DELİ KURT

 
 

 

 

5

5. Bölüm

HAYÂLETLER


Çakır, akşam yemeğini kederli bir sevinç içinde yedi. Yetişmiş, yarın birer yiğit olacak iki çocuğu gördükçe keyifleniyordu. Fakat Murad'a bakıp da aklına İsa Beğ geldikçe, yahut gözleri Bala Hatun'un oturduğu sedire değdikçe üzülüyordu.

Talih başka türlü yürüseydi İsa Beğ taht için can vermiş bir şehzade değil, tahtın üstünde oturan Osmanlı Beğ'i olacaktı...
Ve oa zman...


O zaman, şimdi yoksul bir köy evinde, kendi karşısında oturarak yemek yiyen şu çocuk, yani Deli Kurt Murad, böyle pırtılar içinde yaşayan bir Murad değil, sırmalı giyimler giyinmiş şehzade Murad olacaktı.
O zaman, şimdi bir köy mezarlığında taşı bile olmadan yatan Bala Hatun, Bursa ve Edirne saraylarının sahibi Hatun olacak, kim bilir ne hayratlar yaptıracak ve Murad'dan başka ne Mehmed'ler, Süleyman'lar, Mustafa'lar, Orhan'lar, Kasım'lar, Osman'lar doğuracaktı.


Şimdi bunların hepsi kaybedilmiş birer hayâldi.
Yemek bitince Çakır biraz dereden tepeden konuştu. Köyde iyi bir hoca olduğunu öğrenmişti. Evren'le Murad'ı karşısına çekerek :
- 'İyi bir sipahi olmak için okuyup yazmak şarttır, dedi. Yarın sizi hocaya götüreceğim. Okumasını öğreneceksiniz. Bundan başka Müslü-manlığın şartlarını da iyice bellersiniz. Her gün gider, dersinizi alır, sonra oyuna çıkarsınız.'


Okuyup yazmak Sipahiliğin şartlarından olunca Deli Kurt buna itiraz etmezdi. Nitekim Çakır'ın teklifini can ve gönülden kabul edivermişti. Fakat okumak, hele her gün hocanın karşısına gidip güreşe ve yarışa benzemeyen sıkıcı şeyler öğrenmek Evren'in hiç hoşuna gitmemişti. Bununla beraber itiraz da etmedi. İtiraz etmek elinde olsa da etmezdi. Çünkü Deli Kurt okumayı kabul etmişti. Ondan geri kalamazdı.


Çocuklar uyuduğu, büyüklerin de yatma zamanı geldiği sırada Çakır :
- Ana, dedi. Çoktandır böyle güzel yemekler yememiştim. Kavurma ve bulgur haşlamasından başka bir şey gördüğümüz yoktu. Bu gece sanki beğ sofrasında ziyafette idim. Bunun keyfini tamamlamak için de biraz dışarıda dolaşacağım. Şu parlak ay ışığının altında dünya güzelliklerini göreyim diyorum. Böyle çok ayların altında sabahladık ama can kaygısından, düşman gözlemekten aya kim bakıyordu ki... Şimdi öyle değil, Tarhana çorbasından, etli börekten, pestil ezmesinden sonra da ay gezintisi...Ne dersin ana ?


Satı Kadın, süt oğluna hep hak vermişti. Yine öyle yaptı :
- Canın nasıl isterse öyle yap Çakır, dedi. Yatağını hazırlarım. İstediğin zaman gelir yatarsın.

Dışarıda ne güzel bir ışık, ne ferahlatıcı bir esinti vardı. Karşıki tepeler, çam ormanı peri masallarındaki memleketler kadar göz alıcı idi. Çakır bütün bu güzel manzaralara bakarak yürüyor, fakat galiba baktığı güzellikleri görmüyordu.

Bir hayat kasırgası içinde ömür geçirenler, bir gölgelikte dinlenmek için vakti bulamayanlar, tehlikelerle arkadaş olanlar böyle geçici bir huzura kavuşunca kendi gönülleriyle hesaplaşırlar, geçmişi hatırlarlar. O za-man her şeyin ölçüsü büyür ve hatıralar güzelleşir. Mazide kalan insan-lar kusurlarından ve suçlarından sıyrılmıştır. O, bir arkadaşa daha vefa-lı, bir sevgiliye daha çekici, bir anaysa daha şefkatli olur. Hatta böyle dakikalarda insan, düşmanını bile bağışlamaya hazırdır.


