Ulu Türkçü Nihâl Atsız Otağı  

Geri git   Ulu Türkçü Nihâl Atsız Otağı > TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE HER ŞEY > Türklük ve Türkçülük İle İlgili Her şey > Türk Yurtları > Türk Yurtları > Azerbaycan

Yeni Konu aç  Yanıtla
 
Konu Bağlantısı Seçenekler
Alt 23.10.2007, 20:49   #1 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Gelmişem_Otağına adlı üyenin kimlik resmi
 
Üyelik Tarihi: 22.10.2007
Yaş: 24
İletiler: 14
Bu kullanıcının Rss Beslemesi
Azerbaycan Türk Edebiyatına Genel Bakış

Azerbaycan Türk Edebiyatına Genel Bakış
Türk edebiyatlarının, büyük tarihe ve ge leneklere sahip bir kolunu da Azerbaycan Edebiyatı oluşturmaktadır. Azerbaycan Edebiyatı'nm tarihi, onu yaratan halkın tarihî gibi eski ve zen gindir. Azerbaycan Türklerinin bin yıllık tarihleri boyunca geçtikleri mücadelelerle dolu hayat yolu, yaşadıkları sevinçli ve kederli dönemler, elde ettikleri bilgi ve tecrübeler, inandıkları manevî ve ahlâkî kanaatler tüm yönleri ile bu edebiyatta yansımıştır. Son derece elverişli coğrafî mevkide, Asya ile Avrupa'nın kapısında yerleşen, tabiatının güzelliği, topraklarının verimliliği, doğal kay naklarının zenginliği ile seçilen Azerbaycan, zaman zaman kanlı savaşlara sahne olmuş, muh telif zümre ve kavimler bu ülkenin topraklarından geçmiştir. Bu, bir taraftan Azerbaycan'ın kültür servetlerine acımasız darbeler indirmiş, binlerce edebiyat ve medeniyet abidesinin ebediyen mah vına neden olmuştur, öbür taraftan ise, farklı dil lerde konuşan, farklı dinlere inanan, farklı kültür geleneklerine sahip olan muhtelif toplulukların Azerbaycan'da olması, bu eski Türk yurdunun özgün ve tekrarsız bir edebiyat oluşturmasına imkan sağlamıştır.
Azerbaycan tarihinin, özellikle de kültür ta-rihinin en eski dönemleri hala yeterince bilinmese de, burada zengin kültür katlarının, hem de bi-ribirini etkileyen, biribirinin gelişmesine neden olan kültür katlarının varlığı kuşkusuzdur. Farklı dillerde eser veren, farklı kültürlerin etkisini ta-şıyan Azerbaycan Edebiyatının bin yıllık tarihî de bu kültür katlarının genişliği ve zenginliği hak-kında fikir vermektedir. Şimdiki Azerbaycan top-raklarındaki ilk siyâsî kurum-Manna Devleti, üç bin yıl önce kurulmuştu. Tarihî kaynaklar, Urartu ve Asuri devletleri ile bazen barış, bazen de savaş şartlarında yaşayan Mannalıların, ekonomi ve kül-tür açısından zamanın gelişmiş halklarından birisi oldukları hakkında bilgi verirler. Mannalılardan kalmış bazı kültür abideleri de bu fikri doğ-rulamaktadır. Kuşkusuz, Mannalıları yahut, daha sonra MÖ. VII yy. Azerbaycan'da devlet kurmuş Midiyalıları, çağdaş Azerbaycan Türklerinin ec-dadları saymak ilmî ve tarihî açıdan doğru de-ğildir. Burada önemli olan, Azerbaycan'ın en eski dönemlerden beri dünyanın kültür mer-kezlerinden biri olarak öne çıkmasıdır. Bu gelenek ülkenin bütün tarihî boyunca devam ettirilmiştir.
Halk Edebiyatı
Diğer dünya halkları gibi Azerbaycan Türk-lerinin de yazılı edebiyatlarının temelinde şifahî edebiyat, yahut halk edebiyatı vardır. Gerek dil, gerekse konu açısından yabancı etkilerden her zaman uzak kalmış olan halk edebiyatı, onu ya-ratan, muhafaza eden ve gelecek nesillere ulaştıran milletin iç dünyasını, hayata bakışını, yaşam fel-sefesini herhangi bir yazılı kaynaktan daha sağlıklı yansıtır. Diğer taraftan, halk edebiyatındaki mi-toloji unsurları, rumuzlar, tarihî olaylarla çağ-rışımlar, onların en eski dönemlerin yadigârı ol-duklarını, halkın hafızasında bin yıllar boyu yaşayarak günümüze ulaştıklarını göstermektedir.
