DELİ KURT

 
 

 

 

26

26. Bölüm

UNUTULMAZ AYRILIK


Deli Kurt, bitkinliği bir türlü geçmeyen evdeşini, doğumun onuncu gününde, Yassı Tepe'nin eteğindeki şifalı suya götürdü. Kızlarıyla İsa'yi ve Topuz Ahmed'i de alarak atlarla erkenden oraya gittiler. Topuz Ahmed'i, tepeye gözcü koyduktan sonra kuyudan çektiği sıcak suyu taş oluğa doldurdu, analarını ve küçük kardeşlerini suya sokup yıkadıktan sonra kurulayarak ağacın altına getirmelerini kızlara söyleyerek kendisi ağacın yanına döndü.


Üç kız kardeş, kendilerine verilen işi kusursuz yaptılar. Melek Hatun ferahlamış ve açılmış olduğu halde, ağacın dibindeki keçeye uzandı ve akşama kadar orada kaldığı müddetle Satı Ana'nın ayranını içip, yemeklerini yiyerek İsa'yı emzirdi.

Bu ziyaretleri üst üste yapmaya başladılar. Yavaş yavaş hatunun yorgunluğu, arıklığı gitti. Topladı, güçlendi, yüzü pembeleşti. İsa'ya gelince, o zavallı, dünyadan habersiz, anasının gürleşen sütünü emiyor, bol bol uyuyor, biraz ablalarının kucağında geziyor ve büyüyordu.


Deli Kurt, birkaç defa oğlunu kucağına almış, fakat onun masum bakışları karşısında büyük bir teessür duyarak bırakmıştı. Bu üzüntü nerden geliyordu ? Onu pek kurcalamak istemiyor, fakat 'bu çocuk talihsiz olacak' diye içinden gelen bir ses yüreğini parçalıyordu. Talihsiz olarak doğduğu muhakkaktı. Bir insanın kim olduğunu söyleyememesi gerçek bir talihsizlikti. Kendisi de talihsiz doğmuştu ama bugüne kadar şerefli bir sipahi olarak yaşamıştı. Sipahi olmak az şey değildi. Fakat babası, anasını yanlış bir isimle bellemeye mecbur olmak kötü idi.
Deli Kurt, bir de Gökçen'i düşünüyordu. Onu sevmek de hem büyük bir bahtiyarlık, hem de kutsuzluktu. Evli ve dört çocuk babası olmasa işin kutsuzluk yönü olmayacaktı. Fakat bölükbaşı da olsa iki evli bir sipahi görülmüş, işitilmiş nesne değildi. Deli Kurt, gülümsedi. 'Şehzadece bir iş olacak' dedi.


Şimdi, Yassı Tepe'nin arkasındaki düzlükte, Gökçen'in dayandığı ağacın altına oturarak gün öldürmeyi huy edinmişti. Gökçen'in çizdiği ok resimlerine uzun uzun bakıyor, gece olunca kaval çalıyordu.
Bir akşam yine hüzünlü bakışlarıyla ufku süzerek karanlığın çökmesini bekledikten ve kavalını çalmaya başladıktan sonra birisinin kendisine seslendiğini duyarak kavalı kesti, başını çevirdi. 'Murad Ağa' diye bağıran bir adam aksaya aksaya yaklaşıyordu. Deli Kurt, ayağa kalkarak yerini belli ettikten sonra 'Buradayım' diye haykırdı ve yuvarlanır gibi gelen bu adamın kim olduğunu kestiremeyerek sordu :

