|
Üyeliği iptal edilmiştir
Üyelik Tarihi: 27.08.2007
Yaş: 27
İletiler: 61
|
Nasıl olur da bir nesil, gelecek nesillere bir esaret mirası bırakabilir?
Iyi aksamlar,
Elbette bir Türkcü'nün bir Türkiye Cumhuriyet'i "kurum"unda görev yapanlari elestirirken psikolojik ve ahlaki olarak cekindigi kurumlar ve makamlar vardir ve ben de buna dahilim. Fakat Basbug bildigimiz Atatürk "Nutuk"ta ve "Genclige Hitabesin"de belirttigi sartlarda her kurum islevini kaybetmis, isgal edilmis ve bu nedenlerle görevini yapamaz hale gelmis olabilir.
Bugün dolayli veya dogrudan tartistigimiz bir konu da, Türkiye Cumhuriyet'inin Osmanli Devleti'nin 1919 kosullariyla karsilastirilabilir olup olmadigidir. Süphesiz ben bu görüse katilmiyorum fakat benzerliklerin düsündürücü oldugunu kanatindeyim. Sayet tarihin tekerrür ettigine inanlardansaniz, ki belli bir orana kadar ben de bunu böyle algiliyorum, o takdirde icinde bulundugumuz durum Osmanli tarihinde Tanzimat ile Mesrutiyet arasinda kalan bir zaman dilimine denk geldigini varsayabilirsiniz. Bundan yola cikarak Atatürk'ün Genclige Hitabesi'ndeki sartlar belki tam olarak olusmamistir ama, sözünü ettigim tarih dilimi icerisinde vezirimizden(Tayyep) bakanlarimiza(Mehmet Simsek), hatta padisahimiza(ABDullah Gül) kadar bizi paylasmak ama daha önce iyice bir kanimizi emmek(ekonomik sömürü) isteyen devletlerin (dün Ingiltere-Fransa bugün AB-D) devletin en tepesinde kadar adamlarini yerlestirdigini görür iseniz, o takdirde devrin acik isgal degil devletin adim adim sivil ve ekonomik kemiricilerle ve dünden hazir hain veya cahil isbirlikcilerle icten ice, acik isgale olanak cikana kadar, cürütülme devri oldugunu görürsünüz.
Benim bugünün gidisi itibariyle Türkiye icin nacizane öngörüm yavasca bagimlilasma ve k.rdlesmedir. Bilmediginiz veye kerameti kendinden menkul olan birsey degil. Katilirsiniz veya katilmazsiniz; Ama bugünkü devrin 1919 degil de 1838(3. Evre Kapitulasyonlar) sonrasi 1879(Borc Moratoryumu) arasiyla cevremizdeki -askeri yigilmalar, tehditler, jeostratejik durumlar dahil- benzer oldugunu görürsek buna göre daha yerinde bir degerlendirme yapabiliriz. Iddia ediyorum ki sayet tarihten bir ders alip tarih döngülerinde olaylara, onlar gerceklesmeden önce, öngörüyle lehimize müdehale etmek istiyorsak icinde buludugumuz döngünün hangisi oldugunu bilmekte fayda var. Ben buna ekonomik ve askeri yiginak dönemi diyorum. Etrafimizda sözde "müttekfikler"den örülü bir yiginak gerceklestirilmekte ve böylece bizim tarihin akisi icinde mecazi el frenini cekip kendi hayati cikarlarimizin pesine düsmemizi günden güne zorlastiran bir "genel (jeo-)politik duruma" itilmekteyiz.
Durumun vahameti herhalde her Türkcü tarafindan bilinmekte. Buna daha fazla deginmek artik anlamsiz olur.
