Dünya çok değişti. Galiba fabrika
bacalarından ve arabalardan çıkan zehirli gazlar havanın
terkibine iyice karışarak insan şuurunda kötü tesirler yaptı.
Her zaman için geçerli olan manevî değerlerin bu kadar
değişmesini başka türlü açıklamaya imkân yok. Eskiden insanları
utançla kızartacak olaylar karşısında âdeta gururla duranlara
baktıkça başka nasıl düşünülebilir?
Tehlikeler görüldüğü halde tedbir alınmayışı,
uyuşukluk içinde vakit geçirilişi de, maddî veya manevî,
herhalde bir zehirlenmenin sonucu olsa gerek.
İnsanlarda hak ve adalet kavramı da kalmadı.
Hiçbir konuya doğru teşhis konulamıyor. Türkiye'nin son bir
buçuk yıllık hayatı bunun örnekleriyle dolu..
Bir Millî Selâmet Partisi var. Bu partinin
başkanı dünyayı gülpembe görenlerin başında geliyor. Son
seçimlerden önce tek başlarına iktidara geleceklerini iddia
ediyor ve Türkiye'de milliyetçi, sol, renksiz olmak üzere üç
türlü parti bulunduğunu söylüyordu. Bu başkana göre milliyetçi parti kendileri, solcu
parti CHP idi. Renksizler de öteki partilerdi. Milliyetçi
olduğunu iddia, daha doğrusu vehmeden başkan, solcu diye yerdiği
CHP ile iş birliği yapmaktan çekinmedi. Kendisinin "millî"
sandığı "şeriatçı" zihniyeti bunu kaldırdı. Sonra her vilâyette
bir fabrika açacaklarını, yüz binlerce traktör, binlerce tank ve
uçak yapacaklarını ilân etmesine rağmen bir tezgâh bile
açamayarak çekildi, gitti. Bir başbakan yardımcısının çok ölçülü
konuşması gerekirken, sanki içki masası başında şaka yapıyormuş
gibi bol keseden vaatlerde bulundu.
Türkiye'de bir de Halk Partisi vardır. Bu
parti şimdiye kadar hiçbir seçimi kazanamamıştır. Son seçimlerde
oyların % 33'ünü aldığı dahi doğru değildir. Çünkü o, oylamaya
katılan % 65'inin % 33'ünü toplayabilmiştir ki bu oran, seçmen
sayısının % 22'si eder.
İşte, seçmenlerin % 22'sinden oy toplayan bu
parti seçim sisteminin yanlışlığı ve seçmenlerin bıkkınlığı
sebebiyle, koalisyon yoluyla da olsa iktidara geldi. Parti
başkanı Ecevit, seçimlerden önce millete üç vaatte bulunuyordu:
Mahkûmları hapisten çıkarmak, hayatı ucuzlatmak, sosyal adaleti
sağlamak.
Ecevit yalnız birinci vaadini yerine
getirebildi ve bundan bilhassa devlete silâh çekmiş, varlığına
kastetmiş olanlar faydalandı. Bu da ancak şeriatçı, dinci, imanı
bütün MSP başkanı sayesinde, onun desteği ile oldu. Hayatın
ucuzlaması rüya halinde kaldı. Aksine, sosyalistlerin iş başına
geçtiği her ülkede olduğu gibi hayat pahalandı. Kuyruklar
teşekkül etti. Bazı ihtiyaç maddeleri ortadan kalktı.
Sosyal adalet ise bütün mühim veya az mühim
yerlere Halk Partililerin getirilmesi, tanınmış milliyetçi
öğretmenlerin yerlerinden koparılması şeklinde tecelli etti.
Buna rağmen Halk Partisi, kendi başkanlarını
Kıbrıs Fatihi ve İkinci Atatürk diye ilân etmek fırsatını
kaçırmadı. Kıbrıs harekâtı başlarken Ecevit, Afyon'da haşhaş
tarlalarında inceleme yapıyor, Dışişleri Bakanı da Uzak Doğu
seyahatinde bulunuyordu.
Kıbrıs harekâtı tamamı ile Genelkurmayın
kararı ve başarısıdır. Kalanı boş sözden ibarettir.
Yunanlı ile kardeşliğe dair şiir (!) yazan,
doksan yaşında bir kürt kadınının kulübesinde "Türkiyeli"
olduğunu keşif ve ilân eden bir kişinin Kıbrıs Fatihi olmasına
da zaten imkân yoktu.