- Kimsin ?
Beriki bu soruya uzun sözlerle cevap verdi :
- Aman Murad Ağa ! Beni nasıl tanımadın ? Ben İlyas değil miyim ?
Deli Kurt, o kadar Gökçen'le doluydu ve onun dışında her şeyi o kadar unutmuştu ki, birden bire boş bulunarak:
- Hangi İlyas ? diye sordu. İlyas'ın cevabı pek hoştu :
- Dünyada kaç İlyas var ağa ! Piç İlyas !
Deli Kurt, büyük kederi arasında gülümsedi :
- Kaybolmuştun. Şimdi nereden çıktın ?
İlyas yaklaşmıştı. Elindeki iri testiyi yere koyarak cevap verdi :
- Testi boşalmıştı da, doldurmaya gittim.
- Testini neden buraya getirdin ?
- Testimi buraya getirmedim. Onu yukarıda bıraktım.
- Ya bu ne ?
- Onu da sana getirdim ağam.
Deli Kurt, kızar gibi oldu :
- Bre ! Senden şarap isteyen mi oldu ?
Piç İlyas, buna gayet tuhaf fakat yıldırım tesiri yapan bir karşılıkta bulundu :
- Padişah Murad Beğ tahtını bırakıp çekildi de...
Deli Kurt, heyecanlandı :
- Ne dedin ? Murad Beğ çekildi mi ?
- Evet ağam. Macarlarla on yıllık barış yaptı. Eflak'ı Macar aldı. Sırbistan Sırp beğine verildi. Murad Beğ Macar'a tutsak düşen damadı Mahmud Çelebi'yi kurtarmak için yetmiş bin altın ödedi. Sonra da tahtını bırakarak Manisa'ya çekildi.
- Ya yerine kim geçti ?
- Oğlu Mehmet Beğ ...
- O daha çocuk be !...
Deli Kurt, bunu istemeyerek söylemişti. İlyas bile yine sarhoş olduğu halde bu sözün manasızlığını anlamıştı :
- Çocuk ama beğ oğlu . Osmanlı tahtına Piç İlyas'ı geçirecek değiller ya ...
Deli Kurt güldü :
- Doğru söylüyorsun İlyas. Şarabı getirdiğine de iyi etmişsin. Yarın çadıra uğrayıp akçanı al. Ama bir daha da buraya, bu ağacın altına geleyim deme ...


İlyas, eliyle göğsüne vurdu :
- İlyas yok mu, Piç İlyas ? Yaşasın Piç İlyas !... Piç İlyas bir daha buraya gelirse bacakları kırılsın... Kafası kopsun ... Şarapsız kalsın ...
Sonra yuvarlanır gibi bir hareketle uzaklaştı ve gözleriyle onu takip eden Deli Kurt :
- Murad Beğ çekildi ha ! ... Demek dünya yükü ona da ağır gelmeye başladı, diye söylendi.

Günler geçip gidiyordu. Deli Kurt bütün işleri Satı Ana'ya, büyük kızı Zeyneb'e ve Topuz Ahmed'e bırakmıştı. Satı Ana'nın buyruğunda her şey öyle bir düzeninde gidiyordu ki, Deli Kurt'a Yassı Tepe'de kaval çalmaktan başka bir iş kalmıyordu.

Bir akşam yine kavalını alıp gelmiş, Gökçen'in ağacına yaslanarak günün iyice kararmasını beklemiş, sonra kavala el atmıştı. Gökçen gibi ta uzaklara duyuracak kadar çalamıyordu ama yine de usta bir kavalcı olduğunu belli ediyordu. Bu ezgiler gönlünden geliyor, çalarken aklına gelen babası İsa Beğ, anası Bala Hatun, Çakır ve Evren için bir şeyler söylüyor, sonra bunların hepsini unutturan Gökçen'i düşünerek üflüyor, üflüyordu.

Kaval çalarken gözleri yıldızlara değince onların parlaklığı, aklına hemen Gökçen'in ışıklı gözlerini getiriyor, geceleyin öten bir kuşun sesindeki güzellik, Gökçen'in billur sesini düşündürüyordu. Bir yandan da çalıyor, durmadan çalıyordu.
Gecenin yarısı geçmiş, Deli Kurt yorulmuştu. Kavalını yanına koyarak başını ağaca dayadı. Yorgunluk çıkarmak ister gibi gözlerini kapayarak öylece kaldı. Bu bir uyku değildi. Uyku ile uyanıklık arasında, insanlarda ara sıra görülen bir durumdu.
Birden kendisine 'Sipahi !' diye seslenişle ayıldı. Gözlerini açmamıştı :
- Sipahi ! Beni bekle !
Gökçen'in sesiydi. Ağacın arkasından geliyordu. Başını çevirdi. Kimsecikler yoktu. Bu sefer aynı ses önünden geldi :
- Sipahi ! Beni bekle !
O ürpertici, gönüllere işleyici sesti. Kısacası Gökçen'in sesiydi. Yüzünü döndürdü. Ses hafifliyordu :
- Mutlaka bekle !.. Mutlaka Bekle !... Mutlaka ....
Heyecanla ayağa kalktı. Gözleri şifalı suyun doğrultusunda idi. Orada bir çift yeşil ışık parlıyordu. Işıkları süzerken birden bire söndüklerini gördü. Sonra sağda, solda, yakında, uzakta birçok yeşil ışıklar parlayıp sönmeye başladılar.


