DELİ KURT

 
 

 

 

3

3. Bölüm

BARAKOĞLU ÇAKIR


Çakır yirmi yaşında, Karasılı bir sipahiydi. Küçük bir tımarı vardı. Tımarın geliri kendisinden başka iki cebeli'nin de savaşa hazır bulundurulmasını sağlayacak kadardı.


Tımar sahibi olalı ancak iki yıl olmuştu. Babası şehit düştüğü zaman kendisi küçük olduğu için tımar amcasına kalmış, amcası ölünce de kendisine geçmişti. Babasıyla amcası Osmanoğulların'ın, dedeleri de Karasıoğulları'nın ordusunda hizmet etmişlerdi. Barakoğlu ailesi çok eski, küçük bir beğ ailesiydi. Selçuk padişahları zamanından beri sipahi oldukları söylenirdi.

Anası kendisini doğururken öldüğü için onu Satı Kadın emzirmiş, gür sütüyle Çakır'ı gürbüz bir çocuk olarak yetiştirmişti. Bu Türkmen süt ana ne temiz yürekli kadındı ! Bilgisiz, fakat görgülü, saf fakat akıllı, gözü pek,  becerikli bir anaydı. Çakır'ı öz oğlu gibi bağrına basmış, Çakır da onu öz ana gibi sevip saymıştı.


Çakır,  baba ve amcasından sipahi terbiyesi, süt anasından Türkmen terbiyesi alarak tam bir yiğit gibi yetişmişti. Çelik - çomak oynayarak başlayan hayat, daha sonra güreş, binicilik ve ciritle devam etmiş, bunun arkasından da okla nişancılık ve değnekle kılıç idmanları gelmişti. Hocadan okuyup yazma ve Kur'an dersleri almış, kış gecele-rinde kahramanlık ve Battal Gazi hikayeleri dinlemişti.

On iki yaşındayken kışın korkunç oyunlar oynarlardı. Ortada kazan kaynardı. Oyunun esası rakibinin elini kaynar suya batırmak, kendi eli batarsa bağırmamaktı.


Kaç defa arkadaşlarının elini kaynar suya daldırmış, kaç defa kendi eli daldırılmıştı. Orada hazır yoğurt durur, eli kaynar suya batıp haşlanan-ların yanıklarına hemen yoğurt sürülürdü. Gık demezlerdi. Haşlanan el ilk gecesi sabaha kadar yanardı da yılmazlardı. Bir defa içlerinden biri eli haşlandığı zaman acıdan bağırdığı için darılmışlar, erkekliğe sığdıra-madıkları bu hareketten ötürü aylarca yüzüne bakmamışlardı.


Bir kere de güçlü bir arkadaşıyla kapışırken ikisinin birden eli kazana dalmıştı. Hele bir keresinde kazan devrilmiş, aksi tarafta itişmeyi seyreden arkadaşlarının bir çoğunun bacakları haşlanmıştı.


Bunlar korkunç oyunlardı. Ama bu korkunç oyunlarla acıya dayanmayı, çevik davranmayı öğreniyorlar, iradelerini keskinleştiriyorlardı. Rum oğlanları gibi yalnız yiyip içip eğlenecek değillerdi ya...

Amcası tımarlı sipahi iken Çakır'a Türk usulü silme tokat atmasını öğ-retmişti. Hasmının yüzüne şiddetle indikten sonra onu silerek ayrılan bu tokat yaman şeydi. Ağaç gövdelerine tokat atarak idman yaparken onun yamanlığını pek anlamamış, fakat bir gün,  yakınındaki Rum köyünden üç çocukla kavga ederken nasıl nesne olduğunu görmüştü. Öyle ki, içlerinden biri ve en irisi tokatı yiyip devrilince öteki ikisi tabana kuvvet kaçmış, yaşıtları arasında en hızlı çocuk olan Çakır onlara yeti-şememişti. Doğrusu kaçan Rum'a yetişmeye imkan yoktu. Bu onlara Tanrı vergisiydi.

