DELİ KURT

 
 

 

 

4

4. Bölüm

DELİ KURT


Aradan on yıl geçti...
Çakır, bu on yılda kendi köyüne ve tımarına ancak beş on kere uğrayabildi. Öyle dünya kavgalarına girdi, başından öyle işler geçti ki, nasıl olupta yaşadığına kendisi bile şaşıyordu.


İsa Beğ öldükten sonra işler sarpa sardı. Birkaç yol ölüm tehlikesi geçirdi. İşte o zaman öteki Çakır'ın üstünde bulduğu buyrultu,  Mehmed Beğ'in buyrultusu ile canını kurtardı. Demek ki Allah böyle takdir etmişti. Kardeşlerin en küçüğü olan Mehmed Beğ, Osmanlı ülkesine beğ olmuş, öteki kardeşler bu dünyadan el etek çekmişlerdi.


Artık memlekette iç kavgası kalmamış, düzen kurulmuş, kendisi de Osmanlı Padişahı Mehmed Beğ'in sipahileri arasına girmişti.
Bütün bu kargaşalıklar, vuruşmalar, tehlikeler arasında da Bilecikli bir kızı sevmiş, onunla evlenmiş, iki kız çocuğu olmuştu. Şimdi Ayşe beş, Fatma üç yaşındaydı.


Çakır, on yıl sonra ilk defa süt anasının evine gidiyordu.
Bala Hatun'u bulup bir dileği varsa yerine getirmek, İsa Beğ'in çocuğu-nu görmek, içinde dayanılmaz bir istek haline gelmişti. Bu on yılda ancak iki defa süt anasına para ve haber yollayabilmiş, fakat kendisi ondan haber alamamıştı. Ara sıra içine bir ürperti geliyordu. Bu ürperti-yi doğuran sebep Satı Kadın'ın ölmüş olması ihtimaliydi. O zaman Bala

Hatun ne yapardı ?
Süt anası öyle çabuk ölecek insanlardan değildi ama her insana gelen kazalardan biri ona da gelmiş olamaz mıydı ?
Çakır,  beynine yerleşmek isteyen kötü düşünceleri geride bırakmak için atını mahmuzladı. On yıl önce, gece karanlığında bir türlü ilerlemek bilmeyen kağnı ile uğru gibi gizlice geldiği bu köye bahar güneşinin ışığı altında salına salına girdi.
Evin önünde bir at durunca Satı Kadın kapıdan göründü. Elli beşine gelmişti. Fakat hâlâ dinç ve yakışıklıydı. Yüzü hâlâ kırışmamıştı. Boru değil,  Türkmen kızıydı.


Evinin önüne gelen atlıyı şöyle bir süzdü. Kaşlarının çatıklığı, bakışlarının sertliği geçti. Gülümseyerek :
- Çakır,  sen misin ? diye bağırdı.
Çakır, atından atlamıştı.
- Benim ya !... Az kalsın oğlunu tanımayacaktın...
Sarıldılar. Süt anasının elini öptü. Kadın hasretle süt oğluna bakıyordu.
- Tanımam ya. On yıl önce yirmi yaşında, adeta çocuktun. Şimdi koca adam olmuşsun...
- Sadece koca adam değil, baba da oldum. Yakında torunların el öpmeye gelir.
Satı Kadın'ın sevinçten gözleri yaşarmıştı :
- Hey Allahım hey ! Kaç torunum var ?
- İki torunun var. Ayşe ile Fatma. Ama oğlum olmadı.
- Allah ömür versin. O da olur.
Sustular. On yıllık hasret bu üç beş sözle dinmiş olamazdı. Ama ikisi de başka bir konunun akıllarına gelmesiyle sözü burada, sanki sözleşmiş gibi kestiler ve önlerine baktılar.
İlk konuşan,  Satı Kadın oldu :
- Atını ahıra çekte içeri gel.
Bunu söyleyerek eve girdi.


Çakır,  hüzünlendiğinin farkındaydı. On yıl önce ölen İsa Beğ için on yıl sonra Bala Hatun'a 'Başın sağ olsun' demek, onun yeniden akacağı muhakkak olan göz yaşlarını seyretmek güç olacaktı. Bu düşünceyle elini mümkün olduğu kadar ağır tutarak atını bağladı. Takımlarını çıkararak önüne biraz saman koydu. Yavaş adımlarla yürüyerek kapıya geldi. Bir iki saniye durduktan sonra içeri girdi. Satı Kadın ayakta kendisini bekliyordu. Bu deminki gülümseyen, tatlı bakan kadın değildi. Tuhaf bir hali vardı.
Çakır, çevresine bakınarak yavaş sesle sordu :
- Hatun nerde ?
- Hatun yok !
Bu cevap pek acı bir sesle verilmişti. Çakır'ın gözleri açıldı :
-Gitti mi ?
- Hayır !
- Ne oldu ?
Satı Kadın başını yana, bu eve ilk geldiği gün Bala Hatun'un oturduğu sedire çevirdi. Yavaş sesle :
- Hatun sizlere ömür.....dedi
Yüzünde ve gövdesinde ölüm yoklamalarının kaç izini taşıyan,  Azraille yüz göz olan Çakır, boğazına bir yumrunun tıkandığını, içinde bir yerin burkulduğu duydu. Mırıldandı :
- Allah rahmet eylesin...
Bir tımar sipahinin iki gün aç veya uykusuz kalmadan yorulması görülmüş, işitilmiş değildi. Fakat işte Çakır şimdi ne aç veya susuz ne de uykusuz olduğu halde yorgunluk duyuyordu. Bitkin adımlarla yürüyerek sedirin öteki ucuna oturdu. Beride sanki Bala Hatun varmış gibi saygılı bir duruşla yerleşerek süt anasının yüzüne baktı :
- Hatun ne zaman öldü ?
- İsa beğ'in haberini aldıktan beş altı ay sonra...
- Çocuk ne oldu ?
Satı Kadın, evin açık kapısından, birşey arıyormuş gibi kırlara baka baka cevap verdi :