Azerbaycan Halk Edebiyatı şekil ve tür açı-sından çok zengindir. Burada, bir satırlık, ama bir satırında büyük manalar taşıyan atasözlerinden, büyük hacimli destanlara kadar, halk ya-ratıcılığının en farklı örnekleri vardır. Uzun asırlar boyu derlenip toplanmadığından, araştırıcı, in-celemeci nazarlarından uzak kaldığından, halk edebiyatı numunelerinin büyük bir kısmı unu-tulmuştur. Derlenenler, kitap şeklinde ya-yımlananlar, alimlerce incelenenler, belki de halkın yarattıklarının binde biridir. Ama deryada damla gibi görünen bu binde bir de, halkın hayatım tüm ayrıntıları ile, tüm renkleri ile anlatmaya yeterlidir.
Halk yaratıcılığımızın en eski türlerinden biri Emek, yahut Zahmet nağmeleridir. Her halkın şifahî edebiyatmda tesadüf olunabilen bu nağ-meler, insanın söylediği ilk şiir, bestelediği ilk şarkı olarak adlandırılabilir. Halk edebiyatının diğer ör-nekleri, özellikle de bayatılar (maniler) ve aşık ya-ratıcılığı ile mukayesede zahmet nağmeleri edebî yönden basit gözükür. Ama bu basitliğin ar-kasından ilkinlik, en eskilik durmaktadır.
Emek nağmelerinin Azerbaycan Halk Ede-biyatında en çok yayılmış türleri Holavarlar ve Sa-yacı sözlerdir.
Azerbaycan folklörcülerinin bir kısmının fik-rine göre "holavar" terimi "Ho" -hayvan ve "var" -yani "git" sözlerinin birleşmesinden türemiştir. Bu manada holavar, hayvanı işe çalışmaya çağıran nağmelerdir. Prof. Dr. Azad Nebiyev ise bu me-seleye farklı bakmaktadır. Onun fikrine göre, "Çin, Hind ve İskandinav halklarının folklöründeki "ho", mukaddes öküz (inek) toteminin adı ol-muştur. Türk halklarının -Azerbaycan, Özbek, Uygur vb. folklorundaki merasim nağmelerinin ek-seriyetinde "ho"lar, mukaddes varlık, mutluluk simgesi gibi terennüm olunur. "Holavar" mu-kaddes varlık hakkında mahni manasını taşır."
Emek nağmelerinin geniş yayılmış nu-munelerinden olan Sayacı sözleri ise, göçebe ha-yatının başka bir alanı ile, koyunculukla ilgilidir. Sayacı sözlerinin menşei hakkında da farklı mülâhazalar mevcuttur. Bu folklor türünün halk arasında yayılmış örneklerini ilk defa derleyerek yaymlayan Feridunbey Köçerli, (1863-1920) sayacı sözünün Fars dilinde ki "saye", yani "kölge" sö-zünden alındığına ihtimal verir. Fars dilinde bu sözün mecazî manası "himaye etmek", "sa-vunmaktır". Fars dilinden Azerbaycan Türkçesine de geçen "saye" sözü Kafkasya Türkleri arasında "bolluk", "bereket" vb. manalarda kul-lanılmaktadır. Buradan da "sayacı sözlerinin", yahut "sayacıların" halk arasında "bolluk getiren", "bereket getiren" vs. anlamlarında kullanıldığı an-laşılıyor. Sayacılar da aşıklar ve dervişler gibi halk arasında gezerek dolaşır ve kendi şarkılarını söy-lerdi. Sayacı sözleri orjinal müracaatlarla başlar:
Salammelik, say beyler,
Bir birinden yey beyler,
Saya geldi, gördünüz?
Salam verdi, aldınız?
Alnı tepel qoç quzu
Sayacıya verdiniz?
Sefa olsun yurdunuz,
Ulumasın qurdunuz.
Ac getsin avanınız,
Tox gelsin çobanınız.
Bunun ardınca sayacı, ev hayvanlarını, özel-likle de koyunu vasfeder, ondan bolluk ve bereket simgesi gibi söz açar:
Qoyunlu evler gördüm, Qurulu yaya benzer.
