28
28. Bölüm
YOLLARIN SONU
Deli Kurt, yaralar, bereler içinde tek başına Karası'ya dönüyordu.
10 Kasım 1444'te Macarlarla yandaşlarını yenmişler, ertesi sabahta
kralla-rının öldüğünü ve kumandanları Yanko'nun kaçtığını bilmeyerek
yük arabaları arkasında bekleyen Macar birliklerine saldırarak yok
etmişler-di. Macar kralının iki yüz arabası Murad Beğ'in eline
geçmişti. Çok şehit verilmiş, fakat büyük bir zafer kazanılmıştı, İzledi'nin öcü alınmıştı.
Savaştan sonra Murad beğ, yanında Azap Beğ ve Deli Kurt olduğu
halde alanını geziyordu. Yığın yığın şehitler, yığın yığın Macar
ölüleri gözün alabildiğine uzanıyordu. Acı duymamak kabil değildi.
Birden Murad Beğ durdu. Macar ölülerini göstererek :
- Şunlara bak Azap Beğ, dedi. Azap Beğ tarihin unutamayacağı cevabı
verdi : - İçlerinde bir tane ak sakallı bulunsaydı bu halde
düşmezlerdi ! Aralarında bir tane yaşlı, ak sakallı kişi yok. Bu
nice iştir ?
Murad Beğ, evet der gibi başını salladı. Sonra Deli Kurt'a dönerek
:
- Bölükbaşı, dedi. Bugün nasıl vuruştuğunu gördüm. Devletin ekmeği
sana helal olsun. Seni alay beğliğine yükseltiyorum. Kendi
atlarımdan da iki tanesini sana vereceğim. Başak bir dileğin var mı
?
Deli Kurt'un gözleri parladı, yüzü kızardı. Elini göğsüne basıp
başını indirdikten sonra :
- Dileğim sağlığındır padişahım ! Beni hemen yurduma salarsan
yetişir, dedi.
İşte şimdi padişahın izniyle, orduyu beklemeden köyüne, tımarına,
çoluk çocuğuna, Gökçen'e dönüyordu. Murad Beğ'in hediye ettiği
atlar yedeğinde, alay beği buyrultusu koynunda olduğu halde dört
nala yol alıyordu.
Gönlü ve beyni yalnız Gökçen'le doluydu. O kadar doluydu ki, arada
bir kendisinin kim olduğunu bile unutuyordu. Tımarlı Murad diye
yaşarken bir de Osmanoğlu İsa Beğ'in oğlu olma, yani Osmanlı
şehzadesi olmak, onu adeta iki şahsiyetli bir insan durumuna
sokmuştu. Gökçen bütün varlığını doldurmasa, oan her şeyi
unutturmasa o zaman, gizli bi Osmanlı şehzadesi olmanın ne belalı
nesne olduğunu düşünebilecekti. Fakat bir tek düşünceden başka her
kaygıdan o kadar sıyrılmıştı ki, tehlikeler içinde yüzdüğünü
anlamıyordu.
Dört nala gitmek istiyor, fakat yolların çamuru atların hızını
kesiyordu. Göz başlamıştı,yağmurlar aralıksız yağıyordu ama bu kadar
çamuru şimdiye dek ne görmüş ne işitmişti.
Yollar uzadıkça uzuyor, bitmeyecek gibi geliyordu. Her zaman
kendisini Gökçen'e kavuşturmak için kısalan yollar bu sefer neden
değişmişti. Birde 'Ya Gökçen'i bulamazsam' diye düşündü ve bu
düşünce ile içi olmadık şekilde sızladı.
Yollar bitmiyor, sonunda Gökçen olan yollar kendisine oyun
ediyordu.
Atını mahmuzladı. Boşuna ... İki karışlık çamurda at nasıl
gidebilirdi ?
Deli Kurt, artık çevresiyle bütün ilgisini kaybetmişti. Sırtında
gocuğu olduğu halde ıslandığının farkında değildi. Hayvanların aç
olduğunu da unutmuştu. Hatta köyüne varmadan önceki son konakta,
bir handa gecelerken bir kaç yolcunun kendisine bakarak gizlice bir
şeyler konuştuğunu da görmemişti.
Gözünde alay beğiliği, şehzadelik yoktu. Hatta Melek Hatun'la
kızlarını, hatta küçük İsa'yi bile düşünmüyordu. Gözünde ancak
Gökçen vardı. Çılgın bir secgiye tutulmuş olduğunu anlıyordu. Gökçen
... Büyücü dünya güzeli Gökçen ... İnsan üstü, peri kızı Gökçen ...
