|
Yeni Üye
Üyelik Tarihi: 06.06.2006
İletiler: 29
|
Yanıt diye buna denir.
Mümtaz’er’in Damarlarında Köpek Kanı mı Dolaşıyor? -I-
Barak Badılı
Eşidirsiniz mi? ! .(19)
Ġara ģazlıģ atların
Kişnertisi gelir misralarımdan.
Ne olsun sesime yoh ģulaģ asan?(20)
Dalınca(21) gétmeye hazır durmuşam,(22)
Seni gözleyirem(23), Boz Ġurd, hardasan? !
Rüstem Behrudi
Bir gazete, belirli aralarla, aksamadan, Türk Milleti’ne ait çeşitli değerlerle alay eden, aşağılayan, küçük düşürmeye çalışan bir yayın politikası izliyor. Bu gazete, Türk ve Türkiye düşmanlığı yapan bir ülkede yayınlanmıyor. Bu gazete Türkiye de yayınlanıyor. Adı, Zaman Gazetesi! Bu gazete, bir tarikat gazetesi! Bu tarikat, Fethullah Gülen adında eski bir cami imamının etrafında toplanan kişilerce oluşturulmuş.
Fethullahçılık, kamuoyunda, Osmanlı Padişahı ulu sultan Abdulhamid’in meczup diye bir tımarhaneye tıkdırdığı, baba tarafından bir zamanlar Aramice konuşan Bezabde Yahudilerinin yaşadığı Cizre ve ana tarafından Paganizmin doğuş yeri olan Bilkan kökenli Said’i Kürdi adlı bir kişinin Nurculuk adı verilen tarikatının bir kolu olarak biliniyor.
Fethullah Gülen, uzun süredir, ABD’de, Katoliklerin ciddi bir güç sahibi olduğu FBI’ın koruması altında olduğu söylenen bir çiftlikte yaşamını sürdürüyor ve hastalığı nedeniyle Türkiye’ye gelemediği ifade ediliyor.
Tarikatın günümüzde bilinen en önemli özelliği, tarikatın, Vatikan Devleti’nin Katolik Hıristiyanlığı merkez alarak oluşturmağa çalıştığı Dinlerarası Diyalog çalışmalarında Müslüman partner olarak yer almasıdır.
Bu gazetenin Etyen Mahçupyan, Eser Karakaş, Herkül Milas adlı Türk “Vatandaşı” yazarlarının belli bir frekans dâhilinde Türk sözcüğünün itibarını zedeletme hayallerini ifa ifadelerini okuyoruz. Bu ifade sahiplerine şimdi bir kişi daha eklendi. Bu kişi, Mümtaz’er Türköne!
Mümtaz’er Türköne, milliyetçi kökenli olduğu ifade olunan bir kişi. Mümtaz’er Türköne, Milliyetçi olarak bilinen dergilerde yazı yazmış, çeşitli milliyetçi kuruluşların içerisinde bulunmuş bir kişi. Mümtaz’er Türköne, milliyetçi olduğu ifade olunan yapıların içinde bulunmuş olmakla birlikte, ta başından bugüne İslamcı karakteri baskın olan bir kişi. İslamcı karakteri içinde Gazali-Eşari geleneği temsil eden tutucu bir çizginin izlerini görüyoruz.
Mümtaz’er Türköne, Zaman Gazetesi’nde 3 Haziran 2006 Cumartesi günü “Atabeyler ve Ergenekon” başlıklı bir makale yazdı. Bu makale öncesi, gerek yazdığı yazılarda gerekse de yaptığı televizyon konuşmalarında iktidar oyunlarında pek çok parametreden biri olan milli duyarlılık ve milli sembollerin rolünü, tarihi olaylarla ilişkilendirme tarzını kullanıp fikirlerini, iktidar oyununda sahneye sürmeye çalıştı. Halen de bunu yapıyor.
Mümtaz’er Türköne, iktidar oyununu sergilemeye çalışan bir yazar olsaydı, parametrelerin genel bir değerlendirmesini objektif olarak göstermeye çalışırdı. Ancak o bir yazar olarak objektif bir değerlendirmeyi değil de parametrelerden birini seçince, kendisinin oyunculardan biri olduğunu da itiraf etti saymak gerekiyor. Mümtaz’er Türköne’nin bu seçimi, onun kişiliği ile uyum içerisinde bulunan bir kararı gösteriyor. Çünkü Türköne, bir yazar olmaktan çok, saha oyuncusu karakteri baskın olan bir kişi. Yazmaktan çok oynamaya eğilimli yapısı, onun güç merkezleriyle ilişkisinin temelini teşkil ediyor.