Deli Kurt, içinde duyduğu ürperti ile geriye doğru bir adım attı ve ayağının altında bir çıtırtı duydu. Eğilip baktı ! Yazık ! Dalgınlıkla can yoldaşı kavalı ezip kırmıştı..

.
Obaya dönmeye karar verdi. Aynı ışığın altında ağaca baktı. Ağaca ... Gökçen'in ağacına ... Gözleri ağacın gövdesine, Gökçen'in kazmış olduğu ağaç resmiyle oklara kaydı. Hey ulu Tanrı ! Sarhoş muydu ? Yoksa düş mü görüyordu ? Biraz daha sokularak yakından baktı. Daha akşamleyin, Gökçen'in ilk yaptığı halde duran bütün ok resimleri kaybolmuş, yalnız ağacın resmi kalmıştı. Yanlış mı görüyorum diye elini sürerek yokladı. Yanlış görmüyordu. Ağacın gövdesinde yalnız ağaç resmi vardı. Korku ile titreyerek çevresine bakındı. Ne yeşil ışıklar gözüküyor ne de ses işitiliyordu. Hızlı adımlarla obanın yolunu tuttu.

Üç gün sonra obaya gelen ulak umulmadık bir haber getirdi. Macar ve yandaşları barış andlaşmasını bozarak yeniden yürüyüşe başlamışlar, çocuk padişah Mehmed Beğ de Manisa'da ki babasına yazarak gelip ordunun başına geçmesini bildirmişti. Murad Beğ Manisa'dan çıkmıştı. Bütün sancaklara hızlı ulankal göndemişti. Kendisi de bölük bölük, alay alay sipahileri toparlayarak yıldırım gibi bir çabuklukla Karası'ya geliyordu. Buradan da Bursa üzerine yollanacaktı.


Deli Kurt, obada son gecesini geçirecekti. Ertesi sabah erkenden oba halkından olan iki sipahi ve dört çebeliyi de alarak yola çıkacaktı. Akşamdan Satı Ana ile vedalaştı. Çadırında bazı hazırlıklar yaptı. Babasının mektuplarını anasının küçük sandığına yerleştirerek bunu evdeşine emanet etti. Kemerine yalnız anasından kalmış olan tek mek-tubu soktu. Titrek bir kadın yazısıyla yazılmış olan bu satırlar nedense Deli Kurt'a çok dokunuyordu. Sonra evdeşi ve kızlarıyla vedalaştı. Mini mini İsa'yı kucağına alarak biraz sevdi. Epeyce büyümüş, güzelleşmiş-ti. Hala o hazin ve masum bakışlarla, Deli Kurt'u yaralayan bakışlarla bakıyordu. Tek oğlunu öptü 'İnşallah devlete, millete yarar kişi olursun' dedi ve annesine verdi. Topuz Ahmed'e de veda etti. Atına atladı.


Obayı dolaşarak sipahilerle cebelilere ertesi sabah nerede buluşulaca-ğını söyleyip Yassı Tepe'ye yöneldi. Atını otlara bırakıp Gökçen'in ağacı dibine çöktü. Daldı kaldı. Sevdiği kızı görmeden savaşa gidecekti. Boru değil, Macar savaşına gidiyordu. Gidip de gelmemek vardı. Gitmeden önce bu kutlu yerde sabahlamak ne hoş olacaktı. Burası hayatının en tatlı hatıralarıyla dolu bir yerdi. Gökçen onun hayatını burada kurtar-mış, Gökçen'in dizinde burada yatmış, Gökçen'in gözlerini burada gör-müştü. Yalnız onun sesini işitmek, yahut dizinde yatmak veya gözlerini görmek bir ömre değerdi. O, bu bahtiyarlıkların hepsini birden tatmıştı. Gökçen ... Gökçen ...


