9
9. Bölüm
GİZLİ YOLCULUK
Tımarlarına dönmüşlerdi ama daha on beş günlük izinleri vardı. Murad
ve Evren için bu bir mesele değildi. Çakır ise başka türlü
düşünüyordu. Otuz dokuz yaşındaydı ve ara sıra eline fırsat geçtiği
zaman şöyle bir hoşça vakit geçirip felekten gün çalmasını bilirdi.
Yine böyle bir alem yapmaya hazırlanırken bir mendeburdun getirdiği
haber üzerine her şey allak bullak oldu.
Çakır'ın bu beklenmedik haberi getiren adam, kısa boylu, kıvırcık
saçlı, esmer, şişman ve şaşı birisiydi. Adı da 'Piç İlyas'tı.
Piç İlyas bir dönme idi. Asıl adı İlyas idi de Müslüman olduktan
sonra İlyas'a çevrilmişti. Fakat Rum mu, Venedikli mi, Bulgar mı,
Sırp mı, ne olduğu belli değildi. Çakır'ın yanaşması idi. Otuz beş
yaşlarında olduğu halde saçlarının yarısı ağarmıştı. Birçok diller
bilir, Türkçeyi de oldukça düzgün konuşurdu. Çok yalancı olduğu
muhakkaktı. Çakır, bir kaç defa onun kim olduğunu anlamak için sorguya
çekip soyunu sopunu sormuş, İlyas her seferinde başka türlü
anlatmıştı. Babasını da başka başka isimlerle anlatıp soyunu ve
mesleğini türlü türlü söyleyince bir gün Çakır öfkelenmiş:
- Ulan soysuz ! Senin kaç tane baban var ? diye bağırmıştı. Yoksa
sen piç misin?
İlyas ayağa kalkıp ellerini açarak:
- Hay atana rahmet Çakır Ağa ! Nasıl da bildin ? diye cevap
vermiş, böylece da adı 'Piç İlyas' olarak kalmıştı.
Piç İlyas sözde Müslüman'dı. Namaz kıldığını gören yoktu.
Ramazanlar-da oruç tutuyor gözükür, fakat gizlice yerdi. Zaten açlığa
bir saat bile dayanamayacak kadar obur ve pis boğazdı. Yalancılığına
diyecek yoktu. Ar, haya, namus denilen şeylerden nasip almamıştı.
Çakır'dan korktuğu için hırsızlık etmez, hayasızlık yapmazdı, ama
bunları her an yapmaya hazırdı. Yalnız bir meziyeti vardı: Çakır ne
buyurursa mutlaka yerine getirirdi.
İşte Çakır.bir eğlenceye hazırlanırken, çoktandır ortada görünmeyen
Piç İlyas, nerden geldiyse gelmiş, efendisine gizlice bir şeyler
söylemiş, Çakır da cebellisi Evren'i çağırarak:
- Şimdi atına atla. Dört nala giderek Deli Kurt'a ulaş. Hiç durmadan
yine dört nala buraya birlikte gelin, demişti.
Dediği yapıldı. Çakır'ınkine komşu tımarın sipahisi olan Deli
Kurt, akşama doğru Evren'le birlikte geldi, selamlaştılar.
Çakır, onları kuytu bir köşeye götürdükten sonra çok ciddi bir
sesle, ikisini de şaşırtan şu sözleri söyledi:
- Bu gece Piç İlyas'la birlikte yola çıkıyorum. Gizlice İstanbul'a
gidece-ğim. Sen Evren ! Yakında sipahi olacağın için tımar başında
bulunmaya şimdiden alış diye seni vekil bırakıyorum. Deli Kurt ! Sen
de benimle birlikte geleceksin. Evren bir ara gidip evine haber
ulaştırır, tımarın işleri varsa görür. İstanbul'da iki üç gün
kalacağız. En çok on beş gün sonra buradayız. Şunu da bilin ki, bu iş
sırdır.
Sustu. Bakıştılar... Bir şey anlamamışlar, fakat buyruk Çakır'dan
geldiği için kabul etmişlerdi...