Sonra onun kavalı ... Hele billur sesi ... Hele gözleri... Yeşil
ışıklar saçan gözleri...
Deli Kurt, bitmeyecek gibi uzayan geceyi büyük bir sıkıntı içinde
geçirdi. Üç yıl süren tutsaklık hayatında bile bu kadar sıkıntı
çekmemişti. Erkenden yola düştüğü zaman yağmurun da, çamurun da
korkunç bir hal aldığını gördü ve bunaldığını duydu.
Deli Kurt yağmursuz çamursuz havada yarım günde kolaylıkla
alabileceği yolu bütün bir günde güçlükle bitirerek akşam basarken
köyüne vardı. Yağmurdan olacak, görünürde kimseler yoktu. İçinde
bir gariplik duyarak atından atladı. Kapıyı vurdu.
Her zaman kapıyı Zeynep açar, Melek Hatun da onun arkasında durarak
hazin gülümseyişiyle kendisine bakardı. Bu sefer öyle olmayacağını
Deli Kurt anlamıştı. Çünkü içerden kapıya yaklaşanın yürüyüşü
Zeyneb'in çevik yürüyüşü değildi. Bu ağır, hantal bir yürüyüştü.
Deli Kurt, bir önsezi ile bu işten hoşlanmadı ve kapıyı kimin
açacağını merak ve sabırsızlıkla bekledi. Yolların bir türlü
bitmeyişi gibi atların bir türlü yürüyememesi gibi kapıya yaklaşan
da bir türlü tokmağa el atamı-yordu. Nihayet gelebildi. Kapıyı ağır
ağır açtı ve Deli Kurt, karşısında o-nu görünce beyninden vurulmuşa
döndü. Eşiğin önünde Piç İlyas duru-yor, alık alık kendisine bakıyor, bir yandan da avurtlarını şişire şişire ağzındaki iri lokmayı
çiğnemeye çalışıyordu.
Deli Kurt konuşamaz olmuştu. Bu da ne demekti ? Bu pis gavur
bozuntusu kendi evinde ne arıyordu ? Gözlerini arkaya dikerek
bakındı. Evdeşi, çocukları yoktu. Birden yüzünü kan bürüdü. İlyas'ı
iterek içeri girdi. Bir ölüm sessizliği vardı. Oracıkta, yerde
karma karışık bir sofra kurulmuştu ve büyük şarap testisinden de
belliydi ki bu sofra İlyas'ındı. Yavaş fakat çok sert bir sesle
sordu :
- Bre piç ! Burada ne arıyorsun ?
İlyas, ağzındaki lokmayı yutmuş olduğu halde cevap vermiyor,
şaşılaşan gözleriyle bakıyordu. Deli Kurt'un öfkeli sesi bu sefer
gürledi :
- Sana söylüyorum ! Burada işin ne ?
Piç İlyas susuyordu. İyice sarhoş olduğu halde çok ürkek ve çekingen
bir hali vardı. Çenesi titriyordu. Karşısındakinin bir adım attığını
görünce her yeri birden titremeye başladı. Kekeleyerek mırıldandı :
- Seni bekliyordum ağam !
Deli Kurt, yeniden şaşaladı. Çok pis olduğu için evlere alınmayan,
her zaman ahırlarda yatan İlyas'ın böyle ev içinde bulunması
olağanüstü bir şeydi :
- Bre, beni ne diye bekliyorsun ?
Bu sorusu cevapsız kaldı. İçine kötü şeyler doğuyordu. Öfkeli
gözükmemeye çalışarak sordu :
- Hatunla çocuklar nerde ?
Piç İlyas insanın kanını donduran bir uyuşuklukla bir Deli Kurt'a
bir şarap testisine bakıyor, fakat bir şey söylemiyordu. Deli Kurt
bağırdı :
- Sağır mısın ? Hatunla çocuklar nerde ?
Yüzü korkunç bir şekil almıştı. İlyas iyice korktu ve yine bir şey
söylemeyerek eliyle batı yönünü işaret etti. Batıda Türkmen obası
vardı ve Deli Kurt Varna seferine çıkarken hepsi de orada idiler.
Fakat soğuklar başlayınca köye dönmüş olmaları gerekirdi. Bu kadar
aralıksız yağmur yağarken hala yaylada, çadır altında olamazlardı
ya ... Fakat şu mendebur neden oba tarafını gösteriyordu ?
- Obadalar mı ?
- Evet ağam !
