8
8. Bölüm
TIMARLI SİPAHİ MURAD
1422'nin ortalarındaydı. Osmanlı Padişahı Mehmet Beğ, inme inerek
ölmüş, büyük oğlu Murad Beğ, ikinci Murad adıyla Osmanlı Beği
olmuş, aşağı yukarı yirmi yıl önce, o büyük Ankara Savaşında Aksak Temür Beğ'e tutsak düşerek Semerkand'a kadar götürülen Mustafa Beğ, yani
İkinci Murad'ın amcası ortaya çıkarak padişahlık davasına
kalkmış, ara-da yine epey çarpışmalar olmuştu.
Mustafa Beğ'in ortadan kalkmasını sağlayan savaşlarda Deli Kurt da
bulunmuş, Mustafa Beğ'in ölümünden sonra kendisine tımar verilerek
sipahi yapılmıştı. Genç padişah, Torlak Kemal ile yapılan savaştaki
sözünü tutmuş, adaşına, onun dileğine uygun olarak Çakır'a komşu bir
tımar vermişti. Bu küçük bir tımardı ve cebelisi yoktu.
Deli Kurt'un hayatında artık yeni bir çağ başlıyordu. Çünkü o, sipahi
olduktan biraz sonra evlenmiş, hocasının kızı Meleği alarak kendi
tımarının bulunduğu köye getirmişti. Bu Melek, adı gibi melek huylu
bir kızdı ve hoca kızı olduğu için de okuyup yazması vardı.
Deli Kurt, şimdi 19 yaşındaydı. Yavuzluğu bütün çevrede ün salmıştı.
Güçlü bir pehlivandı da... Düğünlerde bir iki yol karakucak güreşi
yapmış, tuttuğu bütün güreşleri kazanmıştı. İyi yürekli, eli açık
kişiydi. Yoksullara, öksüzlere, dullara elinden geldiği kadar yardım
ederdi.
Bir gün Çakır çıkageldi:
- Deli Kurt, dedi. 'Murad Beğ'in sipahilere bir aylık izni çıktı. Bu
bir ayda tımarlarımızdan ayrılıp istediğimiz yere gidebiliriz. İster
misin Türkmen obasına gidip süt anamın hatırını soralım ? Koca
ninenin gönlü hoş olurdu.
Deli Kurt bu işe dünden hazırdı. Çabuk bir hazırlık yaptıktan sonra
Evren'i de yanlarına alıp yola koyuldular. Üçüncü günün akşamı obaya
varmışlardı.
Türkmenler, gelenleri tanımışlardı. Hepsi onları kendi çadırına
çağırıyordu. Fakat Satı Kadın varken başka yere gidilebilir miydi?
O, şimdi altmış dört yaşında idi. Böyle olduğu halde
diriliğinden, gücünden bir şey kaybetmemiş, yalnız yüzü biraz
kırışmıştı. Gözlerinden birer damla yaş akarak süt oğlunu, oğlunu ve
oğulluğunu bağrına bastı.'Artık kocadım, yüreğim yufkalaştı'diyordu.
Çakır şakaya başladı:
- Ne kocaman ana ? Erkek olsaydın evvel Allah hala nice gençlerle
güreşip yenerdin. Beni tanıyorsun: Sütoğlum Çakır...Bu da oğlum
Evren...Şimdi sana şu aramızdaki baba yiğiti tanıtayım.
Ne demek istiyor diye, öteki üçü birden Çakır'a baktılar. o, devam
ediyordu:
öl- Şu gördüğün yiğit, Yahudi dönmesi Torlak Kemal'i yakalayan tımarlı
sipahi Deli Kurt Murad Ağa'dır !'...
Şaka anlaşılmıştı. Satı Kadın'ın gözleri sevinçle açıldı:
- Demek sipahi oldun ha !.. Tanrının işine bak. Bir karışlık kapı
eşiğini aşamadığın günler daha dün gibi gözümün önünde. Ömürler ne
tez geçiyor. Ne diyeyim? Uğurlu kademli olsun oğlum. Darısı Evren'in
başına..
Çakır, müjde verdi:
- Alay beği söyledi. Yakında o da olacak !
Evren gülümsedi :
- Gerçek mi diyorsun ağam ?
