BAŞBUĞ ATATÜRK'ÜN YAPTIĞI DEVRİMLER
Başbuğ Atatürk'ün yaptığı işler Cumhuriyet'in ilanıyla bitmemişti. Atatürk yurtta yapılacak daha birçok önemli işler olduğuna inanıyordu. Cumhuriyet'i ilan ettikten sonra, ilk iş olarak; Halifeliği kaldırmaya karar verdi.
Bu konudaki görüşünü Meclis'teki arkadaşlarının da benimsemesini sağladıktan sonra, 3 Mart 1924'te çıkarttığı bir kanunla, halifeliği kaldırdı. Bütün Osmanlı hanedanı mensuplarının Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkmasını istedi. Böylece, hala kendisine padişah arayanların ve gericilerin eylemlerine de set çekmiş oldu.
Başbuğ, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin en ileri görüşlü yurttaşı sıfatıyla
yurt sorunlarını çözümlemeye uğraşıyordu. Meclis'ten çıkardığı kanunlarla, eğitimin laik temellere dayanmasını sağladı. Şer'iye mahkemelerini kaldırdı; medreseleri kapattı. 1925 yılında da, orduda kasket ile kep giyilmesini kabul ettirdi.
Atatürk, 5 Ağustos 1925'te eşi Latife Hanım'dan ayrıldı. Bu boşanma her iki tarafın da isteğiyle olmuştu. Atatürk, birlikte yaşadıkları sürece gezilere eşiyle birlikte çıkmış, Latife Hanım'ın da toplantılara katılmasını sağlamıştı. Bu davranışıyla medeniyet yolunda adımlar atarak, halka güzel bir örnek olmuştu.
Türk kadınının Kurtuluş Savaşı'ndaki büyük yardımını her zaman şükranla anan, onu takdir eden Atatürk, her vesileyle buna değinir, medeni bir insan toplumu olarak, Türkiye'de kadınla erkeğin eşit haklara sahip olmasını isterdi. En sonunda, 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun'la, hukuk alanındaki devrimi de başardı.
Atatürk'ün istediği medeni kıyafet devrimi ise 25 Ağustos 1925'te yapıldı. Ulu Başbuğ, o gün Kastamonu'ya gitmiş, orada kendisini karşılamaya gelenleri elinde bir şapkayla, başı açık olarak selamlamıştı.
Ulu Başbuğ, Kastamonu'da, İnebolu'da verdiği söylevlerde her bakımdan medeni insan olabilmemiz için, kıyafetimizle, fikrimizle, zihniyetimizle değişmemiz gerektiğini anlattı. Bu konudaki söylevleri yurtta duyulur duyulmaz, yurttaşlar arasında şapka giyenler belirmeye başladı. Büyük Öncü, yurttaşlarını çok iyi tanıdığı için, onlara önayak olması gerektiğini biliyordu.
Yolculuğundan döndüğünde, kendisini karşılamaya gelen erkeklerden yarısından çoğunun şapka giydiğini, kadınlar arasında da yüzü açık, çarşafsız olanların bulunduğunu gördü. 25 Aralık 1925'te kabul edilen bir kanunla da, Türkiye'de fes, kalpak gibi başlıkların giyilmesini yasaklandı.
Dini, kişisel kazançlarına alet eden, Atatürk devrimlerini kendi çıkarlarına aykırı bulan birtakım geri kafalı yobazlar, kılık kıyafetleriyle hala halkı aldatmaya çalışıyorlardı. Kurtuluş Savaşı sırasında da, İstanbul Hükümeti ile Saray, bunları Atatürk'e karşı kışkırtmıştı. Bu yobazlar, şimdi de halkın zihnini çelmeue çalışıyorlar, Türkler'in bütün öbür medeni uluslar gibi şapka giymesini güya İslam dinine yakıştıramıyorlardı. Oysa, o kadar korumaya çalıştıkları fes, 2. Mahmut zamanında Yunanlılar'dan alınmıştı. Artık bu yobazlara karşı cephe almak zamanı gelmişti. Daha şapka giyilmeden aylar önce, 13 Şubat 1925'te Doğu illerimizde başlayan, başında Kürt Şeyh Said'in bulunduğu ayaklanma tarih boyunca onlarcası görülmüş onlarca Kürt isyanından biri olduğu gibi, aynı zamanda Atatürk devrimlerine karşı da girişilmiş bir hareketti.
