Murad
Beğ'in torunu yani Yıldırım Beyazıt'ın oğlu olan İsa Beğ'di. Bu İsa
Beğ de kendi babasıydı ...
Deli Kurt, yeniden 'Aman Yarabbi !' diyerek ayağa fırladı ve birden
bire gözlerinden bir perde açıldı. Hatıralar yıldırım hızıyla
beyninden geçerken vaktiyle mana veremediği küçük şeyleri kavramaya
başladı. Çakır bir gün kendisine 'Şehzadem' deyivermiş, sonra işi
şakaya bulaştırmış, bir gün de 'Yaşa be Osmanoğlu !' diye
bağırmıştı. Demek ki, bunları istemeyerek ağzından kaçırmıştı.
Torlak Kemal ile yapılan savaştan sonra o zaman şehzade olan şimdiki
padişah İkinci Murad Beğ, Deli Kurt'u huzuruna çağırdığı zaman
Çakır'ın gösterdiği telaş ve titizliği hatırlıyordu. Ya o Hasan
Çelebi kimdi ? Kendisine verilen para ancak bir şehzadenin parası
olabilirdi. O kadar çoktu. Ya her şeyi bile Esen Börü'nün kendisine
'yüce bir soydansın' demesi ...
Evet, gözlerinden bir perde kalkmış, aydınlığa çıkmıştı. Fakat bu
korkunç bir aydınlıktı. Saçtığı ışıkla o kadar muhteşem bir gerçeği
aydınlatıyordu ki, korkmamaya imkan yoktu. Demek ki, kendisi bir
şehzadesiydi. Yani her an Azrail'in kılıcı altında yaşayan birisi.
Buna sevinmek mi, yerinmek mi gerektiğini anlamadan Satı Ana içeri
girdi. Gülüyordu :
- Müjdeler oğul ! dedi. Gürbüz bir oğlun oldu. Adını ne koyalım ?
Deli Kurt gürler gibi cevap verdi :
- İsa olsun !
Satı Kadın'ın gülümsemesi dudaklarında donup kaldı. Kaşları çatıldı.
Gözleri yerdeki sandığa ve onun dağılan eşyasına ilişti. Her şeyi
anlamıştı. Fakat artık yaptığı yanlışı düzeltmeye imkan yoktu. Bu
sandıkta bir iki mektubun saklı olduğunu, o mektuplarda Deli
Kurt'un bilmemesi gerekli sırlar bulunduğunu biliyordu ama artık
olan olmuştu. Buna rağmen itirazdan geri kalmadı :
- Koyacak başka ad bulamadın mı ?
Deli Kurt sarhoş gibiydi. Umursamaz bir genişlik içinde gülerek
cevap verdi :
- Canım nine ! Mehmed yahut Musa, Süleyman yahut Mustafa veya
Ertuğrul da olabilirdi ama hepsi bir kapıya çıkar ...