7
7. Bölüm
İLK SAVAŞ
Günler ayları, aylar yılları kovaladı.
Aradan altı yıl geçti. Dile kolay...Evren'le Murad
birer yiğit olup çıktılar. Evren on sekiz, Murad altı yaşında idi. Ama
boy-bos, güç-kuvvet bakımından otuzundaki gençlerden aşağı
değildiler. Gözü pekliğe, kork-mazlığa gelince dünyada eşleri azdı.
Evren ve Murad, hayatlarının en tatlı ve kutlu günlerini yaşıyordu.
Tımarı büyüdüğü için dört cebeli yetiştirmeye mecbur olan Çakır, yeni
iki cebeli olarak Evren'le Murad'ı almış, böylelikle onlar da
dilediklerine umduklarından daha çabuk ermişlerdi.
Artık altmışını geçmiş olan Satı Kadın, oğlu ile oğlu yerine Deli Kurt
kendisinden ayrılınca bu evde tek başına yaşamak istememiş, kapısını
kapayarak Türkmen obasına, asıl çıktığı yere dönmüştü. Orada
akraba-ları, yakınları vardı ve sipahiler arasına karışıp uzun yıllar
onlarla haşır neşir olduğu için şimdi Türkmenler arasında itibarı
büyüktü.
Evren ve Murad, Çakır'ın köyüne, tımarın başına gelmişlerdi. Bu
köy, doğdukları köye o kadar uzak değildi, ancak iki günlük yoldu.
Fakat Padişah Mehmet Beğ, herkes yerli yerinde dursun, buyruk gelince
hemen hazır olsun diye emir verdiğinden bütün sipahiler ve cebeliler
tımarlarının başında idiler.
Memlekette bir huzursuzluk vardı. Ağızdan ağıza birtakım sözler
dolaşıyordu. Yakında keramet sahibi bir evliyanın çıkarak devleti
ele alacağı, bütün insanları birleştirerek herkesi mala, nimete
boğacağı söyleniyordu. Hatta bazan daha ileri gidiliyor, yeni bir
Peygamber geleceğinden bahsolunuyordu.
Aydın taraflarında birtakım dervişler ayaklanmışlardı. Hatta bu
dervişler Aydın Beği olan Bulgar dönmesi Süleyman'ı
öldürmüşlerdir, Manisa Beği olan Kara Temürtaşoğlu Ali Beğ'i de
bozmuşlardı.
Padişah buna öfkelenmiş, oğlu Murad Beğ ve veziri Bayazıd Paşa'yı
büyük bir kuvvetle dervişlerin üzerine göndermişti. Çakır ve
cebelileri bu orduda idiler.
Deli Kurt bu kadar çok askeri bir arada görmekten hoşlanmış, Çakır'a
kaç kişi olduğunu sormuştu. Çakır kayıtsız bir tavırla :
- 'Yirmi bin kişi vardır' diyince durmuş, bir şey diyememişti.
Deli Kurt, o zamana kadar büyük sayılarla hiç uğraşmamıştı. Bildiği
en büyük rakam 'bin'di. Şimdi kendisine yirmi binden
bahsedilince, ömründe evinden çıkmayıpta sonra bir dağın doruğundan
ufuklara bakan insanın hayretini hissetmişti. Yirmi bin... Acaba
nasıl saymışlar-dı?
Çok sıkı yürüyüşlerle Akhisar ovasına gelmişler, bir gece
konaklamış-lardı. O gün Şehzade Murad Beğ'le Bayazıd Paşa, düzgün
saflar halinde toplanıp kendilerini selamlayan orduyu teftiş
etmişler, sonra sancak beğleriyle bir savaş meclisi kurarak ertesi
günkü yürüyüşü kararlaştır-mışlardı.
Geceleyin yatmadan önce Evren, Deli Kurt'a sokuldu :
- Deli Kurt, dedi. Bugün önümüzden geçerken Murad Beğ'e iyi baktın mı? O da on altı yaşında imiş hem adaşın, hem yaşıtın.
Deli Kurt cevap verdi :
- Gördüm, çok akıllı kişiye benziyordu. Kahraman şehzade olduğunu da
söylüyorlar, ama neden padişah kendi gelmedi de Murad Beg'le yolladı:
Deli Kurt'un bu sorusuna, o sırada yanlarına yaklaşmış olan
Çakır, cevap verdi :
- Padişahımız Mehmet Beğ hastadır. Konya'yı kuşatırken sağanaklar-dan
ıslanıp üşütmüştü. Ciğerleri su toplamış diyorlardı. Daha bu
geç-meden Edirne'de attan düşüp kemiklerini incitti. Çelebi Sultan Mehmed, yaşlı değildir ama gövdesinde o kadar çok yara yeri vardır
ki, kalbura döndüğünü söylüyorlar. Onun için gelemedi, amma şehzadenin
yanına da Bayazıd Paşa'yı koştu...'