Çakır kızmadı ama sesi dikleşti:
- Elbette gerçek ! Sipahi yalan söyler mi ?
Ertesi gün iki sipahi ile bir cebeli bütün bildik çadırları
dolaştılar. Her çadırda o kadar ağırlandılar ki neredeyse
çatlayacaklardı. Çakır bunu söylediği zaman Türkmen'in biri güldü:
- Çatlamak bizim oba için değil, Çakır Ağa, dedi. Şurada bir pınar var
ki, bir kuzu yiyip üstüne suyundan içsen çok geçmeden ikinci kuzuyu
yersin.
Pınara gittiler. Eğilip içtiler. Buz gibi, tatlı bir
suydu. Türkmen doğru söylemişti. Biraz sonra adeta acıktılar.
O zaman Türkmen, bu pınarın masalını anlattı:
Vaktiyle, çok eski bir zamanda, bu obanın olduğu yerde bir Yürük
çadırı varmış. Kadını ile tek başına oturan Yürüğün çocuğu olmaz, o
da üzülüp tasalanırmış. Bir gün ak sakallı, yorgun, perişan bir yolcu
gelerek bir gece kendisini konuk etmelerini dilemiş. Etmişler. Bir
kase sütleri varmış, ona içirmişler, bir dilim ekmekleri varmış, ona
yedirmişler. İki kişinin güç sığdığı çadırda onu yatırarak kendileri
açıkta gecelemişler. Ertesi gün yaşlı konuk ayrılırken, onu tepenin
eteğine kadar geçirip uğurlamışlar. O zaman bu gördüğün çam ormanı
yokmuş. Toprak çorakmış. Bu pınar da yokmuş, her yer kurakmış. Yalnız
tepenin eteğinde bodur bir yemişsiz ağaç varmış. O ağacın yanında
durdukları zaman ihtiyar adam: 'Hakkınızı helal edin' demiş, etmişler.
'Sizin bir derdiniz var, nedir?'diye sormuş. Söylemişler. Yemişsiz
ağacı göstererek 'Şu elmayı koparın' demiş. Şaşırmışlar. Hangi
elmayı der gibi ağaca bakınca bir de ne görsünler? Yemişsiz, bodur
ağacın bir dalında, ip iri, al yanaklı bir elma sallanmıyor mu ?
Koparmışlar. O adam, elmayı ikiye bölmüş. Yarısını Yürüğe, yarısını
karısına yedirmiş. 'Çocuğunuz olur'diyip sır olmuş. Meğer o adam
Hızır'mış. Gel zaman git zaman bir kızları olmuş. Öyle güzelmiş
ki, adını Gökçen koymuşlar. Gökçen bir yaşından beş yaşına, beş
yaşından on yaşına, on yaşından on beş yaşına gelmiş. Dünya güzeli
bir kız olmuş. Görenlerin aklı şaşar, güzelliğini işitenler görmek
için yüce dağlar aşarmış. Kendisini çobanlar itemiş, razı
olmamış, ağalar istemiş razı olmamış şehzade birinde avlanan bir
şehzade bir geyiğin ardından koşa koşa oraya gelmiş. Yürük, kendi
çadırı önünde düşen yaralı geyiği şehzadeye verirken Gökçen
gözükmüş. Genç şehzade o anda vurulmuş. Geri dönememiş. Otağını
kurup günlerce orada kalmış. Padişah, oğlunu aratıp buldurmuş.
Kaldırıp getirmiş. Meğer, Yürük kızına vurulan şehzade, nur topu gibi
bir sultanla daha yeni evli imiş. Günler geçmiş, aylar geçmiş.
Şehzade dayanamaıp Gökçen'in yanına gelmiş. Evlenelim demiş. Yürük
kızının da onda gözü varmış ama iyi yürekli olduğundan, sultan
üzülmesin diye kabul etmemiş. Gözü dünyayı görmeyen, kara sevdaya
tutulan şehzade direndikçe direnmiş. Gökçen kız bakmış ki, iş sarpa
sarıyor 'Benim şartım vardır' demiş. Nedir diye sormuş. Kız demiş
ki:'Şu ovada seninle at yarıştırırız. Geçersen beni alırsın.