Çakır, şimdi öz anasını, kendisini doğururken ölen kadını düşünüyordu. Acaba nasıldı ? Yüzü ne biçimdi ? Ne türlü konuşuyordu ? Birden içinde bu hiç görmediği ananın sesini işitmek için dayanılmaz bir istek, silin-mez bir hasret duydu. Aynı zamanda kendisine şaştı. Çocukluğunda, gençliğinde bu anayı hiç düşünme de böyle olgunlaştıktan, bunca hengameler gördükten, iki çocuk babası olduktan sonra onu hatırla ve içlen...Bu, çok tuhaf şeydi.


Çakır bu gece hep ölüleri düşünüyordu. Şimdi de aklında babasıyla am-cası vardı. Neden hep ölüleri düşünüyordu da dirileri aklına getiremiyordu ? Herhalde ölüler zorla kendilerini hatırlatıyor, belki de böyle gecelerde ruhları oralarda uçuşarak dünyada kalanları görüyor-du.

Birden kendisini mezarlığın önünde buldu ve sanki saatlerce dolaşma-dan maksat buraya gelmekmiş gibi hiç tereddüt etmeyerek gündüz ziyaret etmiş olduğu Bala Hatun'un mezarına doğru yürüdü.


Ayak ucunda durmuştu. Parlak gecenin ışığında kederli yüzü gözükü-yordu. Oradan kolay kolay ayrılmaya niyetli olmayan bir insan haliyle çöküp bağdaş kurdu ve gözlerini kabarık toprağa dikti. Belki Bala Hatun'un kemikleri bile kalmamıştı. Yaşayan birisiyle konuşur gibi :
- Bu kadar geç kaldığım için bağışla sultanım. Unutmuş değildim ama gelemedim işte...dedi

Elini koynuna götürerek her zaman göğsünde taşıdığı Kuran'ını çıkardı. Bala Hatun'un ruhu için okuyacaktı. Birden mezarın baş ucunda, kendi-sinden üç adım ilerde bir hayâlet gördü : Bu Bala Hatun'du. On yıl önce-ki asil ve güzel yüzüyle gülümseyerek kendisine bakıyordu. Çakır, için-den bir heyecan dalgasının, güzel ve tatlı bir ürperişin geçtiğini sezdi. Hayâletler çabuk kaybolurlarmış diye işitmişti. Fakat kaybolmuyor, git gide daha güzelleşiyordu. Çakır,  hayâletin dudaklarında bir hareket gördü ve çok yavaş bir sesin 'Hakkını helal et Çakır Ağa' dediğini duydu. Tıpkı on yıl önceki ayrılışta olduğu gibi...


Yüksek sesle konuşursa hayâlet belki kaybolur diye çekinerek o da çok hafif bir sesle 'Helal olsun sultanım' dedi.

Hayâlet konuşmada devam ediyordu. Tatlı bir rüzgar sesiyle yeniden hitap etti :
- Sadakatini unutamam. Büyük hakkını helal et !
Çakır büyülenmişti. Hiçbir korku duymuyor, ilahi bir zevk içinde hayâlete bakarak o ne isterse yapıyordu :
- Helal olsun sultanım !

Birden bire Çakır'ın gözleri kamaşır gibi oldu. Yaz gününde güneşe bakmış insanlar gibi bir an çevresini görmedi. Sonra gözlerini Bala Hatun'a çevirdiği zaman onu ve onun yanında yeni peyda olan ikinci bir hayâlet daha gördü. Bu İsa Beğ'di. O asil, kahraman ve yakışıklı yüzü ile Çakır'a gülümsüyordu :

- Artık tehlikeden uzağız. Hakkını helal et !
Bu hayâletlerin seslerinde insanı büyüleyen bir şey vardı. Çakır, hiçbir zaman ozanın kopuzunda böyle bir ahenk dinlememişti :
- Hakkını helal et.
Çakır,  hayâletlerin isteğini yapıyor fakat kendisi onlara bir şey sorma-ya cesaret edemiyordu. Bala Hatun tekrar fısıldadı :
- Murad sana emanet...
Bala Hatun'un gözleri altında ay ışığının yansıttığı inciler parlıyordu. Demek ki hayâlet ağlıyordu. Ölü de olsa, hayâlette olsa anaydı. Öksüz oğlu için ağlayacaktı. Işıklı gözlerle Çakır'a baktı :
- Murad'ı yetiştir.
İsa Beğ tekrarladı :
- Murad'ı yetiştir !
Çakır üçüncü bir ses daha işitti :
- Beni de an oğlum !
İsa Beğ'in yanında bu yeni hayâlet Çakır'ın anasıydı. Fakat ötekiler gibi belirli ve açık değildi. Yüzünde de tül vardı.
Çakır heyecanlandı :
- Anacığım ! Sen misin ?
Bu hayâlet daha yavaş konuşuyordu :
- Benim oğlum. Beni unutma...