Kısa süre içinde iç savaş halini alan, dini paravan ederek çıkarılan bu Kürt ayaklanması Cumhuriyet silahlı kuvvetlerince bastırıldıktan sonra, Başbuğ Atatürk, 30 Kasım 1925'de Büyük Millet Meclisi'nin kabul ettiği bir kanunla, boş inaçlara bir son vermek istedi; Türk medeniyetini zaman zaman baltalamış, geri kafalılığın yuvası haline gelmiş bulunan ocakların söndürülmesi için, tekke ve tarikatların ortadan kaldırılmasını sağladı.
16 Aralık 1925'te de, gene Ulu Türk Atatürk'ün önderliğiyle, bütün medeni milletlerin kullandığı takvim ile saat esası Büyük Millet Meclisi'nce kabul edildi.
BAŞBUĞ ATATÜRK'E HAZIRLANAN SUİKAST, ZAMANINDA HABER ALINIYOR
Kurtuluş Savaşı'nın başından beri Atatürk'ü çekemeyenler, ona karşı cephe almış olanlar, zaman zaman yüzüne güldükleri, onunla dost geçindikleri halde, bu ulu başbuğu ortadan kaldırmayı tasarlıyorlardı. Devrimler henüz iyice oturmamış, siyasal görüşler kararlı bir hale gelmemişti. Devrimler yüzünden çıkarlarıdan olanların ise sayısı hayli kabarıktı. Halkın cahilliğinden, inançlarından yararlanarak onu soyan, smüren insanların bulunması kötü niyet sahibleri için bulunmaz bir fırsattı. Atatürk, bir baştı; bu baş ortadan kaldırılırsa her şey gene eskisi gibi olacak, geriye dönülebilecekti.
İşte, yurt ile millet arasındaki bu canice amaçları güdenler, Ata'nın bir Batı Anadolu yolculuğuna çıkmasını fırsat bilerek, kendisine bir suikast hazırlamaya koyuldular. Suikastın gerçekleştirilebileceği yer İzmir olacaktı. Oysa, Başbuğ Atatürk, İzmir işgal edildii günlerde içi kan ağlayarak Anadolu'ya ayak basmış, yarattığı orduyla düşmanı İzmir'den denize dökmüştü. Dolayısıyla, İzmir, Atatürk'e en çok minettar olan kentlerden biriydi.
Başbuğ, İzmir yolundayken, 15 Haziran 1926'da bir ihbar sayesinde suikast meydana çıktı. Başbuğ, haberi Balıkesir'de aldı. Beş-on cicdansızın tasarladıkları bir suikastle yurdu felakete doğru sürüklemek istediklerini anlayınca, drin bir üzüntü içinde yurttaşlarına şöyle dedi:
-- " Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
Ulu Ata, bu sözleriyle, Türk milletine beslediği sevgiyi, güveni bir kez daha belirtiyordu. Büyük Millet Meclisi 3 Kasım 1926 tarihli toplantısında Atatürk'ün ölümden kurtuluşunu resmen kutladı.
BÜYÜK NUTUK
İkinci Büyük Millet Meclisi, 26 Haziran 1927' de, seçim dönemini tamamlayarak dağıldı. Başbuğ Atatürk yeni seçimden önce toplanacak olan Cumhuriyet Halk Partisi genel kongresinde bir nutuk söylemeye karar verdi. bu söylevinde Milli Mücadele'ye başladığı günden beri geçen olayları, milletçe harcanan büyük çabaları bir bir anlatmak, yurttaşların gözleri önüne sermek istiyordu.
Meclis dağıldıktan sonra, 1 Temmuz 1927'de Atatürk İstanbul'a geldi. Bu, 16 Mayıs 1919'dan beri İstanbul'a ilk resmi gelişiydi.
