DELİ KURT

 
 

 

 

6

6. Bölüm
 

DİL SÜRÇMESİ


Süt anasının köyünde geçen günler Çakır için dolu günlerdi. Bu günlerde sevinç, ümit, üzüntü,  her şey vardı. Fakat en mühimi Evren ve Murad'la uğraşmasıydı.


Köyün hocasıyla konuşup ertesi gün derse başlatmıştı. Her gün sabah namazından sonra bir miktar ders yapacaklardı. Köyde kalacağı beş on gün içinde de Çakır çocuklara yardım edecekti.


Okuyup yazmanın dışında onlara asıl kendi bildiği şeyleri öğretiyordu. Kırda ok atmaya başlamışlardı. Çocuklarda askerliğe yaman bir kabiliyet vardı. İlk oklarını, Rum askerlerinden aşağı kalmayan bir ustalıkla atmışlardı. İki üç yılda keskin nişancı olacakları belliydi.
Onlara kara kucak güreşinin bazı oyunlarını da öğretmişti. Sonra sıra silme tokata gelmişti. Değnek vurmasını zaten biliyorlardı.
'Deli Kurt' demeye Çakır da alışmıştı. Huyları ve atılganlıkları dolayısıyla ötekine de Deli Evren demek yerinde olurdu ama halk nedense yalnız Murad'a deliliği yakıştırmıştı.


Tımarın geliri dolayısıyla savaşlara iki tane cebeli askerle birlikte gitmeye mecbur olan Çakır, daha şimdiden bu iki çocuğu gözüne kestirmişti.
Biraz büyüseler cebeli 0larak bunları alacaktı. İri oldukları için on beş, on altı yaşında orduya katılabilirlerdi. Böyle deli gözlere çeride her zaman yer bulunuyordu.
Çakır için Deli Kurt'un ayrı bir mânâsı daha vardı : O İsa Beğ'in ve Bala Hatun'un kendisine emanet ettiği bir öksüzdü. Hayâletler boşuna konuşmuyordu.


Ara sıra komşu Türkmen obasına gidiyorlardı. Evren ve Murad obanın bütün çocuklarıyla arkadaştılar. Kendi köylerinde birbirlerinin aman vermez rakibi oldukları halde obaya gidince Türkmen çocuklarına karşı birleşiyorlardı. O ne iddialı güreşlerdi ! Güreşlerin heyecanına Çakır da kendisini kaptırıverdi. Hele bir gün, köydeki rahat hayatın verdiği gevşeklikle her şeyi unutarak Murad'a 'Yaşa Osmanoğlu' diye bağrışı vardı ki, bu dalgınlığı nasıl yaptığına kendisi de şaşırmıştı...


Memlekette bir tek Osmanoğlu ailesi vardı. Osmanoğlu diyince akla yalnız padişah ailesi gelirdi. Çakır böyle bağırınca Murad bir saniye güreşi keserek hayretle kendisine bakmış, sonra yeniden başlamıştı.
Çakır,  bu dil sürçmesinden dolayı kendi kendisine içerlemişti. Yanlışını düzeltmek için biraz sonra 'Yaşa bre Osmanın oğlu... Baban sağ olup seni sağ olup seni görseydi alnından öperdi' diye bir ağız yapmış 'Osmanoğlu'ile 'Osmanın oğlu'nu birbirine karıştırarak deminki sözü unutturmak istemişti. Murad, babasının adını Osman diye biliyordu.


Deli Kurt,  hoca ile derse başlayıncaya kadar Kuran'dan yalnız Fatihayi bilirdi. Bunu kendisine Satı Kadın ezberletmişti. Şimdi hoca da İhlas suresini öğretmişti. Murad, Çakır'a gelerek ihlas'tan kendisini imtihan etmesini istemiş. Çakır'ın da himmetiyle iyice bellemişti. Bu hevesin sebebini Çakır iki gün sonra anladı. Mezarlık yakınından geçerken gözleri ister istemez Bala Hatun'un mezarına ilişti ve keskin gözleriyle bir kaç yüz adımlık mesafeden Murad'ın orada olduğunu gördü. Elleri açıktı. Birden içi sızladı ve hayâletleri hatırladı. Belliydi ki çocuk,  Fatiha'dan fazla olarak yeni öğrendiği İhlas'ı da annesinin ruhuna gönderiyordu.