Çakır, adeti üzerine padişahtan, Osmanlı hanedanından çok konuşmaz-dı.
Sözü değiştirmek için kendisinden bahsetmeye başladı :
- Konya'yı kuşattığımız zaman öyle bir yağmur yağdı ki, azığımız
mahvolduğu gibi atlarımızın çoğunu da sel götürdü. Çeriden epey
kayıp vardı. İyi yüzücü olmasaydım, ben de boğulup gidecektim.
Bulanık sel suyu hiçte bizim derelerin suyuna benzemiyor. Hele göl
veya denize hiç... Üç dört gün yiyeceksiz kaldık. Başka zamanda
olsaydı, açlıktan epey zahmet çekerdim amma, bu sefer hiç yiyesim
gelmedi. Selin içinde çabalarken yarım okka çamur yutmuşum. Üç gün
içim bulandı ki, yemek dedikleri zaman fena oluyordum. Yarım okka
çamuru ancak üç günde sindirebildim. Size öğüdüm olsun. Aç kalıpta
yiyecek bulmamız ihtimali olmazsa bir avuç çamur yiyin. Günlerce
dayanırsınız. Doğrusu yenir, yutulur zıkkım değil, ama bir gayret
gösterip kursağa gönderdiniz mi üç gün acıkmazsınız.
Çakır bir ara durdu. Sanki gözleriyle görebilirmiş gibi Konya yönüne
döndü. Kendisini büyük bir ciddiyetle dinleyen genç cebelilere aynı
ciddiyetle şu sözleri tamamladı :
- Yalnız, yiyeceğiniz çamurun temiz olmasına dikkat edin. Ben, atların
olduğu yerde suya kapıldığımdan yuttuğum çamur gübreli cinsindendi.
Ertesi sabah erkenden ordu güneye doğru ilerlemeye başladı. İki kola
ayrılmışlardı. Deli Murad ikinci koldaydı ve bu kol Manisa'ya doğru
yürüyordu. Bütün eri, Torlak Kemal adında birisinin buyruğundaki
dervişlerle çarpışılacağını öğrenmişti. Torlak Kemal'in Yahudi
dönmesi olduğunu, verdikleri ilk molada işittikleri zaman Evren'le
Deli Kurt inanamamışlardı.
Deli Kurt hiç derviş görmemişti ama duyduklarından, dervişlerin iyi
adamlar, Müslüman adamlar olduğu hakkında bir kanaat edinmişti.
Çakır'a :
- Bu dervişler bir Çıfıtın ardından nasıl giderler, diye sordu.
Çakır'ın ise dervişler hakkındaki düşüncesi hiçte müspet değildi.
Bala Hatun'a giderken karşısına çıkan dervişleri unutamamıştı :
- Dervişlerin sağı solu belli olmaz, diye cevap verdi. Şeyhleri ne
derse onu yaparlar, devlete padişaha karşı gelirler. Torlak Kemal'e
uyan kalabalığın içinde Müslümanlar bulunduğu gibi Gâvurlar, Çıfıtlar
da var. Onlarda din, diyanet, soy sop arama. Aralarında öz bir adalar
olduğu gibi kalleş kişiler de vardır. Sözün kısası ; Akıl, sır erer
kimseler değildir.
Mola çok kısa sürdü. Öğleyin Manisa'ya yaklaşmışlardı. Bir buyrukla
yürüyüş kola durdu. İkinci buyrukla saf haline girdi. Dervişler
gözükmüştü.
Osmanlı ordusunda büyük bir sessizlik vardı. Saflar, bıçakla kesilmiş
gibi dümdüzdü. Ara sıra atlar baş sallamasa, eşinip kişnemese gören
bunu bir heykeller ordusu sanabildi.
Dervişlerden ise büyük bir gürültü geliyor, havaya toz kaldırarak ve
bağrışıp çağrışarak yaklaşıyorlardı.
Deli Kurt, atının üstünde dimdik duruyor, dervişlerin bir ağzından
tekrarladıkları sözün ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Dervişler
biraz daha yaklaşınca ne dedikleri anlar gibi oldu : 'La ilahe
illallah'diye bağırıyorlar, bunun arkasından birşey daha
söylüyorlardı. Bunun da 'Muhammeden Resullullah' olması lazımdı, ama
pek benzemiyordu. Deli Kurt dikkat kesildi.
Dervişler biraz daha yanaştılar. O zaman bu ikinci sözün ne olduğu
anlaşıldı. Herifler 'Baba Resullullah' diye haykırıyorlardı. Bu ne
biçim Müslümanlıktı? Bu 'Baba' kimdi? Deli Kurt o zaman Çakır'a hak
verdi. Bunlar Müslüman falan değil, birtakım delibozuk serserilerdi.