Bir kurumu elestirmek demek bu kurumun yaptiklarini kisisel cikarlar, istekler, beklentiler cercevesinde degerlendirip bu son sayilanlarla "farklilik arz eden" taraflarini sahsi beyanatlarla gizli veye acik ortaya vurmaktir. Kisi tarafindan "elestiri"ye sebeb olarak görülen bu "farkliliklar" eger, kurumun kurulus felsefesi, islevi, görevi ve bunlarin mantiken dayattigi icraatlardan ileri geliyorsa kisinin "kurum"un kendisiyle ilgili bir elestirisi, hatta sorunu söz konusudur. Nitekim öyle durumlar sözkonusu olabilir ki bir kurum'u varligindan dolayi elestirmek, bir insanin elini, ayagini, parmagini elestirmesi ve varligini sorgulamasi gibi psikiyatrik vakalara benzeyebilir. (Bir baska durumda vücuda giren bir parazitin bagisiklik sistemini elestirmesi gibi abes bir durum olarak düsünülebilir. Türkiye'yi bir vücuda benzetmek gerekirse, k.rdler bu vücutta kanser gibi yayilan parazitlerdir.)
Oysa, sayet bu "farkliliklar" kuruma yöneltiliyormus gibi gözüküp aslinda "kurum" icerisinde sonucta her biri bir "göreve liyakat" makami olan bürokratik görev yerlerinde oturanlarin yaptiklarindan veya yapmadiklarindan ileri geliyorsa, lütfen kabul ediniz ki, elestiri ne "kurum"a ne de o "kurum"un varligina sebeb olan görevlere ve islevlere degil, fakat bu kurumda cesitli görev yerlerinde görevlerini 0%-100% arasinda bir basari orani ile yapan ve sonunda "naciz vücutlari toprak olacak" Türk vatandaslarinadir(Kimin Türk vatandasi olabilecegi ise bambaska bir konudur ve konuyu dagitmamak icin deginmiyorum.). Ne eksigi ne de fazlasi var; Yüce Atatürk'ün kurdugu Cumhuriyet'in anlayisi budur.
Hicbir vatandasin ancak bilimdisi bir metafizikle aciklanabilecek bir elestiri veya yargi dokunulmazligi yoktur. O kadar yoktur ki, Atatürk bile, bircok görevinden bir tanesi olan iktidar makamini yani bir bakima en basta kendisini yapici bir sekilde elestirmek olan, meclisi kurmustur ve en zor anlarda, O'na arkadan vurdugu zamanlarda bile, calismasini saglamistir. Süphesiz bircok siyasal bilimler bakiminda bircok mantikli sebebi bulunabilecek bu politikanin bir sebebi de egemenligin metafizik bir kurum olan padisahliktan veyahut halifelikten "kayitsiz sartsiz Türk Millet'ine" gecmesini saglamak olmasina bagliyorum. Islevsel bir demokrasi, yani kendi kendine amac degil ama daha önemli olan Türk milletinin istiklali icin bir arac olan millet islerinin, millet tarafindan serbestce tayin edilecegi bir sistem istemistir, Atatürk. Demokrasi demiyorum cünkü bu terim cok sabikali ve yasadigimiz üzre ayni zamanda defolu.