Çakır,  Türkmen obasına gittikleri bir gün Türkmen kadınlarının dokudukları kumaşların en iyisinden alarak eve getirmiş, Evren'le Murad'a yeni birer elbise dikmesini Satı Kadın'a söylemişti. Yeni giyimleriyle çocuklar bayağı değişmişlerdi. Bellerine taktıkları kemerle birer Sipahi adayı olmuşlardı. Hele Deli Kurt o kadar başkalaşmış, vakarlı durumu ile öyle olmuştu ki,  Satı Kadın nazar değmesin diye omuzuna mavi boncuk dikmeğe mecbur kalmıştı.


Bu durumu ile Çakır onu büsbütün başka görüyordu. Nerdeyse kendisini de bir şehzadenin silah öğretmeni, lalası sanacaktı. Deli Kurt'un okumaya Evren'den çok fazla hevesli olması da gözden kaçacak gibi değildi. Belliydi ki bu çocuk iyi bir sipahi olmayı kafasına koymuş, sipahinin okuma bilmesi hakkında Çakır'ın söylediği söz onda iyice yer etmişti.
Deli Kurt okumaya çalışırken çok dikkatli ve sakin oluyordu. Silah talimi yaparken, yahut güreşip yarışırken gösterdiği haşarılıktan eser kalmıyordu. Bu yüzden Çakır bir gün kendisine 'Aferin Murad' demişti. 'Çerilikte Deli Kurt olduğun gibi okumakta da molla çelebisin'. Böyle gidersen ileride iyi bir adam olursun.


Bir gün hep birlikte Türkmen obasına gittiler. O gün Evren ve Murad'la obadaki rakip çocuklar arasında iddialı yarışmalar olacaktı. Obanın yalnız çocukları değil, büyüklerinden bir çoğu da seyre gelmişti. Bir sipahinin idare ettiği yarışmalara Türkmenler bigane kalamamışlardı.
Önce heyecanlı bir at yarışı yapıldı. İlk anlarda başa geçen Deli Kurt gittikçe arayı açarak birinci oldu. Türkmenler ikinci ve üçüncü olmuşlar, Evren sonuncu kalmıştı. Murad'ın kırk yıllık sipahi gibi at sürüşü,  hareketlerinin kusursuz oluşu Çakır'ın çok hoşuna gitmişti. Türkmen çocuklarıyla Evren de iyiydiler ama Deli Kurt'ta bir başkalık vardı ki, herhalde Allah vergisi olacaktı.


Ok atma daha heyecanlı ve çekişmeli idi. Murad, dört çocuğun yaşça en küçüğü olduğu için kendisinden fazla bir başarı beklenemezdi. Fakat Çakır'ın da bütün seyircilerin de hayretleri arasında öteki üç çocuktan daha keskin nişancı olduğunu gösterdi. Bir şey daha Çakır'ın dikkatini çekti. Deli Kurt da tıpkı babası İsa Beğ gibi ok atıyordu. Birlikte çok savaşlara girip çıktıkları, yan yana çok ok attıkları için Çakır, İsa Beğ'in nasıl yay gerdiğini bilirdi. Sol kolunu gergin tutarak yayı kavrar, sağ eliyle kirişi tutup nişan aldıktan sonra sol sol kolunu yavaşça bükerek yayı yaklaştırır, öylece ok salardı. Murad da öyle yapıyordu. Çakır yine geçmişi hatırladı. Durum elverişli olsa gözleri dalıp dumanlanacaktı bile.


Güreşlere gelince çok çetin geçti. Evren kendi güreşini kazandı. Fakat Murad yenildi. Rakibi kendisinden iki yaş büyük, bir baş boyu uzun, gürbüz ve kaya gibi sağlam bir Türkmen çocuğu idi. Görünüşlerine göre de kimse bu güreşte Deli Kurt'tan bir kazanma bekleyemezdi. Böyle olduğu halde onun öyle bir güreşmesi vardı ki ; bütün Türkmenlerin takdirini toplamıştı.
Çakır'ın ise yeniden içi parçalanmıştı. Çünkü İsa Beğ'in ümitsiz çarpışmalarını hatırlamıştı. Onun uğraşları da böyle üstün kuvvetlere karşı insan gücü üstünde bir emekle yapılmıştı.


