Orhun’un dördüncü sayısında, dört ciltlik
tarihi yazan bilginlerin ilmî foyasını ve bu bilginlerden Ahmet
Cevat Beyin de vatan karşısındaki foyasını meydana çıkaran
cevaplarıma mukabele edemediniz. Çünkü güneş gibi açık olan
hakikatler inkâr olunamaz. Sizler yalnız işi şahsiyata dökerek
meseleyi lâf kalabalığına boğmak istediniz. Ahmet Muhip Beyin
artık Hâkimiyeti Milliyede sesi çıkmaz oldu. Memleketteki fikir
cereyanlarını Türk efkârı umumiyesine tanıtmaktan ibaret olan
inkılâp vazifesine artık devam etmiyor. Ne oldu? Galiba
Hâkimiyeti Milliye gazetesi kendisini müşkül mevkie sokan bu
acemi muharrire yol verdi. Size gelince Şeref Bey kırk yıldır
uğraştığınız Türk tarihine ait olan tenkitlerime bir satırlık
cevap da vermemekle benim hakkımı teslim etmiş olduğunuzun
farkında mısınız? Ahmet Muhip Bey, benim hakkımda savurmuş
olduğu hakaret naralarının hesabını 20 Martta başlayacak olan
muhakemede verecektir. Ahmet Cevat Efendiye gelince o da bir
köşeye sindi. Zaten ona yakışan da budur. Fakat madem ki sizler
işi ilmî cepheden çıkarıp tercümeihal bahsine döktünüz, o halde
ben de ilmî cephedeki hezimetinizden sonra tercümeihal
cephesinde sizinle çarpışabilirim.
Dört ciltlik kitabı yazan, yani cehalet
senedini imzalayanlardan biri de Sadri Maksudî Beydir. Bu zatın
tercümeihalini yine kendi vatandaşlarından biri tarafından
yazılan bir kitaptan dinleyelim. M.F. Usal tarafından Kazan’da
neşrolunan kitabın adı: Birinci, ikinci ve üçüncü Duma’da
Müslüman diputatlar hem alarnın kılgan işleri (= birinci, ikinci
ve üçüncü Duma’da Müslüman mebuslar ve onları yaptığı işler) dir.
Bu kitabın 103-106. sayfalan Sadri Maksudî Beyden bahsediyor.
İşte Türkiye Türkçe’sine tercümesi:
Sadrettin Maksudof
Kazan müzafatından Taş Su köyü imamının
oğludur. Kazanda Allâm Hazret medresesinde şakirtlikle yatıp,
sonra Kazan’daki Muallim Mektebini bitirdi. Paris’e gidip dört
yıl durduktan sonra döndü. İkinci Duma’ya "Müslüman İttifakı"
fırkası Komitesinin içtihadı sayesinde mebus seçildi. Ama
sonraları "Müslüman İttifakı" da, Kazan müntahipleri de Sadri’yi
seçtiklerine çok pişman oldular. Çünkü İkinci Duma’da Sadri’nin
kim olduğu tamamıyla anlaşıldı. Duma açıldığı zaman Müslüman
mebuslara kendini: "Ben Rusça da Fransızca da bilirim" diye
gösterip Dumanın riyaset heyetine Müslüman fırkası tarafından
seçildi. Lâkin sonraları yaptığı işlerde Sadri Efendinin bu
vazifeye ehliyetli adam olmadığı anlaşıldı.
Sadri Efendi pek…..[1] adamdır. Kendisi fakir
olarak yaşayıp Muallim Mektebini bitirerek Paris’e gidip geldi.
Paris’ten dönünce hiç bir hukuku olmadığı halde türlü hilelerle
mebus seçildi. Kendi menfaati uğrunda yorulmaz, her yere koşar
ve hizmet eder. Eğer bu karakteri ile bir az ilmi ve terbiyesi
olsaydı halk için de faydalı olurdu. Kendisi pek büyük olmayı
sever. Yanma gidip konuşursan:
"Şimdi Duma reisinin yanma gittim. Beni müşavereye çağırmıştı.
Ben Paris’te meşhur
Jaris ile beraber bulunurdum. Beni dahiliye nazırı çağırıp
darülfünuna girmemi rica etti."
gibi sözlerle kulaklarını doldurur. Kendisini pek büyük insan
yerine koyup, yalan doğru fark etmeyerek çok lâkırdı
söylediğinden dolayı zavallının ne mebuslar, ne de tanışları
arasında itibarı yoktur. Herkes onun yanından kaçmağa çalışır.
Duma’da da bir iş yapamıyor. Muhtelif komisyonlara seçilip, Duma
kürsüsünde de birkaç defa söz söylemişse de kalbinde hulûs ve
samimiyet olmadığından hiçbir faydası dokunmamıştır.
Komisyonlara seçilmesi de sırf "Sadri Efendi filân komisyonda
azadır" dedirtmek içindir. Mecliste söz söylemesi de bunun
içindir. Zavallının malûmatı da pek sathîdir. Tatarca’sı zayıf
olduğu gibi Rusça’yı da adi bir Tatar kadar söylemiyor. Bundan
başka tabiatı ve aklı da, Tatarların dediği gibi, "geldi-gitti"
dir. Üçüncüsü Duma’ya zavallı mahlûk pek güçlükle seçildi.