CHP Kurultayı 15 Ekim 1927'de Ankara'daki TBMM binasında toplandı. Atatürk Kurtuluş Savaşı'nın bütün askeri, siyasi evrelerini delilleriyle birlikte Türk Milleti'ne açıklayan büyük söylevini 20 Ekim 1927 günü akşamına kadar 36 saatte okudu.
Büyük Ata, tarihi söylevinde yanlız Osmanlı Hükümeti'yle, yurdun dört yanını saran düşmanlarla savaşını değil, bizzat yanında bulunan, işbirliği yaptığı arkadaşlarıyla arasında geçen çalışmaları da anlatmıştır. bundan da, zaman zaman onun bile yapayalnız kaldığı, tek başına herkesle savaşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor.
Başbuğ, nutkunu söylediği kongrede, Halk Partisi'nin bu kongresinin 7 Eylül 1919'da Sivas'ta kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bir devamı olduğunu da belirtmiştir.
Başbuğ Atatürk, aynı yıl 4 Temmuz 1927'de İstanbul'da bulunduğu sırada askerlikten emekliye ayrıldı. yeni yapılacak seçimlerde milletvekili olan, ordu mensuplarının, ordu ile ilişiğinin kesilmesi gerekçesi buna yol açmıştı. Bu seçimde, Atatürk gene Ankara'dan milletvekili seçildi; 1 Kasım 1927'de de ikinci defa cumhurbaşkanı oldu.
HARF DEVRİMİ
Arap harfleriyle okuyup yazmak güç olduğu gibi, çok da zaman alıyordu. Başöğretmen Atatürk, bu durumu kültürümüz bakımından sakıncalı görüyor, Latin harflerinden alınan bir Türk alfabesini ortaya koymak istiyordu. 1927 yılında alfabeyi değiştirmeye karar vererek, Milli Eğitim Bakanlığı'nda resmen bir Alfabe Encümeni kurulmasını sağladı.Türk alfabesinin imla kuralları tespit edilince, Atatürk 1 Ağustos 1928'de Dil Kurumu'nu İstanbul'a çağırdı. Çalışmaları yeterli bularak harf devrimini millete mal etmeye karar vermişti. Başbuğ Atatürk, 9 Ağustos 1928 akşamı, Sarayburnu Parkı'ndaki gazinoda bir törene davetliydi. Orada toplanan halka yeni Türk alfabesinin kolaylıklarını %90'ı okuma yazma bilmeyen halkımızın bu alfabe sayesinde çok kısa bir süre içinde cahillikten kurtulabileceğini anlattı. Bunun dünya milletleri karşısındaki değerinden söz etti; ilerlemenin eskiyi atıp zihniyeti değiştirmekle olabileceğini belirtti.
Atatürk'ten gelen her devrimi hızla benimseyen halk yeni Türk alfabesini öğrenmeye koyuldu. Bu arada, Atatürk de halkı teşvik için şehir şehir dolaşıyor, pek çok yerde tahta başına geçip millete kendisi ders veriyordu. 1 Kasım 1928'de Meclis'ten çıkan bir kanunla Harf Devrimi gerçekleşti.
TÜRK TARİHİNİN ANA ÇİZGİLERİ
Başbuğ Atatürk, bundan sonra Türk tarihi konusunu ele aldı. Arapça ile farsçanın hakim olduğu Osmanlı tarihinde Türk'ü de Türklüğü de aşağılatıcı bir hava vardı. Atasözlerine kadar işleyen bu yanlış ve haksız zihniyet Atatürk'ün gözünden kaçmamıştı. Türk uygarlığı, Türk sanatı, Türk tarihi büsbütün inkar ediliyordu. Türkler'le Avrupalılar arasında tarih boyunca gelip geçen savaşların Avrupalılar'da yarattığı kin, yalnız dünya edebiyatını değil, Türk tarihini de etkilemişe benziyordu.
