Daha önce de
askerlerinin bulunmasına rağmen, disiplinli ve düzenli Türk Devlet
Ordusu, "Tanrıkut Mete (veya "Motun") tarafından milâttan önce 209
yılında kuruldu. Buyruk ne kadar sert olursa olsun itaatsizliğin ve
hedefi vuramamanın ölümle cezalandırıldığı bu ordu "10", "100",
"1000", "10.000" kişilik birliklerden meydana geliyordu. En uzun
menzilli ok, en hızlı giden atlar bu orduda idi. Dört beş yaşında
koçlara binerek süvariliğe alışan; açlığa, susuzluğa, yorgunluğa
dayanıklı ve dört nala giderken geriye de şaşmaz oklar fırlatan
çerilerden kurulu bu ordu tarihin bilinen ve bilinmeyen nice meydan
savaşlarını vererek günümüze geldi. Zamanla şartlar değiştiği için
atlılıktan yayalığa kaymasına ve öteki değişikliklere rağmen ruh
aynı ruh olarak kaldı: Sıra, saygı, gözü peklik, ölümü umursamama...
Aşağı yukarı 3000
yıllık tarihimizde "ordu millet" olarak yaşamanın verdiği
alışkanlıkla "Türklük" bir askerî kavram haline geldi. Aralıksız
savaşlar, az nüfusla çok iş görmenin gerektirdiği tedbirler, askerî
disiplinden sonra büyük bir sosyal disiplin doğurdu.
Disiplin,
medeniyetin ana şartıdır. İnsanların hayvanlıktan sıyrılması, hak
mefhumunun teşekkülü, gerçek hürriyetin çekirdeğidir. Bu yüzdendir
ki Türk Ordusu bazı güç anlarda ana görevinden taşarak bozulan
düzeni sağlamak zorunda kalmıştır.
12 Mart Muhtırası
bunlardan biridir. Bunda ordunun ne kadar haklı olduğu, serserilerin
inlerinde yapılan aramalarla ortaya çıkmaktadır. Silâhlar ve
patlayıcı maddelerden başka subay elbiseleri, teksir makineleri,
alıcı verici telsizler, Doğu'nun 15 evlik Kürt köylerinde saklanmış
son sistem Çekoslovak silâhları vesaire, vesaire..
Türkiye'de sol denen
fikir, Batı'da olduğu gibi sosyal adalete yönelmiş bir sistem değil,
düpedüz vatan hainliği haline gelmiştir. Okullarda bir takım Yahudi,
Çinli, Moskof ve Güney Amerikalı katillerin resimleri; derslerde Bir
Numaralı Vatan Haini Nâzım Hikmet dahil, ne kadar solcu varsa onlara
dair dersler ve hattâ vazifeler, satılmış gazetelerde hükümeti
tenkit bahanesiyle milliyetçiliğe saldırmalar, "halka dönük
üniversite" hezeyanıyla üniversitede Kürtçe okunmasını isteyecek
kadar hayâsızlıklar, ölmüş bir Kürtçü için saygı duruşu yapmak gibi
utanmazlıklar, Türk bayrağının lâğıma atıldığı "Köy Enstitüsü" adlı
akrep yuvalarının ihyasını istemek gibi yüzsüzlükler alıp yürürken
ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığının bir bildirisinden
öğrendiğimize göre bazı askerî şahıslar da tutuklanmışken, yani
vatan hainleri orduya da bulaşmaya başlamışken ordudan zaten başka
bir davranış beklenemezdi.
11 ildeki
Sıkıyönetim Komutanlarının bildirilerini okurken bu askerlerin
memleket kavrayışı ile eski İçişleri Bakanı Menteşeoğlu'nun
kavrayışsızlığını ölçüştürmek acı bir ibret manzarası gösteriyor.
Komutanlar sert, fakat nazik, ölçülü ve vakarlı konuşurken akla
ister istemez Menteşeoğlu'nun tesadüfen yakalanan bir Don Kişot
için: "Torbanın ağzını açtık, çıkarken kapatıp yakaladık" gibi
gülünç laflar etmesi ve haydutla yan yana resim çektirmeye tenezzül
etmesi geliyor.
Şimdi öğreniyoruz,
hükümet torba Açıp kapamakla meşgulken kendilerine halk ordusu,
devrimci, dev genç gibi şatafatlı isimler takan Don Kişotlar dağlara
çıkıp isyan bayrağını açmakla bu devleti yıkacaklarını, Doğu’da
bağımsız bir Kürt devleti kuracaklarını umuyorlar, bu hususta vatan
hainlerinden kurulu bir partinin desteğini görüyorlarmış.
Sarhoş keçinin
dövüşmek için dağa çıkıp kurt araması gibi banka soyup adam
kaçırmakla kendilerini dev aynasında görmeye başlayan Don Kişotlar
da çaldıkları silahlarla dağlarda Türk ordusunu yenmeyi tasarlıyor,
bu konuda Amerikalıların Vietnam’daki başarısızlığından
cesaretleniyorlarmış.