Türkiye'de son çelişki örneğini de Başbakan
Sadi Irmak verdi. Kendi eski Halk Partisi bakanlarından olup
Anadolucular grubuna mensuptur. Anadolucular bir nevi milliyetçi
olup komünizme karşıdırlar. 1944 Türkçüler davasında, o sırada
Cumhurbaşkanı ve Millî (!) Şef olan İsmet İnönü her türlü
milliyetçilikten şiddetle ürktüğü ve bunları kendi makamına göz
dikmiş rakipler gibi gördüğü için Halk Partisindeki Anadolucu
bakan ve mebusları da tutuklamaya karar vermiş, Sadi Irmak da bu
kararı dostları vasıtasıyla öğrenerek hapse girme hazırlığını
yapmıştı. Bu rezaleti yine Halk Partili bir Türkçü olan Memduh
Şevket Esendal önlemiş ve meydan okurcasına kendisinin de
tutuklanmasını isteyerek kuruntulu İnönü'nün daha ileri
gitmesine engel olmuştur. Yani Sadi Irmak, İsmet İnönü'nün
çapını ve fikriyatını çok iyi bilmektedir. Böyle olduğu halde onu
millî kahraman ilân etmek, İnönü haftası yaptırmak ve
İstanbul'la Ankara'da birer heykelinin dikilmesini karar altına
almak Sadi Irmak'ın her sözünde tekrarladığı Atatürkçülüğe
tamamen aykırı olduğu gibi, millî kahramanlığın değerini de
düşürmekten başka bir şey değildir. Atatürk, İsmet İnönü'den,
emirlerine kayıtsız şartsız baş eğdiği sürece faydalanmış,
itaatte sapma görünce de silkip atmıştır. Atatürk'ün hiç
hoşlanmadığı bir adamın heykelini diktirmek Atatürkçü bir
davranış değil, onun zıddıdır. Hele Cumhuriyet çağında Kâzım
Karabekir ve Fevzi Çakmak, daha eski çağlarda da yüzlerce büyük
adam varken tutup da İsmet İnönü'yü seçmek, poligamiyi
savunmaktan daha garip bir tutumdur.
Sadi Irmak'ın Atatürkçülüğe aykırı
davranışları bu kadar da değildir. Ankara'daki bir üniversitede
"Türk gençleri" diye hitap ettiği yaratıkların "biz Türk
değiliz" diye bağırmalarına, iğrenç komünist selâmıyla sol
yumruklarını havaya kaldırmalarına ve hakaretlerine ancak göz
yaşıyla mukabele edip salonu terletmesi de Atatürkçülüğe zıt,
âcizane bir harekettir.
Bir başbakan, Türk değiliz diye bağıran
serserileri derhal celbedeceği polis kuvvetiyle tutuklatıp
haklarından gelemez miydi? Böyle bir durum karşısında Atatürk'ün
nasıl davranacağını, o üniversiteyi yerle bir edeceğini bilmiyor
muydu? Doğrusu Atatürk'ün hâtırasına ve eserine hakaret
edilirken susan bir Başbakanın Atatürkçülükten dem vurması
fanteziden başka bir şey değildir.
Zaten fanteziler döneminde yaşıyoruz. Dar
köprü üzerinde karşılaşıp birbirlerine yol vermemek için inat
ederek dövüşen ve ikisi de uçuruma yuvarlanan keçiler gibi sırf
şahsî kaprisleri yüzünden antikomünist koalisyonun kurulmasına
engel olan Demirel ve Bozbeyli'nin; sandalye için, evvelce
"renksiz" diye ilân ettiği partilerle iş birliğine can atan
Erbakan'ın tutumu fantezi değil de nedir?
Dövüş sonunda uçuruma yuvarlanıp parçalanacak
olan yalnız iki inatçı keçi olsa bir şey çıkmaz. Bilâkis nüfus
plânlamasına yardımı olur ama uçuruma düşecek olan bütün bir
millettir. Yurtseverliğin ilk şartı ise mevki ihtirası değil,
feragattir.
Artık bu göklerden düşen yağmur bu
topraklarda feragat tohumlarını yeşertmiyor. Bunun sonu çok
korkunç olabilir.
Ötüken, 1975, Sayı: 1(133)