Qoyunsuz evler gördüm,
Qurumuş çaya benzer.
Qoyun var kere gezer,
Qoyun var küre gezer,
Geder dağları gezer,
Geler evleri bezer.
Azerbaycan folkloru bir insanın doğuşundan, mezara konulmasına kadar, hayatının tüm aşa-malarını yansıtır. Bu açıdan folklor örnekleri, halk edebiyatı numuneleri çok konulu ve çok çeşitlidir. Emek nağmeleri insanı çalışma anında, iş sü-recinde tasvir ediyorsa, merasim nağmeleri de, onun şenliklerini ve törenlerini, çocuk folkloru aile ocuk sevgisi ile ilgili duygularını, tapmacalar
135
(bilmeceler) aklını, zekasını nasıl geliştirdiğini, ata-sözleri geçmiş nesillerin ilim ve idraklerinin tec-rübesinden hangi yollarla behrelendiğini, efsane ve esatirler tarihe, düne bağlılığım, latifeler, dünyayı, olayları gülerek anlamak arzusunu vs. açık-lamaktadırlar.
Kuşkusuz, halk arasında en fazla popüler olan merasim nağmeleri de Azerbaycan şifahi ede-biyatının en eski örnekleri sırasındadır. Belli bir alanda çalışan meslek adamlarının emek nağ-melerinden farklı olarak merasim nağmeleri her evde, her ailede bilinir, tanınır. Çünkü bu nağ-meler her Azeri Türkünün kutladığı bayramlarla, katıldığı törenlerle ilgilidir. Ecdadlarımızm arzu ve umutları, kaygı ve beklentileri, aynı zamanda on-ların dünyayı anlamak isteği bu nağmelerde ak-seder, Folklor uzmanları Azerbaycan Türkleri ara-sında yayılmış halk merasim nağmelerini ikiye ayırırlar. Bunların bir kısmını, mevsim merasimleri ile bağlı nağmeler, ikinci kısmını ise maişet me-rasimleri ile bağlı nağmeler oluşturmaktadır.
Yeni gün anlamına gelen Nevruz, eski Azer-baycanlıların tasavvurunda, dünyanın yenileşmesi, doğanın tazelenmesi, kışın sıkıntılarından sonra ta-biatın yeniden canlanması olarak anlaşılıyordu. Nevruzla ilgili imevsim nağmelerinde, bu halk bayramının getirdiği iyimserlik hissi, hayata, ge-leceğe güven duygusu önemli yer tutmaktadır:
Novruz, Novruz bahara, Güller, güller bahara, Novruz gelir, yaz gelir,
Neğme gelir, saz gelir. Bağçamızda gül olsun, Gül olsun, bülbül olsun. Bağçalarda gül olsun, Gül üste bülbül olsun.
Mevsim nağmeleri içerisinde eskiden beri Azerbaycan Türkleri arasında çok yayılmış, Xıdır ve Qodu-Qodu merasimleri ile ilgili olarak ya-ratılmış nağmelere de sık şekilde tesadüf olun-maktadır. Xıdır, Xıdır Nebi, yahut Xıdır İlyas hak-kındaki nağmelerde yeşillik, bar-bahar ve bereket arzusu, gıda ve ruzi isteği esas yer tutar. Ebedî hayat simgesi olan Xıdır, zor duruma düşenlerin, darda kalanların kurtarıcısı ve yolgöstereni gibi takdim olunur.
"Xanım ayağa dursana,
Yük dibine varsana,
Boşqabı doldursana,
Xızırı yola salsana."
Maişet merasimi folkloru vasfı-haller, ağılar,
nişan ve toy nağmeleri vs.den oluşmaktadır.