Deli Kurt dövüşte yenilmeyi kabul etmezdi. Fakat güreş öyle değildi. Onun kaideleri ve hakemi vardı. Hakem 'Yenildin !' dedikten sonra mesela kapanıyordu. Murad asla mızıkçı değildi. Hele büyüklere, bü-yüklerin sözlerine karşı pek saygılıydı. Çakır, kendisine yenildiğini söy-leyince çok üzülmüş fakat üzüntüsünü belli etmemişti.


Bununla beraber o günün kahramanı kendisiydi. Üç yarışmanın ikisini kazanarak dört çocuk arasında birinciliği elde etmişti. Çakır'ın ortaya koyduğu ödülü Murad almıştı. Bu ödül,  Bursa işi güzel bir bıçaktı.


Bıçak,  Deli Kurt'un beline takıldıktan sonra Türkmen obasının beği Çakır'a ve iki öğrencisine bir ziyafet verdi. Toprak içinde korda pişirilmiş, tadına doyum olmayan koyun etiyle, cana can katan nefis Türkmen ayranı, pekmezle yapılmış un helvası ve bal şerbeti, sonra türlü güzel yaş ve kuru yemişler o günkü yorgunluğa değmişti.


Türkmen beği uzun boylu, top sakallı, elli yaşlarında, iyi görünüşlü ve gösterişli bir adamdı. Çakır'ı ağırlamak için hiç bir şey esirgememişti. Çadırı da zengin ve süslüydü. Çakır, İsa beğ'de bile böyle bir çadır görmemişti. Yerlere döşenmiş çadır duvarlarına asılmış o Türkmen halılarının güzelliği dille anlatılır gibi değildi. Çadır direklerinin çengelle-rine de türlü silahlar asılmıştı. Beğ, bunlardan birini göstererek:

- Bu kılıç, şehit Murad Beğ tarafından babama verilmişti. Babam da Kosova'da şehit düştü, dedi. Çakır,  Osmanlı hanedanından söz açmak istemezdi. Bu bahis açılırsa Deli Kurt'un kim olduğu ortaya çıkar da başlıca felaket gelir diye bir kaygısı vardı. Türkmen beğinin sözlerine karşı bu sebeple bir şey dememişti. Fakat beğ söylemekte devam ediyordu :
- Ben de ağamla birlikte, merhum Yıldırım Bayazıd Beğ buyruğunda Niğbolu Savaşına katıldım. Ağam da orada şehit düştü. Oğlu olmadığı için bu obanın başına geçmek sırası bana geldi.


Çakır sıkılıyor, fakat ev sahibi bir beğ olduğu için, ona 'Bu bahsi konuşma' diyemiyordu.
Biraz sonra beğ,  Yıldırım Bayazıd'ın oğullarını anlatmaya başlayarak daha çatallı bir konuyu girdi. Bereket versin büyük şehzade Süleyman Beğ ile Aksak Temür'e tutsak düşen Mustafa Beğ'den bahsediyor, daha tehlikeli yerlere girmiyordu. Fakat Çakır'ın aklına gelen, başına gelmek-te de gecikmedi. Türkmen beği birden bire :
- Senin bu Deli Kurt'u görünce de çocukluğunda bir defa gördüğüm merhum İsa Beğ'i hatırladım. Ne kadar benziyor, diye sanki onun başına bir mangal ateş döktü. Şakaklarının zonkladığını duydu. Sofranın bir ucunda Evren ve Türkmen beğinin küçük oğluyla birlikte oturan Murad'a baktı. Murad'ın bakışlarında değişiklik yoktu. Yalnız, gözlerini dikmiş olduğu halde beği dinliyordu. Çakır zoraki gülümsedi :
- İnsanlar benzerlik bakımından çift yaratılmıştır derler. Ola ki Deli Kurt da İsa Beğ'in benzeridir diye cevap verdi ve sözü değiştirmek için hemen ilave etti :
- Deli Kurt sipahi olmaya karar verdi. Bugün aldığı sonuçla da olabileceğini gösterdi değil mi ? Ne dersin beğ ?
Beğ onu zaten beğenmişti. Takdirini esirgemedi. Yüzlerce yıldan beri can harcamış bir ailenin mensubu olmanın alışkanlığı ile cevap verdi :
- Olur elbette...İnşallah benim oğullarımla birlikte nice savaşlara girip ya gazi, ya şehit olurlar.
Türkmen Beği, çadırında konuk olan bu on yaşındaki öksüze Türklükteki en büyük, en üstün iki rütbeden birini temenni ediyordu.
Çakır,  köyden ayrılmadan bir gün önce hocayı görerek Murad için konuşmuş, bir yıllık ders parasını peşin ödemişti. Hoca, öğrencisinden memnundu. Ders vermekte olduğu altı çocuktan en çok Murad'ı beğeni-yordu. Evren ve diğerleri şöyle böyle idi. Birinden ise hiç ümidi yoktu.