Anti-komünist mücadele yapalim derken, MIT ve Özel Harp Dairesi ödeneklerinin, bu mücadele esnasinda uzunca zaman dilimleri boyunca tamamiyle CIA tarafindan finanse edilmesi, sayi ve nitelik olarak personelinin önemli bir bölümünün Türkiye Cumhuriyeti devletinden cok ABD'nin devlet organizmasiyle iliski icinde olmasi, o zamanlar pek az kimsenin rahatsizlik hissettigi bir husus idi. Hülasa 1989 sonlarina dogru Sovyetler sonunda nallari dikince bu durum düzeltilmismidir, düzeltilip tekrarmi bozulmustur bunu ben bilemem ama bilebilecegim birsey var ise bu devletin bugün en büyük düsmaniyla "Stratejik müttefik" oldugudur. Bu stratejik müttefiklik NATO ve ikili gizli antlasmalar cercevesinde bize öyle politikalar uygulatmaktalar ki artik kimin görevini yapip yapmadigini anlamakta zorluk cekilmekte. Cünkü devletin resmi politikasi, sadece b.k ve kaka ikilisi arasinda devamli yalnis secim yapan cahil halk ve bunun sonucu iktidara gelen ahlaksiz hükümetler ve namuslu, becerikli fakat iktidar tarafindan baski altina alinan veya dogrudan dogruya beceriksiz hatta hain sivil bürokratlar tarafindan saptanmiyor. Devlet politikasinda
sözü gecen baska resmi ve gayri-resmi kurumlar da var. Bu kurumlar terörle mücadelede ve genelde Türkiye Cumhuriyeti'nin bagimsizligini saglama görevlerinde büyük basarilar gösterdiler. Buna karsilik bu kurumlarda calisan bazi vatandaslarin kendi görev yerlerine gelirken ettikleri yeminlere bagli kalmalarinin günün sartlarinda mümkün olmadigi herhalde asikar. Yoksa komünizm cöktükten sonra islevsizlesen NATO ve NATO stratejilerini Türkiye Cumhuriyeti anayasasindan, ülkenin kurulus felsefesinden üstün tutmaya devam etmezlerdi. Kerameti kendinden menkul müttefigimiz güneyimizde maymunistan'i kurmak gibi ölümcül bir darbe vurmaya hazirlanirken Türkiye Cumhuriyeti bu müttefigimizin emrine daha da semirmesine yarayacak emperyal planlarinin gerceklesmesi icin NATO cercevesinde birlikler tahsis ederken, güvenilirligi süpheli silah sistemleri tedarik ederken bile, bu durumu sorgulamayan devlet görevindeki Türk vatandaslari hayatlari boyunca bir hazimsizliklami dolasmak isterler? Protokol dahilinde olsa bile göreve gelirken ABD'nin memurlarindan liyakat madalyasi almayi uzun vadede kabullenebiliyorlarmi. "ULUSAL EGEMENLIGIN DEVRIYLE" sonuclanacak ve neresinden bakilirsa bakilsin Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulus felsefesinin her maddesiyle sorunlu AB'nin üyeligini "Stratejik Hedef" belirleyen devlet görevinde görevli vatandaslarimiz bunu herhalde baska careleri olmasa yapmazlardi.
Sorun, bu saydigim halleri görev yaptiklari makama uymadigi halde yapmaya devam edenlerin, icine sindirebilenlerin ve bunun yarattigi kesin celiskileri hazmetmekte en azindan görünürde sorunu olmayanlarin devlete ve Türk milletine olmasi gereken (ve inaniyorum ki olan) sadakatlerini sorgulamak degildir. Bunu birakin önemsiz bir Barbaros, hicbirimiz yapamaz. Ancak sorulmasi gereken bu halin bir DEVLET POLITIKASI haline neden geldigi ve kimin bunu degistirmeye yetkisi oldugudur. Sayet yetkiliyi bulursaniz ya siyasi iktidar yada bir bürokrat(devlet memuru) olacaktir. Baska bir olusum ne kanunla ne de Cumhuriyetle bagdasir, kanun disidir. Cok yüzeysel bir düsünceyle memura bir hareketin talimatini ya siyasi iktidar yada kanun verebilir. Kanun anayasaya, anayasa kurucu felsefeye uygun olmak durumundadir. Sayet iktidar memura talimata yetkili ise ve bu talimata uyulmuyorsa yerine baska bir memuru atayabilir. Yetkili, dogrudan dogruya iktidar ise secimle degistirilebilir;
...mi acaba? Bugünün cikmaz sokagi bu dönemecte baslar: Secimle basa gelen siyasi iktidar anayasaya ve kurulus felsefesine aykiri hareket ediyorsa, devletin kendi kendi yok etmesi politikasi uyguluyorsa, dahasi hep mensubu oldugu siyasi iktidari isbasina getirecek genis ve derin toplumsal tertiplerde bulunuyorda bunun kim denetler? Bu durumun düzelmesinden kim sorumludur?