Zaten öyle olmasa bir Yahudi dönmesinin arkasından giderler miydi?
Birden Osmanlı ordusunun ortasından keskin bir boru sesi işitildi.
Bunu sağ ve sol kanatlardan çalınan borular takip etti. Bu savaşa
hazır ol demekti.
Dervişler yaklaşıyorlardı. Ok atımı içine girmişler hatta içlerinden
bazıları ok çekmeye bile başlamışlardı. Bir iki ok Osmanlı saflarına
kadar düşmüş, bir ikisi birkaç askerin zırhına ve kalkanına
değmiş, bir ok da kırçıl ve posbıyıklı bir sipahinin sol koluna
hafifçe saplanmıştı. Fakat kır saçlı sipahi aldırmamış yalnız oku
kolundan çekerek yere fırlatmıştı.
Dervişler düzgün bir yürüyüş, düzenli bir buyruk verme ve davranma
yoktu. Gelişi güzel ilerliyorlardı.
Biraz sonra tesirli mesafeye girdiler. Osmanlı saflarında ikinci
boru sesi çınladı. Hepsi birden yaylarına davranıp ok çekmeye
başladılar. Bu oklar, dervişlerin oklarına benzemiyordu. Onları sapır
sapır dökmeye yarıyordu. İlk ok yaylımında bir çoğu yere serilince
dervişler bağrışma-yı arttırdılar. Bu arada yanındaki sipahinin atı
bir okla vurulunca Deli Kurt karşıya sert bir bakış fırlattı ve
onların arasında da ok atan, sipahiye benzeyen bazı kimseler
bulunduğunu gördü.
Osmanlı ordusunda üçüncü boru öttü ve bütün atlılar, bölükbaşılar
ön-de olduğu halde ileriye atıldı.
Deli Kurt da, daha önce kaç kere talimini, idmanını yaptıkları
gibi, dört nala at sürerken düşmana bir ok saldıktan sonra yayını
sadağa takıp kılıcına davrandı ve iki, üç yüz adımlık arayı yıldırım
hızıyla geçerek dervişlere daldı.
Kimi atlı, kimi yaya olan ve daha ilk yürüyüşlerinde karışmış bulunan
dervişler Osmanlı ordusuyla göğüs göğüse gelince bir anda karma
karışık oldular.
Deli Kurt, ilk karşılaştığı dervişin büyük bir hınçla ve 'Baba
Resulullah !' diye bağırarak kendisine savurduğu topuzu kılıcı ile
çelip düşürdükten sonra sert bir dürtüşle onu göğsünün ortasından
yaralayıp atından aşağı yuvarladı, aynı zamanda başka bir derviş
tarafından yaralanan kendi atının çökmesiyle soluğu toprakta aldı.
Dervişler büyük bir hırs ve inatla vuruşuyorlar, bir yandan da 'Baba
Resullullah !' diye bağırarak ortalığı gürültüye boğuyorlardı. Deli
Kurt bunun manasını anlamıyordu ama, 'baba' dedikleri kendi
şeyhlerini peygamber olarak tanıdıklarını gösteren bu söz birçok
sipahi tarafından kavranıyor ve onları çileden çıkararak dervişlerin
üzerine delicesine atılmalarına sebep oluyordu. Bu, göğüs göğüse bir
savaş değil, bir kırışmaca idi.
Deli Kurt yere düştükten sonra hızından bir şey kaybetmedi.
Aksine, daha saldırgan oldu. Kılıcını ecel kamçısı gibi savurmaya
başladı. Ortalığın karma karışık olduğu bir anda öyle bir vuruş
yaptı ki, kılıcı bir dervişin boynuna indikten sonra bir karış
aşağıya kadar işledi. Adamın gövdesi içinden çıkmayarak onunla
birlikte yere düştü ve kendi elinden kurtuldu. Kılıcını çekip
çıkarmayı denemeye fırsat kalmadan da yeni bir düşmanın hücumuna
uğradı.
Bu, çıyan suratlı, hain bakışlı, çirkin birisiydi. Elinde uzun bir
bıçak vardı ve dervişlerin ağzından eksilmeyen o 'Baba Resullullah'
sözünü acayip bir tarzda bağırıyordu. Bununla beraber diğerleri gibi
atılganlık göstermiyordu, yalnız iki adım uzaktan bıçağını sallayarak
hücum eder gibi yapıyor, fakat Murad'ın döğüşe hazır durumu
karşısında bir adım ilerleyemeyerek habire bağırıyordu.