Çakır'ın silme tokat hakkındaki düşüncesi daha sonra başka bir sipahi çocuğu ile dövüşürken olgunlaşmıştı. Bu sefer tokadı yiyen kendisiydi.
Önce birbirlerine bir iki tokat ve yumruk savurmuşlar, fakat tam kondu-ramamışlardı. Çok geçmeden silme tokat Çakır'ın yüzünde patlamış, gözünün kamaşması geçtiği zaman kendisini yerde bulmuştu. Her halde bu tokat tam tarifine uygun atılmış olacak ki, yalnız kendisini devirmekle kalmamış, dudağının ucunu da şişirip kanatmıştı.
İşte Çakır, böyle büyüdü.


On beş, on altı yaşlarında iken başından geçen bir olay, daha doğrusu atlattığı bir tehlike onu İsa Beğ'le tanıştırmıştı :

Çakır bir gün ormana bal almaya gitmişti. Ormanın bir yerinde arılar büyük bir yarığın içine alışmışlar, bal yapıyorlardı. Değneğini, bal kabını, yüz örtüsünü ve arıları kaçıracak tütsüyü alarak ormana dalan Çakır, yarık ağacın biraz uzağında uzun zaman bekleyip arıların uzaklaştığını gördükten sonra yüzünü örterek usulca ağaca yaklaşmış, tütsüyü yakarak son arıları da kaçırmış ve çiçek kokulu balı bıçağıyla çabuk çabuk keserek uzaklaşmıştı. Arılar küme halinde gelip ballarını azalmış görürlerse yanındakilere saldırıyorlardı. Çakır bunu bildiği için süratli adımlar atıyordu.


Birden bire karşısında beş kişinin dikildiğini gördü. Suratsız ve kılıksız kimselerdi. Fakat tepeden tırnağa pusatlı idiler. İçlerinden biri sıska, uzun boylu ve çok esmer olanı iğrenç bir sırıtma ve çirkin bir sesle sordu :

- O kazanda ne var delikanlı ?
Çakır, bıçağı yanında oldukça kimseden korkmazdı. Meydan okurcasına cevap verdi :
- Sana ne ! Kim oluyorsun da soruyorsun ?

Uğru kılıklı herif büsbütün sırıttı :
- Bu ne kabadayılık böyle beğzade ! Cellat Mıstık'ı tanımadın mı ?
Cellat Mıstık diyince Çakır, işi anladı. Bu herif yol kesip adam öldüren Çingene Mıstık olacaktı. Pervasızca sordu:
- Yoksa sen Çingene Mıstık mısın ?
Öteki kahkaha attı :
- Nasıl da bildin ! Bunu bildiğin gibi elindeki kazanı, kemerindeki akçayı isteyeceğimi de elbet bilirsin.
- Ben elin pis çingenesine kazan mazan vermem !
Mıstık alaya başladı :
- Vay beğzadem... Sen de mi çingeneyi hor görüyorsun ? Çingene adam değil mi ?
Sonra birden suratı değişti. Korkunç bir hal aldı. Yanındakilerden birine çingene edasıyla buyurdu :
- Ulan İbo ! Şu deli Türk'ün elinden kazanı alıp dersini ver de dünyanın kaç bucak olduğunu anlasın !
İbo,  bir elini bıçağına atarak Çakır'a doğru yürüdü. 'Dersini ver ' demek, bu çingene eşkıyaların dilinde öldür demekti. Fakat umulmadık bir şey oldu.
Deli Türk'ün silme tokadı yıldırım hızıyla İbo'nun suratına indi ve tokadın şaklayışı koca ormanda bir kaç kere yankılandı. Çakır bu işi yaparken, değneğine geçirerek omzuna vurduğu kazanı sopadan kaydırıp yere atmış ve sopasını sol eliyle kavramıştı.

Çingene uğrusu yerde baygın yatıyordu. Bir anlık şaşırma ve susmadan sonra Cellat Mıstık'ın bed sesi havada çınladı :
- Gebertin !


Bu söz üzerine en yakındaki çingenenin, saldırmasını havada parlata-rak atıldığı görüldü.