Mahmut Esat Bozkurt'un tarih icinde yankilanan sesinden dinleyelim:
Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt:
Hiçbir halkın geri gitme hakkı yoktur!
Mahmut Esat Bozkurt, İstanbul Üniversitesi’nde verdiği derslerde hiçbir halkın geri gitmeyi isteme hakkı olmadığını şöyle anlatıyordu:
Egemenlik haklarına dayanarak bir milletin gerileme, geri gitme hakkı yoktur.
Çünkü geriler, ilerilere nispetle birer kötülüktür. Hayat gerilerde değil, ilerdedir.
Hayat kötülüklerde değil, ilerilerde, iyiliklerdedir. Gerilerde ölüm vardır.
Bir millet öleceğim diyemez. Yaşama ve yaşatma ilerilerdedir. Bir milletin yaşama ve yaşatma hakkı vardır. Bir millet yaşayacağım diyebilir.
Cumhuriyetten hilafete, saltanata, krallığa inmek şöyle dursun, meşrutiyete bile dönmek bir milletin hakkı olamaz. Çünkü böyle bir durumda millet, kendi egemenliğinden kısmen olsun feragat etmektedir. Amaç, egemenlikten kısmen feragat değil, egemenliği her yönden tamamen elde etmektir.
Biz, Cumhuriyeti bile bunların ilerisidir diye benimsemiş bulunuyoruz.
Eğer insan haklarını ve ulus egemenliğini Cumhuriyetten fazla gerçekleştiren bir rejim keşfedilecek olursa bizim onu kabule hazır olduğumuza şüphe yoktur. Hatırlarda kalmaya değer ki, modern demokratik anlayışa göre halk iradesi, ulus egemenliği bölünemez, egemenliği kısmen veya tamamen kaybeden milletler hürriyetlerinden vazgeçmişler demektir. Halbuki modern anlayışa göre insanlar hürriyetlerinden tamamen değil, kısmen bile vazgeçemezler.
Bir ferdin, bir milletin ‘Ben hür olmayacağım, esir olacağım’ demek hakkı yoktur. Bir ferdin, bir milletin yalnız ve ancak ‘ben hür olacağım’ demek hakkı vardır.
Akla şöyle bir soru gelebilir:
İnsanlar ve milletler kendilerine ait olan hakları istedikleri gibi kullanamazlar mı? Kullanırlar fakat bu kullanma bir şartla mümkündür. İleriye, yükselmeye, yaşamaya doğru… Bu haklar geriye doğru, ölüme doğru asla kullanılamaz.
Hem bir neslin, gelecek nesiller üstünde doğru tasarruf hakkı nasıl kabul edilebilir?
Bir nesil, gelecek nesiller üzerinde fenalığa doğru nasıl hükmedebilir?
Nasıl olur da bir nesil, gelecek nesillere bir esaret mirası bırakabilir?
Pekiyi, ne görünür iktidar, ne devlet aygiti veya bürokrasisi ise DEVLET POLITIKASINI degistirmeye yetkisi veya gücü olan; Yani demokrasiyi rafa kaldirsak bile bazi antlasmalardan ve cercevelerden yirtinsakda geriye dönüs bir türlü olamiyor ise, o takdirde ölümcül bir siyasi hastalik (ve kanundisilik) söz konusudur.
Asil soru sudur: Bugün Türkiye'yi GERCEKTEN kim veya kimler yönetiyor, ve hangi hedef ve siyasi felsefeyle yönetiyorlar? Bu durum Cumhuriyet'e ve onun kurulus felsefesine uygun mudur?
Bunu bulursak ne karamsarlik ne de bos umutlar söz konusu olur. Sadece Atatürk'ün gösterdigi yol olan bilimin isiginda bunu sorgulamak yetecektir.
***********
Not: Bu gec saatte hem atesli hasta hemde cok yorgun oldugum icin dilbilgisi hatalarinin olmasi kacinilmazdir. Kandaslardan simdiden özür dilerim.
Iyi geceler
Barbaros
|