Müslümanlar seçmekten imtina etmişlerdi. O yalvarıp türlü
hilelerle seçildi. Rakibi olan Hamit Abzı'ya yalvararak "Zinhar
beni harap etme. Sen zenginsin. Dumanın sana ne lüzumu var? Eğer
bu Duma’ya seçilmezsem bütün ömrümde Dumanın yüzünü görememem"
diye ağlamıştır. işte bir Müslüman mebusun Duma’ya nazarı: Sen
zenginsin Duma’nın sana ne lüzumu var?
İşte Şeref Bey, sizin yurt için sakal
ağartmış muhterem bilginler dediğiniz Sadri Maksudî Beyin
tercümeihali... Kendisini reklâm etmek için Sorbon’da Türk
tarihi müderrisiyim diye koca bir yalan atan (bunun için Türk
Yurdu mecmualarındaki konferanslarına bakınız) bu alaylı âlim
sözde millî tarih tezinin yapıcılarından biri olduğu halde o
teze muhalefet ederek hâlâ Çingiz’in Türk olmadığını geveleyip
durmaktadır. Üniversiteye, talebeye millî kültür aşılasın diye
getirilen bu alaylı âlim, vaktiyle Türk Ocağında verdiği
konferanslarda iddia ettiği gibi bugün de Üniversitedeki
derslerinde Çingiz Türk değildir demektedir. Müspet bir tarihî
hakikati, hem de millî teze rağmen Sadri Maksudî Efendinin
reddetmesi, her halde kendi imamzadeliğinin gayrı meş'ur bir
neticesi olsa gerektir. Sadri Maksudî Efendi vaktiyle Türk
Ocağında verdiği konferansta (Türk Yurdu, Nu. 4, 1341)
"delillerim kâfi olmadığı için İbn Sînâ Türktür diyemem. Metodum
delilsiz fikirler serdetmemektir" diyordu. Halbuki bugün Sadri
Efendi yeni deliller mi bulmuştur, metodunu mu değiştirmiştir,
yoksa zamaneye mi uymuştur? Her halde sonuncusu olacak. Çünkü o
zamandan beri İbn Sînâ hakkında yeni hiç bir vesika
bulunmadığına ve Sadri efendinin delilsiz fikir yürütmemekten
ibaret olan pek yerinde metodunu değiştirmesi için bir sebep
olmadığına göre, demek ki Sadri Efendi kendi kanaatlerinin
aksini söylemektedir. Nitekim millî tarih tezi bakımından
Türklüğün (tamamıyla haklı olarak) en büyük simalarından olan
Aksak Temür’ü Türk âlemini tahrip etmiş olarak tasvir
etmektedir. (Türk Yurdu, cilt I, sayı 5, s. 378-379). Haydi
bakalım bu sakal ağartmış bilgin bu tezini şimdi de müdafaa etse
ya. Fakat Sadri Efendinin kanaati hilâfına söz söylemesi bu
kadar da değildir. Malûm olduğu üzere millî tez mucibince mazide
en medenî ırk bizdik. Dünyaya medeniyeti biz yaydık. Tabiî Sadri
Efendi de bu kanaattedir. Halbuki bakın Sadri Ef. aynı
konferansında ne diyor: Türk ırkı daha kendisini gösteremedi.
Türk son sözünü söylemedi. Türk’ün son sözü medeniyet kelimesi
olacaktır.
Görüyorsunuz ya, Sadri Ef. evvelce bizim
dünyaya medeniyet taşımış bir ırk olduğumuzu kabul etmiyordu.
Ancak bundan sonra medenîleşeceğimizi iddia ediyordu. Acaba
Sadri Ef. neden bu kadar derin fikir değiştirdi? Ah şu mebusluk,
ne güç şeydir değil mi Şeref Bey?
Halbuki Üniversitede Türk tarihi dersi veren
mebus hocalar saat başına 25 lira ücret alıyorlar. Sanki
ortalığa ilim saçıyorlarmış gibi. Memleketteki umum servetin
140.000.000 lira olduğu ve nüfusumuz 17.000.000 hesaplandığına
göre adam başına 8 lira düştüğü düşünülürse 350 lira aylık
almalarına rağmen bir de saati 25 liraya ders veren bu
bilginlerin vatanperverliğine bayılıyorum.
Şeref Bey! Siz millet muvacehesinde bize
fedakârlıktan, vatanperverlikten, yurt için sakal ağartmaktan
bahsedemezsiniz. Biliyorsunuz ya siz kendi kendinizin maaşını
500 liraya çıkarmıştınız da son intihapta Gazi onu 350'ye
indirmişti. Sizden çok vatanperver ve memleket için çok faydalı
olan ilk mektep hocaları 40 liralık aylıklarını 2-3-4 ay
gecikerek alırken bu efendilerin saat başına 25 lira alması...
Şeref Bey! Sizin şu bilginler keşke sakallarım başka suretle
ağartsalardı da şu saatte 25 lirayı millete bağışlayabilmek gibi
küçük bir büyüklük gösterebilselerdi.
Hoşçakalın Şeref Bey. Cephe arkadaşınız Muhip
Beyle mahkemede konuşacağım. Sizinle de gelecek sayıda yine
karşılaşırım.
ORHUN, 1934, Sayı: 5