Çakır, sol elindeki değneğini sağına geçirdi. Değnek boşlukta bir döndükten sonra çingenenin başına inip tok bir ses çıkardı. Bu vuruş dağda, bayırda saldıran kurt ve ayılardan korunmak için yapılan vu-ruştu. En azgın aç kurt bile bu vuruşu başına yiyince ölürdü. Tabiidir ki ,  çingene eşkıyası kurt kadar dayanıklı değildi. Çakır'ın yedi yaşından beri değnekle vuruş talimi yaptığından da habersizdi. Deminki silme tokadı yiyen İbo,  belki bir kaç dakika sonra kendine gelebildi. Ama ikinci çingene o anda cehennemi boylamıştı.

Cellat Mıstık, üst üste iki adamının bu toy oğlan tarafından yere serildi-ğini görünce durumun ciddiliğini anladı ve çılgına döndü. Uğursuz bay-kuş sesiyle haykırıp adamlarını da kışkırtarak Çakır'a saldırdı. Pala ve saldırmalarını çekmişlerdi.

Çakır'ın değneği şaşmaz inişlerle hedefini buluyordu. Fakat deminki kadar tesirli değildi. Çingeneler o sopanın tılsımlı olduğunu anlamışlar-dı. Pala ile değneği düşürmeye çalışıyorlar, fakat başaramıyorlardı.


Çakır,  fırıldak gibi dönüyor, üç Çingene tarafından sarılmamaya uğraşı-yordu. Bir iki vuruş yapmış, hatta birisinin palasını bile düşürmüştü ama herif bu hengamede onu yerden tekrar almaya muvaffak olmuştu.

Yorulmaya başlamıştı. İri kıyımdı ama ne de olsa çocuktu. Teke tek gelseler iş kolaydı ama çevrilmemek için bir ona,  bir ötekine koşarak vuruş yapmak, kuşatılır gibi olunca beş on adım seğirterek kendisini emniyete almak az yorucu değildi.

Geniş geniş soluyordu. Üstelik Cellat Mıstık'ın palası, yanağında bir yara açmış, ılık kan boynundan içeri sızmaya başlamıştı.

Bir aralık yine koşarak eşkıyalardan uzaklaştıktan sonra geriye döndü ve Mıstık'ın ötekilerden biraz açılmış olduğunu gördü. Fırsat bu fırsattı. Öldürücü bir vuruşla herifi çökertirse yamakları ya kaçar ya yenilirdi. Değneği atadan gördüğü biçimde döndürerek savurdu. Hızından hava-da ıslık sesi, ardından bir çatırdı işitildi. Yazık !... Değnek, pala ile çarpışarak kırılmış, Çakır'ın elinde üç karışlık güdük bir parça kalmıştı. Aynı zamanda bıçağına el atmış fakat daha çekmeden Çingene'nin palası omzuna inmişti.

Çakır, bir adım geri fırlayarak bıçağını sıyırdı ve omzundaki yaranın acısıyla gözleri şimşeklenerek karşısındakilere baktı. Gözlerine inanamıyordu : Önünde bir bölük Osmanlı atlısı duruyordu ve bir ses :
- Tutun melûnları, diye gürlüyordu.

Bakışlarını gezdirince durumu kavradı. Yirmi kadar atlı vardı...Bir kaçı yere inerek üç çingeneyi yakalamıştı. Geniş bir soluk aldı. Acısını unuttu. Kurtulmuştu.


Çingenelerin tutulması için buyruk veren adam, çok genç, yakışıklı birisi, her halde bir beğdi. Giyimi ve pusatları alımlı idi. Atından inmiş olanlardan biri, yaralarını görmek için Çakır'a yaklaşırken yavaşça :