Vasfı-haller kuruluş açısından bayatıları ha tırlatmaktadır. Adından da anlaşıldığı gibi, burada halin vasfı, durumun açıklanması esastır. Vasfı- hallar daha çok genç kızlar ve kadınlar arasında yayılmıştı. Nevruz bayramı arefesinde, gelen yeni yılın nasıl olacağı, kimin ne beklediği vs. hakkında vasfı-hallar vasıtası ile fal açılarak bilgiler alınırdı. Azerbaycan folklorunun ilk tetkikçilerinden yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli bu merasimi şöyle tas vir eder: "Xalqımız arasında Novruz bayramına bir ay qalmışdan başlayaraq çerşenbe axşamı vasfı-hal salmag kimi bir adet vardı. Qadın ve qızlar top- lanaraq bir badya su qoyar ve hereden bir nişan alaraq suya salardılar. Badya başında oturan qadın tesadüfen eline keçen nişanı sudan çıxarıb bir vasfı-hal söyler, bu qayda ile fala saxardılar. De meli, nişan verenin üreyinde bir niyyet olar ve niy- yetinin baş vereceyini ve ya vermeyeceyini söy leyen vasf-haldan duyardı". Mesela birini seven kız için, böyle bir vasfı-halın okunması uğur ala meti idi:
Oturmuşdum sekide,
Üreyim seksekide,
Yardan üç alma geldi,
Bir qızıl nelbekide. Ağılar da halk edebiyatının en eski ve etkili ör-neklerindendir. Tarihî kaynaklardan da belli ol-duğu gibi, eski Azerbaycanda yuğ olarak adlanan merasim mevcut idi. Ölen kahramanlar için yuğ-lama merasimi yapılırdı. Bu merasimde yuğçular ölen kahramanın sıfatlarını anlatırlardı. Yuğ ve yuğçu sözü Azerbaycan Türkçesinde değişikliğe uğrayarak ağı ve ağıçı şeklini almıştır. Halk ede-biyatındaki ağılara hem nesir, hem de şiir şe-killerinde tesadüf etmek mümkündür. Nesirle olan ağılarda daha çok ölen adamın keyfiyetleri an-latılır, bayanlardan oluşan kısa şiirlerle söylenen ağılarda ise bu ölümün doğurduğu ıstırablar, onun yakınlarına, çocuklarına etkisi vs. tasvir edilir.
Azerbaycan ağıları onu yaratan halkın, özel-likle de Azerbaycan kadınlarının iç dünyası, on-ların kardeş, er, evlat ve ana-baba sevgisi hakkında açık fikir verir. Hacim açısından küçüklüğüne rağ-men, her ağı insan hislerinin, insan duygularının derinliğini ve sonsuzluğunu açığa çıkaran dolgun bir eserdir:
Bostanda tağım ağlar,
Basma, yarpağım ağlar. Ne qeder sağam, ağlaram, Ölsem torpağım ağlar.
Keder ve derd üzerinde köklenmiş ağılardan
farklı olarak nişan ve toy nağmeleri şenliği, şuh-luğu, esprili havası ve oynaklığı ile seçilir. Azer-baycan halk edebiyatında nişan ve toyun bütün aşamaları ile bağlı şiirler, nağmeler mevcuttur. Bunların arasmda, elçilerin gelmesi, nişan ge-tirilmesi, gelinin eline kına yakılması, gelinin oğlan evine getirilmesi, gelinin ve damadın tarifi vs. mer-haleleri ve onlarla ilgili nağmeleri hatırlatmak mümkündür. Aynı zamanda bu nağmeler hal mi-zahının, alaycılığının tüm inceliklerini yansıtır. Me-sela, elçilik yahut nişan için gelen oğlan tarafının nezaketli davranışları, onlarm okudukları nağ-melerden de bilinir:
Quda, gelmişikbiz size,
Hörmet ediniz bize,
Bu gün qızımız sizdedir,
Sabah aparırıq bize.
Kızın ata anasmın rızası alındıktan ve toy me-rasimi gerçekleştikten sonra ise, onlarm oku-dukları nağmelerin tonu ve mazmunu tamamen değişir:
Verdim bir dana, Aldım bir sona,
Ay kız anası, Qalyana-yana
Yeni yuvasma -sevdiği oğlanın evine- getirilen geline müracaatla okunan nağmeler ise inceliği, sa-mimiliği, ile seçilir:
Anam, bacım qız gelin, El-ayağı düz gelin.
Yeddi oğul isterem,
Birce dene qız, gelin.
Toy merasimi sona erer, yeni aile kurulur, genç ata-ananın ilk çocuğu dünyaya gelir. Çocuk folklorunda, baba-ananm çocuklarının sağlam ve mutlu büyümeleri ile bağlı arzuları var; çocukları eğitmek, onlarm akimi, zekasını geliştirmek, ni-teliklerini inkişaf ettirmek için zaman zaman halk bilgilerine, halk tecrübesine dayanarak ortaya ko-nulan oyunlar ve nağmeler, bilmeceler ve ya-nıltmacalar da var. Analık sevgisini, evlat me-hebbetini ifade eden laylalar ve okşamalar Azerbaycan çocuk, folklorunun en yaygın nu-munelerindendir. Bu beşik nağmeleri en munis, derunî hislerin ifadesidir.