Bu yalnızca güzel bir kız değildi. İnsan üstü, olağan üstü bir kızdı. Gizli bilgiler biliyor, gözleriyle istediğini öldürüyor, istediğini yaşatıyor, günlerce uzak yoldan insanın yüreğine seslenebiliyordu. Yalnız bu kadar mı ya ? Bir pehlivan gibi güçlü, sipahi gibi binici, nişancı, vururcu, kırıcı idi. Ya o kavalı ?


Deli Kurt, yüreğinin hızla çarptığını duydu. Suna boyu ile süzülür gibi yürüyüşünü, billur gibi sesini, insanı delirten ışıklı gözlerini hatırladı. Gökçen'in gözleri ... İçinden yeşil ışıklar saçılan, bakılamayan o korkunç güzellikteki gözleri...


Deli Kurt, hatıralarla kendinden geçmişti. Sonra bu hatıraların yanına yenileri katılmaya başladı. Babası İsa Beğ, dedesi Yıldırım Bayazıd, dedesinin babası Şehit Murad Beğ, sonra dedesinin dedesi Orhan Beğ ve onun babası Osman Beğ...

Deli Kurt kaderin acı cilvelerini düşünmeye başladı. Aynı kandan, aynı soydan iki adaştan birini padişah Murad Beğ, birini Bölük başı Murda yapan cilveyi... Tanrı böyle yazmıştı. Ne denebilirdi ki !...
Bunları düşünürken birden bire yanı başında bir gölge gördü ve bir ses işitti :
- Sipahi !
Deli Kurt, toparlandı. Aman Yarabbi !...Hayalet değil, Gökçen'in ta kendisiydi. Yanı başına kadar sokulmuş, atının üstünden peçesiz ışıl ışıl gözleriyle kendisine bakıyordu.
- Geldin mi Gökçen ? diye seslendi. Belli belirsiz gülümsüyor, elini uzatarak 'Geldim' diyordu.
Deli Kurt, Gökçen'in uzattığı elini tutarak öpüp başına koydu ve :
- İnmez misin ? diye sordu.
Gökçen çevik bir sıçrayışla atından atladı ve sağrısındaki yancığına el atarak :
- Sana getirdim, dedi. Bu, bir kavaldı. Deli Kurt ne diyeceğini şaşırdı. Kısa bir susma oldu. Sonra Gökçen'in billur sesi havayı titretti :
- Yarın yine savaşa gidiyordun, değil mi Sipahi ? Dört yıl seni bekledim. Geleceğini biliyordum. Sabaha kadar daha epey zaman var. Bu zamanı seninle dipdiri konuşarak geçirmem için şifalı suda yıkanmalıyım. Günlerdir at sırtında uyumadan geldim. Beklersin değil mi?
- Yıkan Gökçen... Suyunu ben çekerim ....
Deli Kurt, kuyuya doğru yürüdü ve oluğu doldurmaya başladı.

Gökçen, Deli Kurt'un yanına gerçekten dipdiri olarak gelmişti. Önce :
- Anam buraya gelecek ve bizi o evlendirecek, dedi. Sonra niçin anasının yanına gittiğini anlattı. Deli Kurt onu hayretler içinde dinliyor ve yeşil ışıklı gözlerine dalarak kendinden geçiyordu. Bir aralık Gökçen'in :
- Yorgunsun, dinlen diyerek başını dizlerine yatırdığını farketti. Sonra tan atıncaya kadar çaldığı kavalını dinledi .
Ortalık aydınlanırken kalktı. Gökçen'in dizlerinden kalkmak üç yıllık tutsaklıktan bile güçtü. Fakat buyruk padişahtan geliyordu ve kendisi de tımarlı bir sipahi, bir bölükbaşıydı.
- Beni sen yaşattın Gökçen ! Üstümde büyük hakkın var. Gelmezsem hakkını helal et, dedi.
- Bütün hakkım helal olsun ama döneceksin.


Gökçen bunu söyleyerek anasının yeni hazırladığı emden Deli Kurt'a verdi. Vedalaştılar. Biraz uygunsuz düştü ama Deli Kurt, bu kadar sevdiği kıza sarılmaktan kendini alamadı. Gökçen de ona sarılmıştı. Öpüştüler.
Deli Kurt, dünya güzeli Gökçen'in dudaklarıyla kavrulmaktaki tadı, dirliği boyunca unutamazdı. Ölürken en son anacağı an da bu an olacaktı.

27. Bölüm