Deli Kurt, hiç tereddüt etmedi. Aradaki iki adımı hızla aştı. Sol
kolunu kalkan gibi kullanarak savrulan bıçağı geri itti ve sağ
eliyle ünlü silme tokatı yüzüne indirdi.
Çıyan suratlı herif, silah gürültüleri ve savaş haykırışları arasında
bile işitilen tokatla yıkılırken Murad, sol kolunda bir acı ve
ıslaklık duydu;yaralanmıştı. Bunun öfkesiyle yere eğildi. Yakasından
yakalaya-rak kaldırdığı herife ikinci tokatını indirmek üzere iken
yanı başında gür bir sesin:
- Vurma bre yiğit !, diye bağırdığını işitti. Bu bölükbaşı Karaca
idi. Kendisine:
- Onu diri yakala ! Kafirlerin başı bu heriftir, diye haber
veriyordu.
Deli Kurt çevresine bir göz attı. Dervişler yenilmiş, savaş bitmişti.
Tokatla sersemlemiş olan dervişbaşının ellerini bağladı. Kolundan
kan sızdığı halde bekledi.
Yanına ilk yaklaşan Çakır oldu:
- Yaşa bre Deli Kurt ! Bu torlağı sen mi tuttun ?diye sordu.
- Evet ağam !
Çakır'ın gözleri Murad'ın koluna takıldı:
- Yaralı mısın ?
- Evet.
Çakır, ciddileşti. Kendisinde o çeşit iki yara vardı, ama
aldırmıyordu. Deli Kurt'un cepkenini çıkarttı. Gömleğinin kolunu
sıvadı. Birisinden biraz su bularak çevresini ıslatıp yarayı sildi.
Sonra yaranın yukarısından kolunu sıkıca bağladı.
Bu iş yeni bitmişti ki, bir sancak beği, ardındaki askerlerle birlikte
sökün etti:
- Bre Torlak dedikleri bu mudur ?
Çakır cevap verdi:
- Evet !
Sancak beği yanındakilere buyurdu:
- Ötekilerin yanına sürün !
Sonra gözlerini Çakır'ın ve Deli Kurt'un üzerinde gezdirerek sordu :
- Onu hanginiz tuttunuz ?
Bir an sessizlik oldu. Arkasından Çakır'ın sesi duyuldu:
- Deli Kurt tuttu !
Bunu söylerken Murad'ı işaret ediyordu. Sancak beği, kendisine
gösterilen genci şöyle bir süzdükten sonra:
- Ardıma gel, dedi. Şehzade Murad Bey ile Bayazıd Paşa seni
görecekler !
Bunu söyleyerek şehzadenin olduğu yere doğru yürümeye başladı. Deli
Kurt üç adım geriden sancak beğini takip ediyor ve yüzünde hiçbir
telaş veya heyecan izi görünmüyordu.
Telaşlanıp heyecanlanan, yüreği aşırı şekilde çarpmaya başlayan
başkasıydı. Osmanlı hanedanınından herhangi bir kimsenin Deli Kurt'u
görmesinden hoşlanmayan Çakır yine huylanmıştı. Hatta o anda
kafasından şimşek hızı ile birçok düşünce ve ihtimaller
geçerken, Deli Kurt'u cebeli olarak aldığına pişmanlık bile duymuştu.
Böyle çapraşık duygular arasında bocalaması Murad dönünceye kadar
sürdü. Deli Kurt saklanmak isteyen bir sevinçle gelince içinde bir
ferahlık duydu ve hemen sordu:
- Ne oldu ?
- Şehzade ile Bayazıd Paşa'nın huzuruna çıktım.
- Sonra ?
- Sonra, Murat Beğ, Torlağı nasıl tuttuğumu sordu.
- Sonra ?
- Adımı, babamı, nereli olduğumu sordu.
- Sen ne dedin ?
- Ne diyeceğim? Hepsini söyledim.
- Neyin hepsini söyledin?
Çakır'ın bu son sorusunda bir azarlama edası vardı. Deli Kurt
hayretle onun yüzüne baktı:
- Adımın Murad, yaşımın on altı, babamın adının Osman olduğunu, Karasılı
olduğumu söyledim.
- 'Şehzade ne dedi ?'
Deli Kurt önüne baktı:
- Adaşım ! Bu yararlığına karşılık, seni yakında sipahi yaparız.
Başka bir dileğin var mı? dedi.
Çakır geniş bir soluk aldı:
- Sonra ?
- Ben de tımarım, ağam Çakır'ın tımarına yakın olsun, dedim.
Çakır döndü. Yüreği hala vuruyordu. Olur iş değildi ama Şehzade
Murad Beğ, Deli Kurt'un yüzüne baktıktan sonra, 'Sen İsa Beğ'in oğlu
değil misin?' diyiverecek gibi gelmişti...