Gece olurken üç atlı Marmara'ya doğru at sürüyordu. Piç İlyas çok
hızlı gidemediği için Çakır'la Deli Kurt da ona uymaya mecbur
oluyor, hiç konuşmadan ilerliyorlardı.
Edincik yolu üzerindeydiler. İki sipahi yancıklarında biraz
peksimet, biraz da dut kakı olduğu halde daha bir lokma yemiş
değildiler. Piç İlyas ise atının iki yanına iki şişkin torba
asmıştı ve hemen hemen aralıksız, elini bunlardan birine daldırarak
bir şeyler çıkarıyor, tıkınıyordu.
Çakır farkına varmıştı:
- Sen şu boğazını biraz dinlendirsen olmaz mı? diye sordu.
Piç İlyas, son lokmasını yutarak cevap verdi:
- Doğru söylüyorsun ağam amma...
- Evet, sonra ?
- Benim at biraz yoruldu da, yükü azalsın diye torbaları hafifletmeye
uğraşıyorum.
Çakır, hem gülümsedi hem de kızdı. İçinden bir küfür savurduktan
sonra:
- Şurada biraz mola verelim, dedi. Denize yaklaştık.
Atlarından indiler. Biraz yürüyerek bacaklarının uyuşukluğunu
giderdi-ler. Piç İlyas'ın böyle şeylere aldırdığı yoktu. O zaten
anasından uyuşuk olarak doğmuştu. Şimdi de torbaların birinden ince
bir bakır güğüm çıkarmış, bu güğümden bir tasa doldurup içiyordu.
Çakır:
- O nedir ? diye sordu.
- Pekmez, ağam !
- İyi...Bize de yarımşar tas ver !
Çakır, bunu söyleyerek yancığından bir tas çıkarıp İlyas'a uzattı.
Yarısına kadar doldurulan tastan birkaç yudum içtikten sonra birden
dudaklarından çekerek sordu:
- Ulan ! Bu ne biçim pekmez !
Bu öfkeli sözler İlyas'ı korkutmuştu. Dili dolaşarak cevap verdi:
- İsa peygamber hakkı için pekmez ağam !
Çakır, büsbütün öfkelendi:
- Bre Piç ! Sen Müslüman değil misin ? Neden bizim peygamberimiz
üzerine yemin etmiyorsun da İsa Peygamber üzerine and veriyorsun ?
İlyas'ın gözü büsbütün şaşılaştı:
- Aman ağam !... Müslümanlığımdan şüphen mi var ? Yalnız şunun için
bizim peygamber üzerine yemin edemedim...
- Bre bunda ne var ki ? Pekmezdir diyen sen değil misin ?
İlyas kekeledi:
- Pekmezliğine pekmez ama... Biraz fazla mayalanmış...
- Şuna şarap desene !...
Piç İlyas ellerini havaya kaldırdı :
- Hay atana rahmet ağam ! Nasıl da bildin !
Çakır'ın öfkesi yatışmıştı :
- Şarapla pekmezi ayıramayacak kadar alık mısın ?
- Yok ağam ! Yeryüzünde Eflatundan sonra en akıllı adam benim ama
telaşla pekmez yerine şarap alıvermişim. Renkleri çok benziyor da..
Hem ikisinin da aslı üzüm olduktan sonra.. Zarar etmez.
Çakır, şarap içmeyen adam değildi. Piç İlyas'ın yalan dolanla iş
görmesine içerlemişti. Meçhuller çözüldükten sonra da içerlemesi
devam edecek değildi. Şarabın kalanını bir dikişte bitirdikten sonra
tasını uzattı :
- Doldur, dedi. Onu da içtikten sonra bir daha doldurttu. Deli Kurt'a
uzatarak 'Güzel şarapmış, sen de iç , diye tamamladı.
Çakır'ı böyle aceleyle İstanbul'a sürükleyen sebep mühimdi. Merhum
İsa Beğ, Osmanlı tahtı için kardeşleriyle çarpışırken bir defa
İstan-bul'a sığınmaya mecbur kalmıştı. O zaman İstanbul'a yerleşmiş
bir kaç yüz Türk vardı. Bunların kimi ticaret için kimi Osmanlı
devletinden kaçarak buraya gelmişlerdi. Osmanlılara çaşıtlık etmek
üzere gelip Bizans'a yerleşenler de vardı. İsa Beğ'in çok samimi
dostluk kurduğu bir kaç Türk de burada bulunuyor, bunlardan iki
tanesi Çakır'la tanışıyordu. Bir iki defa mektuplaşmışlardı.