Ondan sonra Evren'le Murad'' karşısına alarak onlarla konuştu. Öğütler verdi. İki babasız çocuğa sağ kaldıkça kendisinin babalık edeceğini biliyordu. Beş on yıl daha geçipte birer cebeli olsalar ötesi kolaydı ama iş o beş on yılı geçirebilmekte idi. Çakır'ın beş on yıllara güveni yoktu. Beş on yıllarda neler olabildiğini denemişti. Geçmiş yıllarda olanlar gelecek yıllarda olabilirdi. Öğütler sırasında bir aralık 'Osmanlı çerisi az konuşur' dedi.


- Neden ağam ?
- Gavurun çaşıtı vardır. Çeriden duyduğunu kendi ordusuna ulaştırırsa Osmanlıya zarar gelir.
- Yalnızken bizi kim duyar ?
- Yalnızken kimse duymaz ama yalnızken de az konuşmaya alışanın ağzı sıkı olur. Kalabalıkta boş boğazlık etmez.
- Çaşıt nasıl olur ?
Çaşıt Rum'dan olur,  Firenk'ten olur, Çıfıt'tan olur ama sen onu tanıyamazsın. Çünkü o Türk kılığına girer.
Bu konuşmalar Çakır'la Evren arasında yapılıyor,  Murad ancak dinliyordu. İlk defa söze karışarak sordu :
- Ben çok konuşur muyum amca ?
Bu soru büyük bir sevimlilikle ve bir büyük adam ciddiyetiyle sorulmuştu. Çakır yine boş bulundu ve :
- Hayır şehzadem, diye cevap verdi.
Murad'ın gözleri Çakır'a dikilmiş ve Çakır devirdiği çamdan, başına çam devrilmişçesine müteesir olmuştu. Deli Murad her zamanki terbiyeli tavrı ile sordu :
- Bana niye öyle diyorsun amca ?
Çakır, kendini toplamıştı. Cevap verdi :
Şaka yaptım Deli Kurt ! Küçükler büyüklere yapmaz ama büyükler küçüklere ara sıra şaka yapar. Bir kere de alay beği bana takılmış,  Çakır Han diye hitap etmişti.

Mesele kapanmıştı ama çok canı sıkılmıştı. Çocuklara boş boğazlığın fenalığından dem vururken kendi yaptığı gevezelik olur şey değildi. Kendisine ne oluyordu ? Hiç böyle yapmazdı. Geçende de dili sürç-müş, Deli Kurt'a 'Osmanoğlu' diye bağırmıştı. Her ne ise artık bu köyden ayrılması pek hayırlı olacaktı. Yoksa bu gafletleri devam ederse günün birinde düzeltilmesi imkansız bir pot kıracak, işleri berbat edecekti.

Ertesi sabah,  süt anası Satı Kadın'ın elini öperek kucaklaştı.
Sonra küçüklerle vedalaştı :

- Gelecek gelişimde sizi birer yavuz yiğit olarak göreceğim. Ümidimi inşallah boşa çıkarmazsınız, dedi. Sipahi çevikliği ile atına sıçradı. Kadınla çocuklara son defa bakarak tok bir sesle son sözlerini söyledi :

- Hoşça kalın !

Atını yorgaya kaldırdı. Arkasına bakmadı. Uzaklaşır ve gözlerde küçü-lürken Satı Kadın nemli gözleriyle bir bakraç suyu onun ardından topra-ğa boşaltıyordu.

7. Bölüm