Türk edebiyatında en büyük seyahatnameyi yazmış
müellif olarak haklı bir şöhret kazanmış bulunan seyyah,
memur ve asker.
Padişah imamı olan Evliya Mehmed Efendi'den dolayı
Evliya adını almıştır. Evliya Çelebi'nin babası olan
Saray Kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî, Evliya Mehmed
Efendi'nin yakın dostu idi. Bu sebeple oğluna Evliya
adını verdi.
Evliya Çelebi 25 Mart 1611 de, İstanbul'da,
Unkapanı'nda doğdu.
Ailesinin kökü Kütahyalıdır. Fetihten sonra
İstanbul'da yerleşmişlerdir. Fakat Kütahya'nın Zereğen
Mahallesindeki evlerini muhafaza etmişlerdir. Ayrıca
Bursa, Manisa ve Sandıklı'da da mülkleri vardı.
Babası, Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zıllî 1648
Temmuz'unda, hicrî hesapla 117, şemsî tarihle 114
yaşında olarak Öldü. Demek ki 1534 doğumlu idi.
Evliya Çelebi kendi soy kütüğünü sayarken dedesini
"Kara Ahmed", dedesinin babasını "Demircioglu Şehit Kara
Mustafa Paşa", dedesinin dedesini "Turhan Bala" olarak
göstermektedir. Turhan Balâ'nın babası olarak "Yavuz
Özbek", yahut "Yavuz Er" veya "Yavuh Er" adında bir
sancak beğinden bahsetmektedir. Bu Yavuz yahut Yavuk Er,
İstanbul fethinde bulunmuştur. Ganimet malından kendi
payına düşenle Unkapanı'nın iç yüzünde Sağrıcılar Camisi
İle 100 dükkân ve bir ev yaptırmış, Evliya Çelebi bu
evde doğmuştur.
Evliya Çelebi, bu Yavuz Er'in babası olarak Ece
Yakup, dedesi olarak da Allahverdi Akay adlarını
sayıyorsa da buncan hakikat diye kabul etmeye imkân
yoktur. Hele Allahverdi Âkay'ın babası ve
dedesi olarak gösterilen Mehmed Kirmanı ile Hoca Ahmed
Yesevî tamamiyle hayal mahsulüdür. O zamanki Türk
aydınlan arasında, kendisini ya Peygambere, ya Dört
Halife'ye, ya da ünlü bir şeyhe bağlamak hususundaki
modanın bir neticesidir. Zaten 1167'de ölen Ahmed Yesevî
ile 1682'de Ölen Evliya Çelebi'nin arasında 13-15 ata
bulunması gerekirken bunu 8 ata ile geçiştirmek de
tamamen mantıksızdır.
Evliya Çelebi'nin anası bir Abaza kadınıdır. Bu
kadın, sadrazamlığa kadar yükselen Melek Ahmed Pasa'nın
anasıyla ya kardeş, yahut da teyze çocuğudur. Bu
hısımlık sebebiyle Evliya Çelebi'nin Melek Ahmed Paşa
ile arası çok iyi olmuştur.
Evliya Çelebi'nin anası, I. Ahmed çağında genç kız
olarak saraya getirilmiş ve Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zıllî İle
evlendirilmiştir.
Mehmed Zıllî
(1534 1648}, Kanunî Sultan Süleyman'ın birçok
seferlerinde ve II. Selim çağındaki Kıbrıs fethinde
(15701571) hazır bulunmuş, Padişaha Magosa'nın
anahtarlarını takdim etmiş, I. Ahmed çağında da (1603
1617) eliyle yaptığı Kabe'nin altın oluklarını sürre
emanetiyle. Hicaz'a götürmüş ve Sultan Ahmed Camisi'nin
tezyinat işlerinde çalışmıştır. Konuşması tatlı ve şair
olduğu için hizmet ettiği padişahların musahipliğine
kadar yükselmiştir.