Koca sipahi hasret ve heyecandan titremeye başlamıştı. İşte anasının sesini işitmişti. Fakat neden yüzü örtülüydü ? Kendisini dünyaya geti-rirken öldüğü için şehit mertebesine ulaşan bu kadının yüzünü görse ol-maz mıydı ? Otuz yılda ilk defa o da hayâletini gördüğü anasının yüzünü bilmek hakkı değil miydi ? Bu düşünceyle cesaretlendi :

- Anam ! Yüzünü göster.
Hayâlet işitmemiş gibi davrandı.
- Anam ! Yüzünü göster !
Anasının hayâleti başını hafifçe salladı. Bu, olmaz demekti.
Çakır, ısrar etti :
- Anam ! Yüzünü göreyim.
Hayâlet fısıldadı :
- Olmaz ....
- Neden olmasın ? Oğlun değil miyim ?
- İzinli değilim, olmaz.
Çakır ağlamaklı olmuştu. Üç hayâlet birden kendisine biraz yaklaştılar. Bala Hatun fısıldadı :
- Olmaz ! İnsanlar her şeyi bilmeyecektir.
İsa Beğ devam etti :
- Olmaz. İnsanlar ancak gördüklerini bilecek ,  bildiklerini görecektir.
Anası tamamladı :
- Olmaz. İnsanlar daima bir şeye hasret kalacaktır.
İki yeni fısıltı daha duyuldu :
- Olmaz. İnsanlar bilemeyecektir.
Bunları söyleyenler, İsa Beğ'in arkasında peyda olan iki hayâletti ve bu hayâletler Çakır'ın babasıyla amcasıydı.
Bu sefer hepsi birden seslendiler :
- Bizi unutma !...
- Bizi an !...
Anası tek başına söyledi :
- Ölüm o kadar güç değildir. Unutulmak yamandır.
Babası fısıldadı :
- Asıl ölüm unutulmaktır.
Amcası ilave etti :
- Unutmakta ölmektir.
İsa Beğ devam etti :
- Hayat bir kaç hatıradır.
Bala Hatun bitirdi .
- Hayat ölümün başlangıcıdır.
Çakır, farkına varmaksızın elindeki Kuran'ı açmıştı. O zaman beş hayâlet birden tekrarladılar :
- İnsan anıldıkça yaşıyor demektir.
- Anıldıkça yaşıyor demektir...
- 'Yaşıyor demektir....'


Birden bire hayâletler kayboldu. O zaman büyük bir teessürle başını öne eğen Çakır, Kuran'ın açılmış olduğunu gördü ve keskin sipahi gözleri ay ışığında Yasin'e değdi. Okumaya başladı. Çevresinde ruhların dolaştığını seziyordu. İçi büyük duygularla doluydu.

Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi. Tan atarken Kuran'ı kapatıp koynuna koyduktan sonra ellerini açıp dua etti. Yüzüne sürdüğü elleri ıslanmıştı. Kan ve ölüm göre göre yüreği katılaşmış olan bu Türk sipahisi,  bu gözyaşı nedir bilmeyen Osmanlı askeri, bütün Kuran okuduğu müddetçe ağlamıştı.


Şimdi içinde bir ferahlık duyuyordu. Kuran okuyunca açılmış, kederlerini atmıştı. Kalktı. Ağır adımlarla mezarlıktan çıkarak eve doğru yürüdü. Girdiği zaman süt anası kalkmış ve o günün hazırlıklarına başlamıştı. Çakır'ı görünce yalnızca 'Geldin mi ? ' dedi. Başka hiç birşey sormadı. Anlayışlı kadındı. Çakır 'Biraz dinleneyim ana ' dedi. 'Sen beni kaldırır-sın' Biraz sonra bütün ömründeki uykuların en rahatını uyuyordu.

6. Bölüm