Laylalar ve okşamalarla birlikte, Azerbaycan çocuk folklorunda, arzulamalar, beslemeler, naz-lamalar, azizlemeler, eğlendirmeler vs. gibi çocuk
hayatı ve ana-çocuk münasebetleri ile ilgili diğer numuneler de mevcuttur. Mesela, beşikte yatan küçük oğlunu- yahut kızını okşayan ana onun ni-şanı, düğünü vs. ile ilgili nağmeler okur:
Elinde var def,
Üstüde sedef,
Kırmızı köynek,
Geler qızımçün.
Küçük yaşlı çocuklar arasındaki oyunlarla il-gili folklor numunelerinin çeşidi de Azerbaycan halk edebiyatında oldukça geniştir. Buraya sa-namalar, düzgüler, acıtmalar, çatdırmalar, ba-hisleşmeler vs. dahildir.
Sanamlalar ve düzgüler çocukların ha-fızalarını geliştirdiği gibi, dilin zenginliklerini açık-layan yanıltmacalar da, onlarm konuşma ka-' biliyetlerinin gelişmesinde önemli rol oynar. Biri birine benzer, ama farklı manalara sahip sözlerden oluşan yanıltmaçlar, aynı zamanda halk ede-biyatında dil unsurlarının ne kadar başarılı bir şe-kilde kullanıldığı hakkında fikir verir: "Getdim gördüm bir derede bir berber bir berberi ber ber beğirdir. Dedim, a berber bu berberi niye ber ber beğdirdirsen? Dedi bu berber ber ber beğiresi ber-berdir". Ve yahut: "Bu mis ne pis mis imiş, Bu mis Kaşan misiymiş" gibi yanıltmaçlar, yalnız çocuk konuşmasının gelişmesinde, onlarm düzgün te-laffuz kurallarını öğrenmelerinde değil, ayni za-manda çocuklarda bir humor hissinin oluşmasmda da önem taşımaktadır.
Türk halkları arasında bilmece, tapışmak, cummak vs. adlar altında tanınan tapmacalar da Azerbaycan Halk Edebiyatının, özellikle de Azer-baycan çocuk folklorunun geleneksel ve yaygın şe-killerinden biridir. Tapmacalar halk hayatının hemen tüm alanlarını ihata eder. Klasik Azer-baycan şiirlerindeki muamma ve loğaz, aşık ede-biyatındaki bağlama ve gıfübend gibi şiir şe-killerinin meydana çıkmasına halk edebiyatındaki tapmacaların da büyük bir etkisi olmuştur.
Azerbaycan Halk Edebiyatının mühim bir kıs-ırımı ata sözleri ve darbi-meseller oluşturmaktadır. Halkın tarihî tecrübesini aksettiren ata sözlerimiz, diğer Türk boylarının ata sözlerinden fazla farklı değildir. Bu da yalnız soyumuzun ve dilimizin değil, tarihî bilgi ve tecrübelerimizin de aynı ol-duğunun bir işaretidir. Türk millî kültürünün muhteşem numunelerinden olan "Kitab-ı Dede Korkut" destanlarının ata sözleri ile açılması, hal-kın bu zeka ve idrak numunelerine her zaman büyük önem verdiğini göstermektedir. Nesîmî,
Fuzûlî, Vakif vs. gibi orta çağ Azerbaycan şa-irlerinin eserlerinde de bol bol işlenen ata sözleri, yalnız asırlar boyu smavdan geçirdikleri ger-çeklerin değil, hem de onun tarihinin, manevî-ahlâkî kanaatlarınm ifadesidir. Azerbaycan atalar sözlerinin toplanmasına ve tetkikine XIX. yy.'m ikinci yarısından sonra başlanmıştır. Bütün ha-yatını bu zengin halk hazinesinin yazıya alın-masına vermiş folklor uzmanı Ebülkasım Hü-seynzade'nin tahminen yetmiş yıl zarfmda on binden fazla atalar sözleri toplaması Azerbaycan Halk Edebiyatının diğer alanlarda olduğu gibi bu sahada da zenginliğini, verimliliğini gös-termektedir. Azerbaycan atalar sözlerinin büyük ekseriyeti manzumdur. Dahilî kafiyelerden ibaret ata sözleri ile bir sırada iki, bazen dört mısradan oluşan ata sözlerine rastlamak mümkündür.