Mektupları Piç İlyas götürüp getirirdi. Bu mektuplar, şifre gibi
yalnız kendilerini anlayacağı bir dille yazıldığı için ele geçse de
başkaları tarafından anlaşılmazdı. Gerek Çakır, gerekse
İstanbul'dakiler, dönme olduğu için Piç İlyas'a asla güvenmezlerdi.
Yalnız o, sonunda kaça oldukça, kendilerinin yapamayacağı bazı
işleri başarır, mesela; Bizans karakollarını ne yapıp edip geçerdi.
İşin ucunda menfaat olduğu zaman tehlikeye bile atılır, rüşvet
vermesini çok iyi başarırdı. Son defa İstanbul'da görüştüğü bir
Türk'ten Çakır'a 'Paramı kaybettim, mümkünse biraz göndersin' diye
haber getirmişti. Gerçekte ne kaybolan para, ne de Çakır'da başkasına
ha diyince yardım edecek zenginlik vardı. Bu sözler parola idi.
'Paramı kaybettim' demek 'Yakında İstanbul'dan ayrılacağım' demekti.
'Mümkünse biraz para göndersin'in manası da Çakır'ı davetti.
Gece yarısından epey sonra Edincik kıyılarına yanaşan küçük bir Rum
yelkenlisi üç yolcuyu alarak İstanbul'a doğru hareket etti. Atlar ve
ağır silahlar bir Türk'e emanet bırakılmıştı.
Deli Kurt ömrümde ilk defa deniz yolculuğu yapıyordu. Niçin
gittiğini bilmediği halde hoşlanıyor, sulara bakıyor, gecenin
sessizliğinde geminin yardığı suların fışıltısı dinliyordu.
Gemide dört Rum tayfa vardı. Piç İlyas, bir yandan kaptanla gevezelik
ediyor, bir yandan da torbalardan bir şeyler çıkarıp çıkarıp yiyordu.
Çakır'la Deli Kurt, geminin arkasındaki küçük güverteye bagdaş
kurmuşlar, sessizlik içinde etrafı seyrediyorlardı. Piç İlyas
yaklaştı :
- Kaptanla konuştum ağam, dedi. Yarın Adalara varıp geceye kadar
bekleyeceğiz. Geceleyin de İstanbul'a gireceğiz.
- Hepsi bu kadar mı ?
- Bu kadar.
- Uzun zamandan beri kaptanla şey bu kadarcıy mıydı ?
- Evet .
Çakır hayretini gizlemedi :
- Rumca konuşmak zevzeklik etmek midir ? Bu kadar sözle bir masal
anlatılırdı be !...
- Ben Rumca konuşmadım ki...
- Ya nece konuştun ?
- Cenevizce konuştum.
- Neden ?
- Tayfalar anlamasın diye...
- Anlarlarsa ne olur ? Nasıl olsa İstanbul'a gittiğimizi
görmeyecekler mi ?
- Görmeyecekler...
Çakır bir durdu :
- Gözlerini mi bağlayacağız ?
- Hayır ! Bunların Adalar'dan bırakıp başkalarını alacağız !
Çakır gülümsedi :
- Aferin be Piç ! Sen sahiden... Neydi o ? Akıllı bir gavurun adını
söylemiştin...
- Eflatun mu ?
-Evet ! Sen o Eflatun kadar akıllı imişsin..
O zamana kadar susan Deli Kurt söze karıştı :
- Kaptanla Ceneviz'ce konuştuğunu söyledin. Kaptan Rum değil mi ?
- Rum ama Midillili. Midilli'deki Ceneviz beğlerinin hizmetinde çok
bulunmuştur.
Bundan sonra hiç bir şey konuşmadılar. Piç İlyas şarap içe içe
sızdı. İki sipahi de şöyle bir uzanarak uyku kestirdiler. Bu, uyku
ile uyanıklık arasında tam bir Sipahi uykusuydu. Savaşlarda böyle
alışmışlardı. Bir baskına uğramamak için gözleri uyurken kafalarının
içi uyanık bulunurdu.