Geçemezsen kısmetine razı olursun' Şehzade hemen razı olmuş. Bir
kızı nasıl olsa geçerim diye düşünmüş. Oysa ki, kız yaman binici
imiş. Bir atı varmış ki şehzade kimse kimse onu geçemezmiş. Ovanın
başına gelmişler. Şehzade küheylanına, Gökçen kız da yağız atına
binmiş. Yarışmışlar. Kız, şehzadeyi bir at boyu geçerek yarışı
kazanmış. Şehzade şaşırmış. 'Nasıl olur ? Beni gafil avladın. Bir
daha yarışalım' demiş. Yine yarışmışlar. Bu sefer kız, şehzadeyi iki
at boyu geçmiş. Şehzade deliye dönmüş. 'Hak oyunu üçtür. Bir daha
yarışalım'demiş. Üçüncü yarışta üç at boyu geçmiş. Şehzade gık
diyememiş. Perişan bir halde ağlaya ağlaya gitmiş. O gidince kız da
yaslanmış. Kederinden dağlara düşmüş. Kimseyle konuşmaz, geceleyin
çadırına gelir gündüz kurtla kuşla söyleşirmiş. Bir gün Hızır yine
gelmiş. Bodur ağacın altında Gökçen'le konuşmuş. 'Ağla da dertlerin
erisin'demiş. Kız 'ağlayamıyorum' diye cevap vermiş. Hızır bodur
ağacı göstererek 'Şu narı kopar' demiş. Koparmış. Narı ikiye bölmüş.
Yarısını kıza yedirmiş.'Ağla ' Göz yaşın her şeyi eritecek'diye
söylemiş. 'Bu yarısını da şehzadeye yedirecegim. Dertleriniz
bitecek, kavuşacaksınız' diye müjdelemiş ama narın yarısını şehzadeye
yedirememiş. Çünkü Hızır, şehzadeye vardığı zaman şehzade ölmüşmüş.
Gökçen kız yarım narı yedikten sonra göz pınarları açılmış. Öyle
ağlamış ki, bu çorak tepenin taşları erimiş, her yer yeşerip şu
gördüğün orman olmuş. Gönüldeki derdini de eritmek üzere iken
şehzadenin ölüm haberi gelmiş. O gece şu pınarın olduğu yerde sabaha
kadar ağlayıp kendisi de sır olmuş. Bu her şeyi eriten pınar onun
göz yaşlarından kaynamış. O günden bugüne çok zaman geçmiş. Güz
olupta aşiret buradan kışlığa indiği zaman sevdalılar bu pınarın
başına gelirler. Sabaha kadar dua edip dileklerinin olması için
yalvarırlar.
Deli Kurt böyle bir masalı ilk defa işitiyordu. Can kulağı ile
dinlemiş, adeta ezberlemişti. Masal bittiği zaman, içinde bir boşluk
duymuş, rüyadan uyanır gibi olmuştu.
Türkmen, Gökçen kızın masalını anlatırken dinleyen halka epey
büyümüştü. Obada bu masalı bilmeyen yoktu. Öyle olduğu halde ne
zaman anlatılsa yeniden, büyük bir zevkle dinlerlerdi. O, artık
obanın masalı olmuştu.
Türkmen susup da Çakır gözlerini çevrede gezdirince bakışları
birisinin üzerinde kaldı. Dikkatle baktıktan sonra:
- Sen dokuz yıl önce bizim Deli Kurt'u güreşte yenen küçük pehlivan
değil misin ? diye sordu.
Şimdi büyütüp serpilmiş, tığ gibi bir levent olmuş olan o zamanki
çocuk gülümsedi:
- Nasıl da tanıdın Çakır Ağa ?
- Yüzün hiç değişmemiş de ondan tanıdım. Nasıl, Deli Kurt'la bir kim
yendi güreşi tutar mısın ?
- Tutarım !
- Ne zaman ?
- Ne zaman isterseniz...
Çakır, bir çevresine, bir Deli Kurt'a baktı:
- Şimdiden tezi yok, diye cavep verdi. Oradakiler hemen düzlükte
halkayı çeviriverdiler. Murad, börkün ve kemerini da attı. Ortaya
gelip durdu.