Mümtaz’er Türköne “Atabeyler ve Ergenekon” başlıklı makalesinde, “Atabeylik,” “Ergenekon,” “Bozkır ki Mümtaz’er Türköne onu otlak ile ifade etmiş,” “Bozkurt” sözcüklerini ve bu sözcüklerin kültürel değerlerini kendince yorumlamaya ve yorumlarını günümüzün olaylarıyla ilişkilendirip bir olgu tanımlamaya çalışmış. Mümtaz’er Türköne’nin yazısını böyle ifade edebilirdik. Ancak ne yazık ki böyle ifade edemiyoruz. Çünkü Mümtaz’er Türköne bir olgu tanımlama işinin üzerine kin, hırs ve beklentilerin karşılanamazlığını kusmuş. Bize uzattığı kâğıt kusmuklardan okunmuyor. Okunmaması bir yana bu kusmuklar o kadar kötü kokuyor ki, değil kâğıdı elinize almanız, yanına bile yaklaşmanız mümkün değil.
Söz konusu makalenin bilgi yanlışları ve analiz hataları vardır. Bilgi yanlışları düzeltilebilir, analiz hataları giderilebilir. Ama bir şeyi yapmak mümkün değildir. Yapılması mümkün olmayan kötü niyetlerin giderilmesidir. Kötü niyetleri biz gideremeyiz. Çünkü onun nedenlerinin şahsiliğini biliyoruz. Nedenlerin şahsiliği, kötü niyetin ancak ilgili şahıs tarafından giderilmesini mümkün kılıyor. Ama şahsa yardımcı olmamız, onun elinden tutup yolun karşı tarafına sağ salim geçmesini sağlamamız mümkün. Trafiği kendi donanımı ile aşamayacak birini yolun karşısına geçirmek de ancak onun isteği ile mümkün. Bilmiyorum Mümtaz’er Türköne böyle bir yardımı ister mi yoksa risklerin arasından kendi başına doğru hedefe ulaşabilir mi? Belki de yaptıklarının karşılığını almakta ısrarcı olur, bunu bilemeyiz. Göreceğiz.
Önce bilgi yanlışlarını düzeltelim:
Yazar makalesinde “Ergenekon, kaynağı tartışmalı olan çok eski bir efsanedir. Bu efsaneye ilk defa yer veren ünlü tarihçi Reşideddin, Ergenekon’u bir Moğol efsanesi olarak kaydeder” demektedir. Türköne, Cengiz Han dönemi tarihçisi Reşideddin’in ''Câmi üt-Tevârih''adlı eseri ile ilgili ayrıntıları bilmediği için yanılmaktadır. Reşideddin Farsça ve Moğolca metinleri okumuş ve mesela Oğuz name’nin Farsça ve Moğolca metinlerine ulaşabilmiştir. Onun Oğuz name’si İslam sonrası dönemin Oğuz name’sidir ve bu nedenle de bazı değişiklikleri yansıtır. Kimi olayların içeriği İslamileşme görünümü altında yerleşik hayatın yaklaşımlarını sergiler olmuştur.
Reşideddin’in Moğolca metinlerini okuduğu Oğuz name gibi Ergenekon destanını da Moğolların sanması doğaldır. Üstelik Reşideddin Moğolları Türklerin bir kolu olarak kabul eder. Reşideddin’de geçen Ergenekon Destanı metninde Moğollar için kutsal olan “altı” ve “altmış” sayıları değil Türkler için uğurlu ve kutsal sayılan “yedi” yetmiş” sayıları geçer. . Bahaeddin Ögel bunun nedenini Reşideddin’in elinde olan Moğol sürümlü Ergenekon Destanının Türkçe bir metinden aktarılmış olmasına kanıt sayar. Yedi, Yetmiş sayıları özellikle de Batı Türkleri için kutsal sayılardır.
Reşideddin için doğal olan ama Mümtaz’er Türköne için doğal olmayan 21 yy. da aynı yanlışın katmerlenerek yapılmasıdır. Bu bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyorsa -ki bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir çünkü Türköne milliyetçi kökende olmasına rağmen İslamcı yanları ağır basan biri olduğundan Türk Tarihini pek bilmez,- maksattan kaynaklanıyordur. Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi kitabının birinci cildinin Ergenekon Efsanesi bölümüne baktığınızda Mümtaz’er Türköne’nin düştüğü yanlışı ve bunun nedenlerini çok açık olarak göreceksiniz. Ergenekon Destanı, dibine kadar, köküne kadar yani sapına kadar bir Türk Destanıdır!