- Bu gördüğün bey, padişahımız Yıldırım Bayazıd'ın oğlu İsa Beğ'dir demişti.
İsa Beğ,  çok hafif, belli belirsiz gülümseyerek sordu :
- Nasıl yiğitçe dövüştüğünü gördüm . Kimsin ?
Çakır,  elini bağrına basarak baş eğip selamladı :
- Adım Barakoğlu Çakır. Sipahi oğluyum, beğ !
İsa Beğ, başıyla Çingeneleri işaret etti :
- Ya bunlarla davan nedir ?
- Bunlarla davam yok. Bunlar Çingene uğrusudur. Başları da işte şu Cellat Mıstık....
- Bunlar seni soymak mı istediler ?
- Evet beğ !
- Şu yerdekileri sen mi hakladın ?
- Evet beğ !
İsa Beğ Mıstık'a döndü. Kaşları çatılmıştı :
- Bre melûn ! Çingeneliğine bakmayıp da Türk Sipahisinin oğlunu soymaya mı kalkarsın ?
Mıstık'ta cevap verecek hal kalmamıştı. Omzundan yakalamış olan askerin pençesi altında titriyordu.
Şehzade,  bir yerde yatan çingenelere,  bir de yakalanmış olanlara baktıktan sonra buyruğunu verdi :
- Melûnların ölüsünü de, dirisini de şu ağaçlara asın da sipahi oğluna kasdetmenin ne demek olduğunu cümle alem görsün.
Buyruk yerine getirildi.
İsa Beğ,  Çakır'a döndü :
- Barakoğlu ! Nasıl olsa günün birinde sipahi olacaksın. Tımarın boşalıncaya kadar benim adamlarım arasına girmek ister misin ?
Çakır, bir dizini yere vurarak, elini bağrına bastı :
- Canımı kurtardın Beğ ! Senin kullarından olmayı cana minnet bilirim, diye cevap verdi.


İşte Çakır,  İsa Beğ'le böyle tanıştı ve onun maiyetine böyle girdi. Doğrusu yediği ekmeyi hak edecek kadar fedakarlık gösterdi. Amcası ölüp tımar kendisine kaldığı zaman gene İsa Beğ'in yanından ayrılmadı. Onun yalnız kulu değil, en yakın arkadaşı da oldu.

Çakır denenmiş, sınanmış kişiydi. Birinci sınıf bir asker, vefalı bir yoldaştı. Tam bir Türk'tü. Belki zamanında hiç bir yasa, töre tanımaz fakat inanarak bağlandığı İsa Beğ'in bir buyruğunu en büyük yasa sayarak bu uğurda ölebilirdi. Kendisine gösterilen güven onu şımartmı-yordu. Aradaki sınırı hiç bir zaman aşmıyordu. Karşı karşıya şarap içip dünyayı dumanlı gördükleri günler de olmuş, fakat o zamanlarda bile ne İsa Beğ onun gönlünü kırmış ne de Çakır,  İsa Beğ'de en küçük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştı. Şehzade terbiyesi ile sipahi terbiyesi hiç aksamadan bağdaşıp gidiyordu.


Bu yakınlık Ankara Savaşında en yüksek noktasına varmıştı. O can pazarında, o ölüm - dirim kargaşalığında, insan kanının sudan ucuz olduğu o kahramanlık meydanında onlar yine birbirlerinden ayrılma-mışlardı. Çakır,  İsa Beğ sayesinde hayatta olduğunu unutmuyor, gere-kirse onu kurtarmak için ölümü göze almaya hazır ve hevesli bulunu-yordu. İsa Beğ ise bu kadar sadık ve candan bir arkadaşı kaybetmenin ölümden beter olduğunu düşünerek kendisinden çok onu koruyordu.


O benzeri görülmemiş savaşta ayrı ayrı kaç kere ölümün veya tutsaklı-ğın eşiğine kadar gelmişler, fakat sıyrılmanın yolunu bulmuşlardı.

İşte Çakır, bu Çakır'dı ve şimdi kardeşleriyle taht davasına kalkan İsa Beğ'in güvendiği adam olduğunu gösteriyordu. Daha yirmi yaşında idi ama yaşadığı hayat, geçirdiği savaşlar onu gün görmüş, yaşlı bir kişi kadar pişirmiş, olgunlaştırmıştı.

Şimdi Bala Hatun'u emniyete almış olmanın verdiği gönül rahatlığı ile karlı yollarda at sürerken ne yorgunluğunu, ne açlığını duyuyor, başka hiç bir istek kendisini ilgilendirmiyordu.

4. Bölüm