Birden Deli Kurt'un deliliği tuttu. Bu pis galiba kendisiyle
eğleniyordu :
- Bre kart domuz ! Benimle alay mı ediyorsun ? diye adeta kükredi ve
eline geçirdiği ağır bir nesneyi, ne olduğunu farketmeden İlyas'ın
kafasına fırlattı. Bereket versin tutturamamış fakat İlyas'ın
feryadı akşam sessizliğinde köyü çınlatmıştı. Deli Kurt, elini
kılıcına atmıştı ki :
- Murad Ağa !... Murad Ağa, diye bağıran bir sesle kendine geldi.
Köyün imamı Bayram Hoca kapıda duruyor ve kendisine bakıyordu :
- Aman Murad Ağa ! Hiç yoktan elini kana mı bulayacaksın ?
- Sen misin Bayram Hoca ? Bari sen söyle. Nedir bu işler ?
İmam içeriye girmiş, İlyas'ın şarabını görmüştü :
- Burada duracağına git de ağanın atlarını ahıra sok, diye bağırdı.
Onun sendeleyerek çıkışını seyrettikten sonra :
- Hele bir otur da soluk al ağa, dedi.
Bayram Hoca'nın bir şeyler söyleyeceği belliydi. Acı şeyler
söyleyeceğini seziyor, fakat sezdiğini anlamıyordu. Uyku ile
uyanıklık arasında gibiydi. Böyle olduğu halde imamın tereddüt
geçirdiğini fark ederek söze girişti :
- Bayram Hoca ! Giriş yapmaya davranma. Ne biliyorsan bir an önce
söyle de öğreneyim. Çocuk değilim ki avundurasın...
İmamın kaşları çatılmıştı. Yere bakıyordu. Din adamı edasıyla şöyle
dedi :
- Murad Ağa ! Kazaya rıza gerek. Takdir böyle imiş. Hatunun merhum
oldu...
Deli Kurt bu sözün manasını birden bire anlayamadı. Derin bakışlarla
baktıktan sonra, birden bire arık ve bitkin olarak obaya götürdüğü
evdeşini hastalıktan öldü diye düşünüp sordu :
- İnce hastalıktan mı öldü ?
İmam başını salladı :
- Ne gezer !... Tanrının afeti geldi. Ortalığı tufan bastı. Her şeyi
aldı, götürdü...
Tanrının afeti... Tufan... Deli Kurt, aralıksız yağan yağmuru ve
yolların çamurunu hatırladı. Sonra birden irkilerek bağırdı :
- Ya çocuklar ?
İmam, büyük bir gayretle karşısındakinin yüzüne bakabildikten sonra, mezar başında dua edenlerin sesiyle :
- Onlar da öldüler, diyebildi.
Deli Kurt'un yüzü dehşetle gerilmişti. Haykırdı :
- Ya İsa ?
Bayram Hoca'nın cevabı koca alay beğini sanki can evinden vurdu :
- O da öldü !
Deli Kurt, başını yukarı kaldırarak :
- Ah ! Oğlum ! diye inledi. Susuyordu. Ağlamıyordu. Fakat kederden
ölecek hale gelmişti. Her şeyi bilmesi için Bayram Hoca ilave etti :
- Senin Satı Kadın da, Topuz Ahmed de hep boğuldular. Bütün obadan
ancak sekiz on kişi kurtuldu. Kurtulanların biri benim baldız. Yüzen
bir ağacı yakalayıp canını kurtarmış. Olanları ondan dinledim. Senin
İsa'yı kurtarmak için Topuz Ahmed'le büyücü kız, canlarını
dişlerine takarak sonuna kadar uğraşmışlar ama sel üçünü de alıp
götürmüş....Deli Kurt, tıkanacak gibi oldu :
- Büyücü Kız mı dedim ?
- Evet !
- Gökçen mi ?
- Canım yüzü peçeli kız işte...Gökçen olacak.
Deli Kurt, eliyle göğsünü tutarak :
- Allah ! Ok değdi ' diye haykırdı. Ok değseydi bundan daha çok acı
duymazdı. Can evinden vurulmuştu. Benzi sapsarıydı. Ayakta duracak
gücü kalmamıştı. Bayram Hoca, mumu yakarak odayı aydınlattıktan
sonra :
- Allah sana sabır versin,Murad Ağa,dedi.
Büyük felaket... Günahları taşmış biri var ki Allah bu cezayı verdi
...
Günahları taşmış birisi...Bu acaba kendisi miydi ? Devletin bir
askerini öldürüp düşman ülkesine gizlice gitmişti. 'Sen evlisin,
aradan çekil' diyen Türkmen beğinin oğluyla vuruşmuştu. Yassı
Tepe'de Gökçen'le büyülü geceler geçirmişti. Taşan günahlar bunlar
mıydı ? Büyük bir bezginlik içinde :
- Bayram Hoca ! Kim bu günahları taşan kişi, diye sordu.