Büyük imparatorluklar, hanlıklar kurmuş, Avrupa ilkel bir hayat sürerken parlak bir medeniyet düzeyine ulaşmış bulunan Türkler'in bütün başarıları başkalarına mal edilmekteydi. Türkler'in Sarı Irk'tan olduğunu, yetersizliklerini ileri süren Avrupalılar, üzerinde yaşadığımız medeniyet eserleriyle süslediğimiz anayurdu bile bize layık görmeyerek, Anadolu'yu kendilerine mal etmek istiyor, bu görüşü her siyasal bunalımda öne sürmekten kaçınmıyorlardı.
Ulu Başbuğ, Türk'ün, Türklüğün ne olduğunu gerçek anlamıyla hiç değilse kendi çocuklarımıza tanıtma zamanının geldiğine çoktan inanıyordu. Bu amaçla, 1929 yılında iftiracı, kinci etkilerin altında kalarak yanlış yazılmış olan tarih kitaplarımız üzerinde çalışmaya başladı. Görüşüne katılan tarih bilginlerine tarih konusu ve kaynakları üzerindeki çalışmaları bildirdi; bu bilginlerin tarih alanındaki çalışmalarını da yakından izledi. 1930 yılı başlarında dinlenmekte bulunduğu Yalova'da tarih üzerindeki çalışmalarını hızlandırdı, hemen yalnız kendi kaleminden çıkan "Türk Tarihinin Ana Hatları" adındaki eserini yazdı. Pek az sayıda basılan bu eser tarih alanındaki çalışmalara kılavuzluk eden bir anket niteliğindeydi.
DİL DEVRİMİ
Ulu Ata, Türk dilinde de bir devrim yapılması gerektiğine inanıyordu. Arap, Fars dillerinin karışması ile özelliğini kaybetmiş bulunan ana dilimiz üzerinde araştırmalar yaparak, dilimizi bizim olmayan kelimelerden, karışık deyimlerden temizlemek gerçekten gerekliydi. Atatürk, bu amaçla, 1 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdu. Yurdumuzun tanınmış Türk dili uzmanlarından meydana gelen bu dernek, daha sonra Türk Dil Kurumu adını aldı. Atatürk 26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda Birinci Dil Kurultayı'nı açtı. bu kurultayda, Türk dilini kendi benliğine kavuşturmak için nasıl çalışılması gerektiği üzerindeki tartışmaları, alınan kararları dikkatle izledi.
EKONOMİDE BAĞIMSIZLIK
Her bakımdan bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti meydana getirmek isteyen ulu Başbuğ, bağımsızlığın ana koşullarından birinin de ekonomi olduğunu çok iyi biliyordu. Hatta, bu konuda "İktisadi istiklal olmadıkça, milli istiklal ıolamaz" demişti. Daha Lozan Barış Antlaşması imzalanmadan önce, 17 Şubat 1923'de İzmir'de İktisat Kongresi'ni açtığı sırada ekonomi politikamızın ne olması gerektiğini anlatmış, ekonomik kalkınmamızın önemine dikkati çekmişti. Ekonomimizin muhtaç olduğu büyük sermayenin yabancı kaynaklardan sağlanmasını sakıncalı görmemişse de, bu yabancı sermaye için kapitülasyonlardaki koşullara dayanan hiçbir ayrıcalık tanınmayacağını da bildirmişti. Memleket en sonunda yüzyıllarca milli ekonomiyi, kişisel girişimleri, küçük sermayeyi ezmiş bulunan kapitülasyonlardan kurtulmuştu. Atatürk, kapitülasyonların kötü etkilerinden kurtulan küçük sermaye sahiplerini teşvik amacıyla 26 Ağustos 1924'te İş Bankası'nı kurdurdu; söylevlerinden birinde yurt üretimini sağlayan köylünün "Memleketin Efendisi" olduğunu belirtti. Ankara'nın kıraç topraklarında da her türlü tarım tesisi bulunan Orman Çiftliği'ni kurdu; kendi parasıyla meydana çıkardığı bu tesisleri daha sonra memlekete bağışladı.