Kaldı ki, Ulu Cengiz Han Bilge Kağan’ın, İstemi Kağan’ın ve Kürşad’ın soyu olan aşina soyundan gelen bir Şato Türk’üdür. Moğol imparatorluğu olarak bilinen de Türk imparatorluğudur. Onu farz- muhal Türk imparatorluğu saymasanız bile Türk-Moğol Konfederasyonu saymaktan başka çareniz yoktur.
Peki, neden Mümtaz’er Türköne bir Moğollaştırma gayreti sergilemektedir? Çünkü Türklerin bir bölümü ve Cengiz Han, henüz Müslümanlığı seçmemiştir. Türk orduları, çürümüş Bağdat Halifeliğini yerle bir etmişler, onunla birlikte çürümüş Müslümanları ortadan kaldırmışlardır. Bu çürüme ortadan kalkınca altından aydınlık bir İslam fışkırıvermiştir. Çürümüşlerin müdafaasını yapmayı aklımız almamaktadır. Üstelik Mümtaz’er Türköne’nin öğrenince aklını kaçıracağı bir ciddi iddiada Osmanlıların Kayı boyundan değil, Osmanlı saray metinlerine göre Cengiz Han’ın soyundan geldiği iddiasıdır.
Mümtaz’er Türköne’nin bilmediği ve bu nedenle de bilmeden konuştuğunun bir kanıtı da Türkler için, sadece kurt değil “bozkurt”un, Türkler için kutsal olması kadar köpeğin de Moğollar için kutsal olmasıdır. Tarih boyunca Moğollar köpeği kutsal saymışlardır. İşte insan Türk tarihinden ve kültüründen habersiz olunca başına ne işler açıyor görüyorsunuz. Demek ki milliyetçi görünmekle Türk olmak, Türkçü olmak başka şeyler oluyormuş…
Türklerin bozkurdu kendileri için önemli saymalarının nedeni, Mümtaz’er Türköne’nin dediği gibi korktukları bir canavar olması falan değildir. Bozkurdun “Gök tüylü, gök yeleli “ olup, Türklerin onu, Gök-Tanrı’yla ilişkilendirmesindendir. Aynı zamanda kurtların hem bir başına hem topluluk halinde yaşayabilen özgürlüğüne düşkün, önce yavrusu üzerinden soyunu düşünen bir yaratık olmasındandır. Korku yoktur, sevgi vardır. Mümtaz’er, Tanrı’yla ilişkilendirmede bir aracı görülen bir yapıya duyulan saygıyı korku ve tabu olarak adlandırıyor. Bu adlandırma, onun, ancak ceza ile yola gelen bir türün veya yaklaşımın ürünü olmasından kaynaklanıyor olsa gerek.
Güvahi’nin iki dizesi ile yazımızın birinci bölümünü tamamlamış olalım ve ikinci bölümde çok eğleneceğinizin müjdesini vereyim.
“Çün incitmez meseldir konşusun kurt,
“Sen incitmek neden olanı hem yurt!”
Sevgilerimle
Barak Badılı
Garip köyün muhtarı
Ve dahi ucu bucağı bilinmez bozkırların mirasçısı
05.06.2006
Mümtaz’er’in Damarlarında Köpek Kanı mı Dolaşıyor? -II-
Barak Badılı
Anadolu’da cesur kimselere “kurda varan” ve korkaklara da “çömelip ürüyen” denilir. Anadolu Türkleri kendilerine köpeği sembol olarak öneren Mümtaz’er Türköne’nin aşağıdaki ifadelerini okusalar ne ederlerdi bilmiyorum:
“Gerçekte kurt, göçebe-otlakçı Türk topluluklarının en çok korktuğu yaratıktır. Bu kadar önemsenmesi ve tabu haline getirilmesi korkulmasındandır. Bugün Anadolu’da kurda canavar denmesinin sebebi de bu tabudur..”