- Çocuğu doğdu. Adını Murad koydu. Dört ay sonra İsa Beğ'in ölümünü öğrendi. Birden sütü kesildi, kendisi de durgunlaştı. Bizim aşiretten bir süt ana buldum. İki ay burada kalarak çocuğu emzirdi. Hatun'un gözü artık çocuğunu da görmüyor, yalnız gözlerini yere dikerek düşünüyor, arada sırada ağlıyordu. O kadar yalvardığım halde yiyip içmiyordu. Günden güne soluyordu. Bir akşam oğluyla beraber yatmak istedi. Ye-niden kendine geliyor diye sevinmiştim. Çünkü çocuğu büsbütün bana bırakmıştı. O gece oğlunu sevdi, öptü. Onunla konuştu. Ertesi sabah kalktığım zaman Bala Hatun'u ölmüş buldum. Muradcık Hatun'un uzat-mış olduğu koluna başını yaslamış, öylece yanında yatıyor, anasının yanaklarını ve saçlarını okşayarak 'Ana, ana' diye sesleniyordu. Gözleri yaşlıydı. Hatun'un da gözleri yaşlıydı. Belli ki ana oğul ağlaşıyorlardı. Murad,  o zaman bir yaşındaydı. Kucağıma aldığım zaman yüzünü ana-sına döndürmüş, eliyle onu göstererek hazin hazin ağlamıştı. Anasına hiç düşkünlüğü yoktu. Daha çok bana alışmıştı ama bunun sahici ana olduğu, bir daha buluşmamak üzere ayrılacağı galiba küçük yüreğine doğmuştu. Hatunu gömdük. Mezarı kaybolmasın diye başına bir tahta diktim. O günden beri yaz kış demez, her cuma, başında bir Fatiha okurum.

Satı Kadın sustu. Ağlıyordu. Çakır da bir çocuk gibi ağlamamak için ken-disini güç tutuyordu. Birden sordu :

- Murad nerde ?
- Evren'le davar gütmeye gittiler. Gün batmadan gelirler.
Kara haber Çakır'a Evren'i unutturmuştu.
- Büyüdüler mi ?
- Evren on ikisinde,  Murad onunda. Kardeş gibi büyüyüp çıktılar. Yalnız Allahın günü güreşip yara bere içinde kalırlar.
Süt anası, Çakır'a erik pestili ezmişti. Testide soğutulmuş su ile yapılan şerbet cana can katardı. Çakır, kaseyi sonuna kadar içtikten sonra 'Eline sağlık ana' dedi ve zamansız bir şey isteyen çocuklardaki yüz safiyeti ile :
- Bana Hatun'un mezarını gösterir misin ? diye sordu.
Mezara giderlerken yoldaki tanıdıklar kendisini selamlıyorlar. Çakır, verilen selamları alıyor fakat çoğunu tanımıyordu. Aklı başka yerde, başka şeylerde idi.

Köyün mezarlığı sapa yerdeydi. Birden Satı Kadın 'İşte burası' dedi.
Bir toprak yığınının önünde idiler. Başında kırık dökük bir tahta parçası vardı. Demek ki Yıldırım Bayazıd oğlu İsa Beğ'in evdeşi, Şadgeldi Pa-şa'nın yeğeni olan Bala Hatun, o asil ve güzel kadın şu gösterişsiz yığı-nın altında yatıyordu. Bütün mezarlık ziyaretçileri gibi Çakır da filozof-laştı. Dünyanın, hayatın boşluğunu ve mânâsızlığını düşündü. İsa Beğ'i hatırladı ve içlendi.

Ellerini açarak bir Fatiha okudu. Ölümün, erken veya geç değişmez bir kader olduğunu içinden tekrarladı. Gönlü biraz ferahlamış olarak mezarlıktan ayrıldı. Eve döndüler.