Deli Kurt, gün ağarıncaya kadar, rüya görmeden beyninin içinden geçen
manzaraları seyretti. Satı Kadın... Çakır'ın verdiği dersler...
Evren... Çakır'ın şakası... 'Evet şehzadem'... Türkmen obası...
Sipahilik... Gökçen Kız masalı... Gökçen Kız... Gökçen...
Çakır'la aynı anda uyanıp bakıştılar. İkisinin de birer elleri
bıçakların-daydı. Davranıp oturdular. Deli Kurt denize bakıyordu.
Deniz, gündüzün geceki gibi güzel değildi. Şimdi sadece büyük, çalkantlı
bir suydu. Gecenin karanlığında ise başka türlü görünüyor, içinde
küçük ışıklar parlayıp sönüyordu.
Piç İlyas'ın söylediği Adalara vardılar. Gemi demir attı. Denize bir
kayık indirildi. Kaptanla tayfalar binip adaya çıktılar.
İlyas, dün geceki şarabın sarhoşluğu ile o gün epey geç uyanmış
olmakla beraber kalkar kalkmaz yemek faslına başlamaktan da geri
kalmamıştı. Elindeki çanağın içinde, sipahilerin ne olduğunu
anlamadıkları bir yemek olduğu halde şimdi karşılarındaydı. Hem
yiyor, hem de konuşuyordu :
- Kaptan kendi tayfalarını adaya bırakıp bir kaç gün için yeni
tayfalar alacak. Bir de en lüzumlu şeyleri alıp getirecek.
Çakır sordu :
- Neymiş o lüzumlu şeyler ?
- Önce ikinize birer elbise...
Deli Kurt'un yüzü değişti :
- Gavur kılığına mı gireceğiz ?
Piç İlyas acele acele cevap yetiştirdi :
- Aman Murad Ağa !... İstanbul'a böyle sipahi giyimiyle girilir mi ?
Deli Kurt, Çakır'ın yüzüne bakarak sordu :
- Girilirse ne olur ?
Buna İlyas cevap verdi :
- Ne olacak ? İmparator Yani'nin yüreğine iner.
Çakır, elini Deli Kurt'un omzuna koydu :
- Korkma ! Gavur kılığına girecek değiliz. Ancak Rumları telaşa
vermemek için üstümüzde başımızda biraz değişiklik yapacağız.
Sonra Piç İlyas'a dönerek :
- Başka neler ısmarladın ? dedi.
- Başka, en lüzumlu olan yiyecekleri ısmarladım. Bir de...
Sustu. Sözün arkasını getiremedi. Çakır anlamıştı. Herif mutlaka
şarap ısmarlamıştı. Yersiz düşünülen bu içkiden dolayı kızar gibi
olarak çıkıştı:
- Söylesene, başka ne ısmarladın ?
Çakır, öfkelendiği zaman İlyas'ın korkudan dili dolaşır ve gözleri
büsbütün şaşı bakardı. Gene öyle oldu :
- Şey, dedi. Pekmez ısmarladım !
- Nasıl pekmez ?
- Fazla mayalanmış pekmez !
- Başka ?
- Masraf olmasın diye başka bir şey ısmarlamadım.
Piç İlyas sustu ama dilinin altında bir şeyler olduğunu Çakır
sezmişti. Sordu :
- Şimdi n'olacak ?
- Hiç bir şey olmayacak, ama belki de olur.
- Ne olur ?
- Kaptan memnun olur.
- Nasıl ?
- Sayende ağam !
Çakır anlamıştı :
- Yani para mı istiyorsun ?
Piç İlyas ellerini havaya kaldırarak söylendi :
- Hay atama rahmet ağam ! Nasıl da bildin ?
Çakır zaten hazırlıklıydı. Kemerine el attı. Bir kaç Osmanlı akçası
ve Venedik florisi çıkararak uzattı.
İlyas'ın keyfine diyecek yoktu.
İstanbul'a gece karanlığında çıktılar.