Amerikan ordusu Türk
ordusuyla ölçüştürülemez. Amerika'nın malik olduğu silah üstünlüğü
ve asker sayısıyla Türk ordusu orada bulunsaydı Vietnam’ı birkaç
ayda hallaç pamuğu gibi atardı. Bu sözümüzün delili şu:
1925 kışında Şeyh
Sait isyanı olduğu zaman Türkiye 12 yıllık savaştan çıkıp
imparatorluğunu kaybetmiş, yorgun, parasız, yolsuz, uzmansız bir
devletti. Lozan Barışı yapılalı üç yıl olmuştu. Devlet piyade ve
süvariyle biraz topçudan kurulu bir orduya malik, tanksız, beş on
eski uçağı olan, henüz yerleşmemiş bir cumhuriyetti. Musul
meselesinde bize güçlük çıkarmak için İngiliz kışkırtmasıyla
başlayan Şeyh Sait isyanında devletin silâh üstünlüğü birkaç uçağı
ile makineli tüfeklerinde idi. Kışın o dağlık bölgelerde, o zaman
hepsi, koşulu olan toplar işe yaramıyordu.
İsyan 13 Şubat
1925’te başladı. Palu, Hani, Genç, Varto, Silvan vesaire asilere
katıldı. 30-40 bin kişilik bir kuvvet oldular. Türk ordusu,
hazırlıklarını 1 Nisan’da tamamlayarak taarruza geçti. 15 Nisan’da
Şeyh Sait'in yakalanmasıyla isyan söndürüldü.
O zaman, aşağı
yukarı eşit silâhlarla yapılan büyük çaptaki isyan bu kadar hızla
bastırıldıktan sonra bugün sert bir hava gücü ve kuvvetli topçusu
olan Türk Ordusu mu Don Kişotlar karşısında âciz kalacak? Orta Doğu
Teknik Üniversitesi'nin kalın duvarları arkasında saklanarak
jandarma ile birkaç saat tüfek ve tabanca atışından sonra komutanın
"havan ateşi açacağım" demesi üzerine ödleri patlayıp teslim olan
kabadayılar mı Türk Ordusuyla çarpışacak? El yumruğu yemeyen kendi
yumruğunu bozdoğan sanır. "Faşist ordu" diye bağıran, "Karşımıza
polis yerine asker de çıksa vuruşuruz" diyen yalancı kahramanlar
nerde? Karşılarındakinin torbacı Menteşeoğlu olmadığını görünce
şimdi süt dökmüş kediler gibi teslim oluyorlar. Çünkü Don Kişotların
kahramanlığı değirmenin kanadına çarpıncaya kadardır.
Bu arada Sıkıyönetim
bildirilerinden öğrendiğimize göre bir Basın Heyeti, komutanlığa
giderek tutuklu gazeteciler için merhamet dilenmiş, fikir suçundan
söz etmiş, 1972'de Dünya Basın Kongresinin İstanbul'da toplanacağını
ileri sürerek Sıkıyönetimin erken bitirilmesini istirham etmiş.
Açıklanmadığına göre
bu basın heyetinin kimlerden kurulu olduğunu bilmiyoruz, fakat şunu
sormak istiyoruz: Vaktiyle basın kışkırtıcılık yaparken, milleti
bölmeye çalışırken, ahlak düzenini yıkarken, anarşistlere
vatanperver gençler diye övgüler yağdırırken akılları neredeydi?
Suç, fikir suçu
olmakla suç olmaktan çıkmaz. Fikrin de, vicdanın da sınırı vardır.
Senin fikir suçu dediğin herzevelikler, bak, kaç ailenin ocağına
incir dikti. Vatanperver gençler dediğin kimseler yıllarca
üniversiteyi işlemez hale koyarak yurdun muhtaç olduğu yüksek tahsil
mezunlarının yetişmesine engel oldular. İşlerine geldiği zaman ordu
gençlik yan yana gelmediği zaman "Faşist ordu" diye bağırdılar.
Devlet kuvvetlerine silâhla karşı koyup teslim oldukları zaman,
birkaç saat ayakta tutulup sorguya çekildikleri için rektör mü,
dekan mı, ne zırıltıysa, başkanları olan Erdal İnönü, büyük insanî
merhametinden dolayı sorguların çabuk bitirilmesini istedi.
Ve ne acıklı, ne
ibret verici olaydır ki jandarmaya karşı koyan 1000 kişiden ancak 22
tanesi mahkemeye sevk olunup onlar da tahliye olundu.
O öyle olursa bu da
böyle olur. Ordu işe el koyar. Sıkıyönetim kurulur ve belki de
aylarca sürer.
Sen beynelmilel
gazetecilerini git, başka yerde topla. Yabancı gazetecilerin
intibaından önce, ahlak yasasına ant içmiş basının Don Kişotlar’la
birlikte uçurumun kıyısına kadar sürükledikleri Türkiye’nin selameti
lâzım...
(7 Mayıs 1971),
ÖTÜKEN, 1971, sayı: 5