- Onu ancak Allah bilir. Ama belki de şu büyücü kızdır...
Gökçen ha ?.. O kadar iyi yürekli olan o kız günahkardı ha ? Deli
Kurt, acı acı gülümsedi. İnsanları ne kadar yanlış tanıyorlardı !
Gökçen ve ölüm... Bu ikisini birden düşünmek ne kadar yakışıksız ve
aykırı düşüyordu. Gökçen ölebilir miydi ? Gökçen ölmüş müydü ? Ya o
billur sesi, hele o ışıklı gözleri ne olmuştu ?
Dayanamıyordu. Dayanamayacaktı. Atları ahıra yerleştirip gelen
İlyas'a birçok akça vererek sofrasını kaldırmasını, atlara
bakmasını ve ahırda yatmasını söyledikten sonra oda da gezinmeye
başladı.
Koskoca dünyada kimsesi kalmamıştı. İçinde türlü acılar birbirine
karışıyor, melek yüzlü Melek Hatun'u, kızlarını, oğlunu,
analığını, Topuz Ahmed'i hep ayrı ayrı düşünüyor, fakat Gökçen'i
düşündükçe bir başka oluyordu.
Yaralıydı. Yedi sekiz kişiyi birden kaybetmek ne demekti ? Bu acıya
nasıl dayanacaktı. Birden Beğlerbeği Karaca Paşa ile birlikte
Macarlara karşı yaptıkları korkunç savaşı hatırladı ve
- ' Keşke orada ölseydim ' diye söylendi. Ölmemişti. Fakat artık
kendisine yaşıyor denebilir miydi ?
Mum yavaş yavaş söndü. Şimdi oda kapkaranlıktı. Sessiz ve duygusuz
duvarlar, bu zifiri karanlık içinde sabaha kadar, kutsuz bir
erkeğin, kahramanlığı dolayısıyla alay beği olan bir sipahi'nin,
gizli bir Osmanoğlu'nun hıçkırıklarını dinlediler....
Sabahın erken vaktinde Deli Kurt en seçkin atını getirterek binerken
yüzü solgun ve bitkindi. Kapının eşiğinde börkünü giyerken, atı
tutan İlyas, Deli Kurt'un tamamıyla ağarmış olan saçlarına baktı.
Bu saçlar bir gecede ağarmış ve o koca bahadır çökmüş, kocalmıştı.
Kırk bir yok dimdik kaldıktan sonra, ölümcük yaralar alıp tutsaklık
çektikten sonra, işte nihayet bir gecenin içinde bu hale gelmişti.
Yassı Tepe'ye gidiyordu. Gökçen'in hatıralarıyla dolup taşan o kutlu
yeri bir daha görmeden edemeyecekti. İçinde bir duygu vardı. Yassı
Tepe'yi aşınca, oradaki ağaca dayanmış olan Gökçen'i yine
görüvereceğini sanıyordu.
Hava soğuktu. Fakat sert rüzgar estiği halde güneş açmıştı. Rüzgar
ve güneş, toprağı hızla kurutuyordu. Sel, tufan yapacağını
yaptıktan sonra bitmişti :
İkindiye doğru obanın yaylağına vardı. Görünürde değişen hiç bir şey
yoktu. Burada bir felaket kasırganın estiğine dair en küçük iz bile
görünmüyordu. Yassı Tepe'ye yöneldi.
İlk gelişindeki heyecanı yeniden duyuyordu. Şimdi tepeye varınca
aşağıya bakacak, ağacın altında Gökçen'i görecekti. Yaklaştı.
Tepeye vardı ve durdu. Yüreği hızla çarptı. Ağaç yoktu. Korkunç sel
onu da alıp götürmüştü. İçinde büyük bir acı duydu. Gökçen'in
yaslandığı, üstüne ağaç ve ok resimleri kazdığı, kendisinin,
gölgesinde Gökçen'in dizine yattığı ağaç sökülüp gitmişti.
Şifalı suyun olduğu yere doğru ilerledi. Yoktu. Ne kuyu ne de taş
oluk kalmıştı. Acaba yanlış mı gelim diye düşünerek çevresine
bakındı. Olabilir miydi ? Burası onun karış karış bildiği yerdi.
Gökçen'e ait iki hatırayı yerinde bulamayınca 'Gökçen Pınarı'na'
doğru at sürdü. Gecenin karanlığında onu ilk defa burada görmüş ve
yeşil ışıklarla gözleri ilk defa burada kamaşmıştı. Pınar olduğu
gibi duruyordu. Sevdalıların dua ettiği çınar...Atından indi.