Satı Kadın, süt oğlunun çok sevdiği börekten yapmak için hamur tahta-sının üstünde yufka açıyordu. Çakır, anasının ustalıkla ve çabuklukla yaptığı bu işe bir müddet baktıktan sonra :

- Ana, bu ne hız böyle ? Hamuru da nasıl inceltiveriyorsun ? Ben kırk gün uğraşsam bu işi yapamam, dedi.

Satı Kadın gülümsedi :
- Ben de kırk yıl uğraşsam senin gibi kılıç savuramam. Dünya yaratılırken işler de bölüştürülmüş...
Bu sırada kapının önünde gürültüler oldu, sesler işitildi ve arkası kapıya dönük olan Çakır, süt anasının :
- İşte Deli Kurt geldi, dediğini duydu.
- Deli Kurt mu ?
- Evet !
- O da kim ?
- Kim olacak,  Murad !
- Neden Deli Kurt diyorsun ?
- Ben demiyorum, köylü diyor ama hani yakışmıyor da değil...
Kapıda ayak sesleri oldu ve Çakır başını çevirdi. İki gürbüz oğlan kıpırdamadan duruyorlar, bir kendisine bir Satı Kadın'a bakıyorlardı.
Satı Kadın ciddileşmişti. Oğluna seslendi :
- Evren ! Yabani gibi ne duruyorsun ? İşte senin Çakır ağan....Elini öpsene....
Evren biraz ürkek adımlarla ilerledi. El öptü. Kadın bu sefer Murad'a baktı. - 'Deli Kurt ! Hadi sen de Çakır amcanın elini öp oğlum...! Çocuk pervasızca ilerledi. Çakır'ın elini öptükten sonra onu yakından bir süzdü:
- Sen Sipahi misin ? diye sordu.
- Sipahiyim ya !
- Ben de Sipahi olacağım !
Bu sözler o kadar büyük bir ciddiyetle ve o kadar sevimli bir eda ile söylenmişti ki Çakır gülümsedi ; Onu bağrına basarak alnından öptü :
- Olursun İnşallah...

O zaman yakından Murad'ın yüzüne baktı. İsa Beğ'in küçültülmüş örne-ği idi. Aynı gözler, aynı burun, hatta aynı duruş... İçi yeniden sızladı. Yamalı, yırtık pırtık giyimler içinde, alnındaki, yüzündeki, ellerindeki çizik ve sıyrıklar arasında bunun bir beğ oğlu, bir Osmanoğlu olduğu belliydi. Şu kadar ki,  bu gerçeği daha doğrusu bu korkunç gerçeği süt anasıyla kendisinden başka kimse bilmiyordu. Bilemeyecekti de... Hatta Murad'ın kendisi de kim olduğunu bilmiyordu. Demin Satı Kadın yufka açarken onu nasıl bir telkinle büyüttüğünü anlatmıştı. Deli Kurt, kendisini Osman adlı bir adamın oğlu olarak biliyor. Osman'ı da Çakır'ın dayızadesi diye tanıyordu. Anasının adını Ayşe diye bellemişti. Ara sıra mezarına gidiyordu.

Çakır'ın üstüne başına, bıçağına, duvara asılmış olan kılıç, sadak ve yayına bakarak sordu :

- Amca ! Kaç yaşında sipahi olurum ?
- Biçimine gelirse on sekizinde olabilirsin.
Murad bu biçimine gelmenin ne demek olduğunu anlayamamıştı. Zihninde kısa bir hesap yaptıktan sonra :
- Sekiz yılda Sipahi olacağım, dedi.
Evren'e bakarak ilave etti :
- Sen de azap olursun !
Evren ,  bundan hoşlanmadı :
- Neden azap oluyor muşum ?
-Ata binmesini bilmiyorsun...
- Nasıl bilmiyorum ?
- Elbette bilmiyorsun. Geçen gün düşmemiş miydin ?
Murad, hakikaten Deli Kurt'tu. Delişmen bir konuşması vardı ki,  Çakır'ın pek hoşuna gidiyordu. Satı Kadın söze karıştı :
- Güreşte hırslarını yenemeyince yarışıyorlar da... Evren bir iki yol attan düştü ama Deli Kurt düşmedi. Daha şimdiden usta binici...
Aslında ikisi de usta binici idi. İkisinde de Türkmen kanı vardı. Komşu yayladaki Türkmen obasının çocuklarıyla arkadaşlık ederken ata bin-mesini öğrenmişler, atı sevmişlerdi.


Murad'a 'Deli Kurt' denilmesinin sebebi at sevgisindeki aşırılığı idi. Ata bindi mi deliye döner, tehlikeli sürüşler yapardı. Dört nala giderken yerden çomak kapmasını bütün Türkmen çocuklarından iyi başarırdı. Hiçbir şeyden korkmazdı. Tek başına olduğu zaman bile on kişiye saldırmaktan çekinmezdi. Beş yaşındayken başlayan delişmenliği on yaşında son kerteye ulaşmıştı. Doğrusu 'Deli Kurt' lakabı kendisine pek yakışıyordu.

5. Bölüm