Yelesi ve boz rengi nedeniyle Tanrı ile bir aracı olarak ilişkilendirilen bozkurddan korkulmadığını ona saygı duyulduğunu daha önce ifade etmiştim. Kurda canavar denildiğini de ilk defa Mümtaz’er Türköne’den öğrenmiş olduk. Mümtaz’er Türköne’nin “otlakçı” ile ne demek istediğini ise öyle ettik böyle ettik anlayamadık. Çünkü bizim bildiğimiz, göçebe, atlı-göçebe, konar-göçer nitelemeleri Türkler için bilimsel metinlerde kullanılıyordu ama “otlakçı” ifadesine hiçbir yerde rastlanmıyordu.
Türkler, ana beslenme ve ticaret kaynağı olan hayvan sürüleri için bozkırda en zengin otlakları arar ve geçimlerini temin ederlerdi. Zengin otlakları aramalarının bir diğer nedeni de atların beslenmesi ve üremesidir. Bozkırı bozkır yapan birincil olarak otlaklardır. Bozkır kültürü terimi de bu nedenle seçilmiştir. Bozkır, otlakların da içinde olduğu daha geniş alanları ifade eder. Otlakçılık, otlak üzerinden geçim temin etmek maksadında kullanıldıysa doğru bir ifade değildir. Çünkü otlakçılık diye bir meslek ya da geçim türü yoktur. Otlakçı olabilecek iki canlı var. Biri koyun-keçi biri de atdır. İnsanın hele de bir milletin otlakçılığı söz konusu değildir.
Günümüz Türkçesinde argo anlamda, sahibi olmadığı mallardan yararlanmak, anlamında otlakçılık kullanıldıysa, Türk Tarihi hiç anlaşılmamış demektir. Çünkü Bozkır’da en büyük mücadelelerden biri otlaklara sahip olma mücadelesidir. Mümtaz’er Türköne, otlaktan yararlanan hayvanların yerine insanı koymak terbiyesizliği yapmağa kalkıyorsa, onu milletin ahlak değerleri karşısında yapayalnız bırakırız. Arlanır mı yoksa kültür köteklerini mi yer orasını bilmeyiz.
Mümtaz’er Türköne’nin yazısından bir alıntı daha yapalım:
“Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Malûm, göçebelerin tek serveti olan sürülerin baş düşmanı kurtla baş edebilen tek köpek cinsi de Kangal’dır. Tevazuun, asaletin, cesaretin, kanaatkârlığın ve sadakatin sembolü olan ve insanla hayvan arasında yer alan bu canlı türü, Türk milletini hakkıyla temsil edebilir. Halk, -jakobence adıyla sürü- için tehdit oluşturan hain kurtları kovmak, gerçekten koruyuculuk yapacak Kangalları seferber etmek gerekir”
Türk Milleti’nin tarihinde ona en yararlı hayvan at olmuştur. Atı ilk ehlileştiren Türklerdir. Türklerin kurduğu kültür hâkimiyetinin en önemli araçlarından biri attır. Atlı-Göçebe, bilinen dünyada en büyük ve en geniş hâkimiyetin sahibidir. Göçebe deyince bunu güney Müslümanlarının öğretmen-imamlarından İbn-i Haldun’un bedevi kavramıyla karıştırmamak gerekir. Bedevilik, toplu münzeviliğin adıdır. Göçebelikse kişilikçi bir biraradalığın adıdır.
Atlı göçebelerin yaşam tarzında insanların çalıp götürdüğü koyunların dışında hayvan kayıplarının hikâyesi pek yoktur. Bu hikâyelerin çoğu, Türkler köylüleştikçe, yerleşik köylülerle birikim paylaşımı sırasında gerçekleşen aktarımlardan kaynaklanmıştır. Kurdun koyunu kapması bozkırda bir haktır. Bu hak nedeniyle kurdun peşine düşülmez. Ama domuz var ya domuz, işte onun peşine düşülür! Çünkü domuz sevilmez! Domuz yıkar gider, kurt alır gider. Aradaki farkı Türk Milleti bilir. Türk Milleti yıkan ile hakkını alanı bilir. Kurtlar evcil hayvanlara, kendi yaşam alanları kısıtlanmadıkça, onların yaşam alanları yok edilmedikçe uzanmaz. Bu uzanma hikâyeleri de onların yaşam alanları, yerleşik hayatın genişlemesi ve tarla köleliğinin artması ile azaldığı için olmuştur. Kurtların hikayesini, Nicolas Evans’ın ‘Kurt İzi’ adlı kitabından roman tadıyla okuyabilirsiniz.