Evliya Çelebi'nin Mahmud adında bir erkek kardeşiyle
birkaç kız kardeşi varsa da bunlardan yalnız bir
tanesinin, devlete isyan ederek 1632 de idam edilen
Balıkesirli İlyas Paşa'ın zevcesi olan "İnal'ın adını
zikretmiştir ki bu Türkçe isim dikkate değer.
Evliya Çelebi, ilk Öğrenimden sonra Unkapanı'ndaki
Fil Yokuşu'nda, Şeyhülislâm Hâraid Efendi Medresesi'nde
Müderris Ahfeş Efendi'den 7 yıl ders gördü. Bu sıradaki
dersortağı (o zamanki tâbirle ders şeriki), yani aynı
hücrede kaldığı arkadaşı, sonradan Osmanlı Tarihi'ne
geçen ve "Cinci Hoca" diye tanınan Hüseyin Efendi îdi.
Bu medresedeki 7 yıllık dersin Evliya Çelebi'yi,
zamanımız tabiriyle, yüksek öğrenim mezunu seviyesine
getirmeyeceği aşikârdır ve zaten Seyahatnamesinden de
bu, anlaşılmaktadır. Evliya Çelebi, Sâdîzade
Dârülkurrâsı'nda hafız olmuş, babasından da kuyumculuğa
dair bazı şeyler öğrenmiştir. Daha sonra Enderun'da
tahsiline devam etmiştir. Burada Güğümbaşı Mehmed
Efendi'den "yazı", "Musahip Derviş Ömer Gülşenî'detı
"musiki", Keçi Mehmed Efendi'den "Arapça gramer",
babasının dostu olan ve kendisine "Evliya" adının
verilmesinde âmil bulunan Evliya Mehmed Efendi'den de "tecvid"
dersleri aldı.
Evliya Çelebi seyahate âşıktı, İstanbul ve
çevresindeki dolaşmalarına 1630 da, yani 19 yaşlarında
iken başlamıştı.
Sesi güzeldi ve aldığı dersler arasında en çok
musikide ileri gitmişti.
1635'te (yani 24 yaşlarında iken) Ayasofya'da IV.
Murad'ın huzuruna çıkarıldı ve kendisine Has Kiler'de
vazife verildi. Bir gün sarayda IV. Murad'ın huzuruna
kabul olunarak besteler okudu ve nükteli konuşmasıyla
Padişahın çok hoşuna gitti. Bu tesir kuvvetli olmuş
olacak ki Padişahın kederli zamanlarında huzura
çıkarılarak tatlı sözleriyle onun kederini azaltmaya
başladı.
Sarayda 4 yıl kadar kaldıktan sonra Padişahın Bağdat
seferinden (Nisan 1638) biraz önce çırağ edilerek 40
akça maaşla Sipahiler zümresine girdi.
Bundan sonra meşhur seyahatlerine başladı, önce 1640
ta kısa bir Bursa ve İzmit seyahati yaptı. Sonra,
babasının oğulluğu olup Trabzon valiliğine tayin edilen
Ketenci Ömer Paşa ile birlikte Trabzon'a gitti.
1641 Nisan'ında Azak kalesinin Rus Kazakları'ndan
geri alınması için Hüseyin Pasa kumandasında yapılan
sefere katıldı. Kış bastırıp da Azak alınamayınca Kırım
Hant Baltadır Kirey Han ile Kırım'a döndü. Onun
maiyetinde olarak 1641-1642 kışını Bahçesaray'da
geçirdi.
1642 yazında Azağ'ın geri alınışı harekâtına katıldı.
Han'dan izin alarak İstanbul'a dönerken Karadeniz'de
korkunç bir fırtınaya yakalandı. Gemileri battı. Kendi
ifadesine göre üç gün önce geminin bir sandalı, sonra da
büyük bir tahta parçası üstünde ölümle pençeleştikten
sonra, bugünkü Bulgaristan kıyılarına çıkıp canım
kurtardı. Bir Türk köyünde epeyce hasta yattıktan sonra,
İstanbul'a gelerek 4 yıl kadar
kaldı ve bundan sonra
Karadeniz'de gemiyle yolculuğa tövbe etti.