Türkmen yine ordan uzundu, ama Deli Kurt geniş omuzları ve kuvvetli
kollarıyla daha sağlam görünüyordu. Çakır'ın hakemliğinde güreş
başladı. Deli Kurt o zamandan beri çok oyunlar öğrenmişti. Demir
bilekli olmasa bile bu oyunlarla güreşi kazanabilirdi. Fakat Türkmen
de boş değildi. Pars gibi çevik ve çelik gibi kuvvetliydi. Kavuşmuş
oldukları halde itişiyor ve oyun kolluyorlardı. Deli Kurt, yıldırım
gibi giriş yaparak Türkmen'in belini kavradı, kaldırıp yere vurdu.
Türkmen de şimşek gibi yüzü koyun dönerek toparlandı ve üzerine
çullanan Deli Kurt'un elini yakaladı. Çekiştiler. Ayağa kalktılar.
Bu sefer Türkmen, uzun boyundan faydalanarak Murad'ın kafasını
kaptı, çelme ile savurarak yıktı. Deli Kurt yan üstü yerdeydi ve bu
durum gayet tehlikeliydi. Çakır dudaklarını ısırdı. Fakat korktuğu
olmadı. Deli Kurt o yaman kuvvetini kullanarak ötekinin kolundan
kurtuldu, kalktı.
Yeniden kavuştular. Çok sert elenselerle, tırpanlarla birbirlerini
hırpaladılarsa da bastıramadılar.
Ayrıldılar. Murad, şimşek gibi dalarak rakibini iki bacağından
yakaladı. Türkmen ancak dönebildi, fakat kendisine takılan
boyunduruğu kesemedi. Yerde hareketsiz bir kuvvet çarpışması
oluyordu. İkisi de bütün güçlerini harcıyorlar, bir çevirmek, öteki
boyunduruktan kurtulmak için uğraşıyordu. Öyle bir didişme idi
ki, gören kemikleri kırılacak sanırdı.
Deli Kurt yavaş yavaş Türkmen'i çeviriyordu. Çoğalan seyirciler
merakla, fakat en ufak gürültü çıkarmadan güreşe bakıyorlardı.
Türk-men silkindi sert bir hareket yaptı ve kimsenin
bilmediği, anlayamadığı bir oyunla Deli Kurt'u üzerinden atarak
kalktı. Bu korkunç bir oyundu. Murad, boyunduruğu çabucak çözmeseydi
kolu kırılacaktı.
Ayakta yeniden kapıştılar. Deli Kurt, bir çelmeyle Türkmen'i
düşürdüyse de üzerine varmadı. Deminki oyuna düşmekten çekiniyordu.
Türkmen bunu anlamıştı. Bu sefer o hücuma geçti. Fakat söktüremedi.
İş uzuyordu ve heyecanlı bir durum alıyordu. Deli Kurt, şimşek gibi
bir çelmeyle Türkmen'i bir daha düşürdü. Yine üstüne varmadı. Bir
şey tasarladığını Çakır anlamış, hatta ne yapmak istediğini sezer
gibi olmuştu. Sezdiği gibi oldu;çelmeyle düşürdüğü zaman üzerine
varmayacağı zannını Türkmen'e verdikten sonra yeniden bir çelme
ata-rak devirdi. Fakat atılmayacağını sanarak yavaş davranan
Türkmen'i gafil bastırdı. Bir anda sırtını yere getirdi.
Çakır el çıprtı. Güreş bitmiş, Deli Kurt kazanmıştı. Türkmen ayağa
kalktı:
- Çok usta olmuşsun Deli Kurt ! Hakkıyla kazandın, dedi. Öpüştüler.
Birkaç gün sonra tımarlarına dönüyorlardı. Çakır'ın ve Evren'in
keyifleri yerinde idi. Yalnız Deli Kurt biraz düşünceli görünüyordu.
Çakır, takılmadan yapamadı:
- Tuna boyunda orduların mı bozuldu
Deli Kurt? Kişi evinde döner, çoluğuna
çocuğuna kavuşmak üzere yol alırken böyle kara kara mı düşünür? Bize
bir baksana !... Güreş kazanmadık ama içimizde tasanın damlası yok.
Böyle ne oluyorsun?
Bunu Deli Kurt da kendi kendine soruyordu. Ona ne olmuştu? Ne
olduğunu bilmiyor, kaderin kendisine bir tuzak kazırladığını
bilmiyor, yalnız bu Türkmen obasından ayrıldığı için tuhaf bir
sıkıntı duyuyordu.