Eğilerek bir kaç yudum içti. Yüzünü yıkadı. Alnını serinletti. Bu
soğuk günde bile alnının serinliğe ihtiyacı vardı. Sonra ayağa
kalkarak ellerini açtı. Gözleri ıslanarak 'Tanrım' Beni Gökçen' tez
kavuştur' diye dua etti.
Yaşlar, gözlerinden bol bol akıyordu. Koynundan bir ak çevre
çıkararak gözlerini sildi. Birden, bir şey hatırlamış gibi çevreyi
açarak baktı : Bu Gökçen'in çevresiydi. Üstünde kanı ile yazdığı
yazı vardı. 'Yine geleceğim...'
Bunu, şimdi kaybolan şifalı suyun başına bırakmıştı. 'Yine
geleceğim'. Yazıyı okuyunca Deli Kurt'un gözlerinden yaşlar boşandı.
'Artık gelmeyeceksin' dedi ve gözlerini silerek ilave etti : 'Bu
sefer ben sana geleceğim...'
Gökçen'in iki kelimelik mektubu Deli Kurt'a başka bir mektubu
hatırlattı. Babasının iki mektubu ile birlikte kemerinde sakladığı
bu mektup, anası Bala Hatun'undu.
Bu bir mektup değil, zavallı anasının öleceği gece karaladığı bir
temenni idi. Çıkarıp puslu gözlerle onu da okudu :
'Yetim Murad'ım... Yakında öksüz de kalacaksın. Seni Allah'a emanet
ediyorum, garip ve zavallı oğlum'
Anası ve Gökçen... İki büyük hasreti... Yalnız o kadar mı ? Ya
ötekiler ve oğlu ? ... Ya babası ? ... Ve bunların yanında Satı
Kadın, Çakır, Evren hatta Topuz Ahmed ?..
Şimdiye kadar birçok ölüleri metanetle anmıştı. Ya şimdi bu yufka
yüreklilik nereden geliyordu ? Gökçen her şeyi alıp götürmüştü.
Gökçen'in ölümüne dayanılamazdı. Onun için ağlamaya başlayınca da
artık hiç bir ölü için katı yüreklilik gösterilemezdi. Ne yapacaktı
? Ne yapmalıydı ? Şimdi bir Çakır da yoktu ki, akıl öğreteydi...
Anasının yazısını ve çevreyi yerlerine koyduktan sonra atına bindi.
Gidiyordu. Burayı görmeye dayanamayacaktı. Burada her şey Gökçen
diye bağırıyordu. Hüzünlü gözlerle çevresine bakınarak uzaklaştı. Deli Kurt, ertesi sabah erkenden köyü terk etti. Yalnız köyü değil
her şeyi bırakıyordu. Çökmüş, bitmiş, mahvolmuştu. Kaçıyordu.
Tımarını, alay beğliğini, evini bırakarak bilmediği bir yere
gidiyordu. Nereye gideceği-ni kendisi de bilmiyordu. Yollar nereye
götürürse oraya gidecekti.
Bir gün önceki güneş yoktu. Kar yağıyordu. Hiç kimseye bir şey
söylemeden yola çıkmıştı. Gökçen'e kavuşuncaya kadar böyle
gidecekti.
Issız ve sessiz yollar uzayıp gidiyor ve 'niçin ötekilerini de
düşünemi-yorum' diye vicdan azabı duyan Deli Kurt, yalnız Gökçen'le
dolu olduğu halde, bu tükenmez mesafelerde at sürüyordu. Arada bir köylerden geçiyor, insanlara, hayvanlara, arabalara
rastlıyor. Fakat hiç birini gör-meden yoluna devam ediyordu.
Gece indi. Karanlık yavaş yavaş her yeri örttü ve ebedi yollarda kah
'Allah' diye inleyerek, kah 'Gökçen' diye sayıklayarak giden
yolcuyu kavradı. Bu meçhul Osmanlı şehzadesi, kendisinden önce
gelen ve gelecek olan sayısız Osmanlı şehzadesine tarihin
mukadderatının çizdiği büyük ıstırap içinde, ancak kendisinin
görebildiği yeşil ışıklar içinde, bütün gözlerden silinerek
kayboldu.
Artık hiç bir şey görünmüyor, fırtınanın uğradığı bu yolda yalnız
bir atın nal sesleri ve bir insanın hıçkırıkları işitiliyordu...
ATSIZ
Maltepe, 30.07.1958