Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler I

 
 

 

 

4

Evliya Çelebi mevki ihtirası göstermemiş, fakat seyahat ihtirası büyük olmuştur. Ufak tefek vazifelerden aldığı para ile paşaların ve Kırım Hanı'nın verdiği hediyeler ve savaşlardan elde ettiği ganimetler, bir de mütevellisi olduğu ata mülklerinden gelen para kendisine ve kölelerine yetmiştir.
Zamanına göre yüksek tahsil yapamamışsa da gördükleriyle kültürünü tamamlamıştır. Tahsil eksikliği bilhassa; tarih olaylarını anlatırken çok açık ve acı sekilde gözükmektedir (Fatih'le Mısır Sultanı Kalavun'u çağdaş göstermesi gibi). Bir de muhayyelesi geniş olduğundan evliyalar, şeyhler hakkında verdiği bilgiler uydurmalarla doludur.


Hattat, nakkaş, müzikçi, şair ve biraz da kuyumcudur. Şairliği kaliteli değildir. Nesri, kendi çağının ağdalı nesri olmayıp çoğu zaman sade, tekellüfsüz bir nesirdir. Hatta bazan o kadar güzel ve orijinaldir ki Evliya Çelebi'ye 11. Yüzyılın Dede Korkud'u denebilir. Bütün bunlardan başka bir yönü daha vardır. Askerdir. Birçok savaşlara girmiştir.


Evliya Çelebi seyahat gayesini başarabilmek için herkesle iyi geçinmeye mecburdu. Zaten yaratılıştan huysuz bir adam değildi. Nâzik, güler yüzlü idi ve herkesin hoşuna giden bir şahsiyeti vardı. Fakat dalkavuk değildi.


Zevk ehli idi. Mesirelerde kalmış, meyhaneleri dolaşmıştır. Ağzına içki koymadığını söylemesi her halde esmayı üstüne sıçratmamak için olmalıdır. Ahmed Yesevî soyundan, geldiğini iddia edip din ve tasavvuf davası gütmesi dolayısıyla dinin ve devletin yasakladığı içkiyi içmemiş görünmek lüzumunu duymuştur.


Büyük seyahatname esas bakımından coğrafya bilgisi vermekle beraber tarih, etnografya, folklor, binalar, yollar, kültür ve dil bakımından da çok mühimdir. Evliya Çelebi zamanında mevcut olup da bugün bulunmayan köyler, kasabalar, camiler, mezarlar hakkındaki satırları birinci derecede kaynak değerini taşır. Orijinal gözükme gayretiyle bazı zorlama ve uydurmaları olduğu muhakkaktır. Bazan da, eskiden yazılmış kitapları okuyarak seyahatnamesine aldığı bilgileri kendi görgüsü mahsulü diye göstermesi bu kabildendir. Meselâ Viyana'da bulunduğu sırada İmparatordan izin alarak kuzeyde Brandenburg, Danimarka, Hollanda ve batıda İspanya'ya kadar gittiği hakkındaki satırlarının hiç bir değeri yoktur. Fakat bazan mübalâğa veya uydurma sanılan satırlarının doğru olduğu da muhakkaktır.


Şimdiye kadar Evliya Çelebi hakkında yapılan incelemelerin en iyisi olan ve İslâm Ansiklopedisinin 1947 yılındaki 33. fasikükülünde yayınlanan merhum Prof. Cavid Baysun'un Evliya Çelebi maddesinde onun bazı hızlı yolculuklarına inanılmamıştır. Cavid Baysun, Evliya Çelebi'nin Van'dan İstanbul'a 13 günde, Silistire'den İstanbul'a 3 günde gelmesini imkânsız görerek kabul etmemektedir. Halbuki o zamanki Türk askerliği ve biniciliği düşünülürse bunların doğru olduğu kabul edilebilir. Posta tatarlarının at değiştirerek nasıl hızlı gittikleri malûmdur. İyi bir binici olan ve Kırım atlılarının yıldırım hızına sürçmeden ayak uyduran Evliya Çelebi, at değiştirmek suretiyle Silistre'den 3 günde, Van'dan 13 günde İstanbul'a gelebilir. Nitekim Barbaros Hayreddin Paşa da Mudanya'dan Haleb'e atla 10 günde gitmişti.


Seyahatname, mübalağalı ve hayalî taraflarına rağmen, birçok bakımlardan mühim, ciddî incelemelere lâyık bir eserdir ve hakikaten kültürümüzün temel kaynaklarındandır. Bu temel kaynaktan ilmî sonuçlar çıkarmak için uzun ve etraflı çalışmalara ihtiyaç vardır ki bu da yıllara bağlıdır. Fakat bu çalışmalara başlamak İçin Önce Seyahatnamenin mukayeseli ve çok doğru bir basımının yapılması şarttır.


Bugün hızla gelişmekte ve değişmekte olan Anadolu şehirlerinde, birkaç yıl sonra, Evliya Çelebi'nin bahsettiği bazı anıtlardan eser kalmayacaktır. Bunları kaybolmadan önce yakalayıp incelemek, bir heyetin, bir derneğin başarabileceği iştir. Ben burada yalnız bir iki kelimeye dikkati çekerek Seyahatname'nin ehemmiyetim göstermeye çalışacağım:


1) Evliya Çelebi, Kırım'dan İstanbul'a gelirken gemilerinin batmasını ve denizde geçirdiği tehlikeli zamanı anlatırken Üç yerde "kum" kelimesini kullanmaktadır (II, 128, 129, 131). Buradaki "kum" kelimesi "dalga" demektir. Bu mana ile "kum" kelimesi malûm Türkiye lehçesi sözlüklerinde yoktur. Dil Kurumu tarafından yayınlanan "Tarama Sözlüğü" (Ankara, 1969) nün IV. cildinde (s. 2729) "dalga" mânâsı ile gösterilen bu kelimenin kaynağı Aydınlı İshak Hocası Ahmed Efendi'nin "Aksa'lı - îreb" adlı eseridir. Hicri 1120 (= 23 Mart 1708-12 Mart 1709) da ölen Ahmed Efendi'nin bu eseri, meşhur Zemahşeri'nin. Mukaddemetü'l -Edeb adlı Arapça - Farsça sözlüğünün tercümesidir. 18. Yüzyılın başında ölen mütercimin bu kelimeyi kullanması, o asırda Aydın bölgesinde kelimenin yaşadığını gösterebileceği gibi Mukaddemetü'l - Edeb'in Doğu Türkçesine yapılan tercümelerden faydalanan İshak Hocası'nın bu kelimeyi o tercümelerden aldığı da düşünülebilir.

Devamı



 

<< Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler I

Anasayfa

Düşünce Alanı >>