Bildiğimiz kadarıyla Mümtaz’er Türköne’nin damarlarında Türk kanı dolaşıyor. Mümtaz’er Türköne’nin damarlarında dolaşan kanın, Sivas Kangal köpeğinin damarlarında dolaşan kanla aynı olduğunu, Mümtaz’er Türköne’den öğrenince doğrusu çok şaşırdım. Benim bildiğim insanların kanı ile köpeklerin kanı arasında bir benzerlik yoktu. Ama acaba yeni bilimsel keşifler oldu da benim mi haberim yok diye düşündüm. Şimdi görmediğim bütün yeni kitapları satın alıyor, internette saatlerce bilimsel siteleri dolaşıp bu gerçeğin peşinde koşuyorum. Bulunca size de haber verir ve bilgilendiririm.
Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda olduğunu söyleyen Mustafa Kemal, Mümtaz’er Türköne ile karşılaşsaydı onu ‘burnundan’ öperdi. Çünkü kudret ihtiyacı olduğunda, kangallarımızdan faydalanabilir ve Mekke ile Medine’nin, Peygamber sülalesinden Şerif Hüseyin’in elinden İngilizlere teslimine engel olabilirdik. Mustafa Kemal bu bilginin ödüllendirilmemesine izin vermez ve Hacer-ül Esved toteminin Mümtaz’er Türköne’ye verilmesini sağlardı. Belki de başına bekçi dikerdi onu...
Bu arada Atatürk’e bir an çok kızdım vallahi. Bir tek “Foks” Çankaya Köşkünün bahçesinde yaşamış. Memleketin bütün köpeklerini Çankaya Köşkünden uzak tutması affedilir bir hata değil. 1919’dan bugüne ona havlayan köpeklerin, günümüzün aktüel ifadesiyle “bizi kullan” demesini yanlış anlamış ve memlekete kudret katacaklardan habersizmiş diye düşünmüştüm. Sonra kızgınlığım geçti. Mümtaz’er Türköne yanılıyor olabilirdi. Onun yanılıyor olabileceği aklıma Türk atasözleri gelince kafama dank etti.
Türk Milleti, atasözlerinde köpekler hakkındaki algısını yansıtır. Bir kısmını hatırlayalım:
“Köpekten tüy çıkar huy çıkmaz”
“Köpek artığı ile arslan beslenmez”
“Köpek köpektir tasması altından da olsa”
“Köpek sahibini ısırmaz”
“Köpeğini dövmezler, sahibinin hatırı için”
“Köpeğin duası kabul olsa gökten kemik yağardı
“Köpeği öldürene sürütürler”
“Zenginin iti yatmaz”
“Zorla ava giden it sahibine hayır getirmez”
“At izi it izine karıştı”
“Yol vakti itten yel vakti attan sakınmalı”
“İşin düştü kadıya kendin döndün tazıya”
“İti ite buyurur itte kuyruğuna”
“İtin akrabası it olur”
“İtten olur itoğlu”
“İte kemik ile vursan havlamaz”
“İt de kendi kapısında ağadır”
“İt havlar havlar sonunda uyur”
“İt iti bulur”
“İt itin kuyruğuna basmaz”
“İt kemiği sevine sevine yutar”
“İt semirse sahibini dişler”
“İt ürür kervan yürür”
“İt yanına bey gibi, bey yanına it gibi”
“İti an sopasını hazırla”
“At yedi günde it yediği günde”
Şimdi “it”i millete sembol olarak öneren Mümtaz’er Türköne haklı mı? Sakın olmasın, yoksa maksatlı mı?
Mümtaz’er Türköne’nin, “Tecum” kokan risalelere, boynundan kirli terlerini akıttığından aklı karıştı diyebilirdik ama böyle düşünmüyoruz. Çünkü onun kişiliğinin böyle sıkılıklara dayanamayacağını biliyoruz. Peki ne oldu da Mümtaz’er Türköne şaşırdı? Soğuktan ayazdan koruyacak, ihtişamı gösterecek güzel tüylü bir giysi olmasın… Düşünelim, belki nedenini buluruz…
Yazımızın üçüncü ve son bölümünün Mümtaz’er Türköne’nin depderin analizleri ile ilgili olacağını ifade edelim ve sözümüzü atasözlerimizden biri ile bitirelim
““Yağ yiyen köpek tüyünden belli olur”
Sevgilerimle
Barak Badılı
Garip köyün muhtarı
Ve dahi ucu bucağı bilinmez bozkırların mirasçısı
06.06.2006
Kalemine yüreğine sağlık Barak ağabey....
|