Diğer halkların edebiyatlarında olduğu gibi Azerbaycan Türklerinin halk edebiyatında da şiir ve nesir türleri birlikte kullanılmıştır. Ancak şiir türleri daha fazladır. Sözlü edebiyatın bu türleri içerisinde en yaygın olanı bayatılar (maniler)dır.
Azerbaycan folklorcuları arasında bayatıların menşei ile ilgili farklı fikirler mevcuttur. Tet-kikatçıların büyük ekseriyeti bu popüler halk ede-biyatı türünü Bayat adlı Türk boyunun adı ile ilgili göstermektedirler. Bayatlar eskiden beri Kuzey Azerbaycan sınırları içerisinde yaşamaktadırlar ve bazı rivayetlere göre Türk dünyasının büyük söz ustası Fuzûlî de bu boydandır. Bayatıların "kadim", "eski" manalarını bildiren "boyat" sö-zünden türediğini ve bununla da bu poetik türün en eski zamanlardan beri halkın manevî hayatına dahil olduğunu savunan edebiyatçılar da vardır.
Bayatı halk edebiyatından yazılı edebiyata da geçmiştir. XVI. yy. Azerbaycan klasik şiirinin ta-nınmış temsilcilerinden birisi olan Şah İsmayıl Hatai aynı zamanda güzel, düşündürücü bayatılar şairidir. XVII. yy. Azerbaycan şairlerinden Me-hemmed Emani'nin de kendi yaratıcılığında ba-yatıya önem verdiği bilinmektedir. Azerbaycan halk edebiyatında müellifli bayatıların en olgun us-tası ise, XVII. yy. da yaşamış Sarı Aşık olmuştur. Şiirlerinin birinde "Külli Qarabağın abi-heyatı, Nermü nazit bayatıdır, bayatı" diyen XVIII. yy. büyük Azerbaycan şairi Molla Penah Vaqif, ba-yatıdan bir güzellik, incelik ve olgunluk simgesi gibi söz ediyordu.
Bayatılar da diğer halk edebiyatı örnekleri, özellikle de atalar sözleri gibi halkın tarihini, bu ta-rihin önemli olaylarını yaşatmakdadır. Mesela,
Apardı tatar meni,
Qul edib satar meni,
Yarım vefalı olsa, Axtarıb tapar meni
bayatısı hiç şübhesiz ki, Azerbaycan'ın Mogol-taralarm yönetimi altına geçtiği XII-XIV yy. ese-ridir.
Azerbaycan folklorunun başka bir şiir türü-halk mahnıları, musiki ile bedii sözün bir-leşmesinden türemiştir. Onlar sevgi ve kah-ramanlık mahnıları olarak iki kısma ay-rılmaktadırlar. Sevgi mahnıları derin ve ince lirizmi, hislerin samimiliği ve kıvraklığı ile seçilir. Kahramanlık mahnılarmda ise adından da an-laşıldığı gibi, mücadele, savaş, haksızlıklara karşı barışmazlık ahvali-ruhiyyesi öne çıkarılmaktadır. Sevgi konulu halk mahnılarının bazıları diyalog-deyişme şeklindedir. Halk mahnıları popülerlik açısından atalar sözleri ve bayatılarla aynı se-viyededir.
Buraya kadar üzerinde durduklarımız Azer-baycan halk edebiyatının lirik türleridir. Şiirle bir-likte epik tür, yahut nesir de, bu edebiyatta yay-gındır. Nağıllar, destanlar, qaravelliler, rivayetler, efsaneler, esatirler, latifeler vs. millî folklordaki nesir türlerini oluşturmaktadırlar.
Her Azerbaycan Türkü, çocuk yaşlarından başlayarak Azerbaycan nağıllarmın çekici ve sihirli dünyasının içine girer, bu dünya ile büyür. Azer-baycan nağıllarında onu yaratan ve yaşatan halkın millî özellikleri, gelenek ve görenekleri, örf ve âdetleri, geçimi dünya görüşü, insanlarla mü-nasebeti, manevî özgürlük uğrunda mücadelesi ön plana çıkar. Azerbaycan nağılları, zaman zaman yazılı edebiyatın faydalandığı zengin kay-naklardan biri olmuştur. XII. asrın büyük Azer-baycan şairi Nizami Gencevi'den başlayarak Azer-baycan Edebiyatının bütün büyük simaları kendi yaratıcılıklarında nağıllara sık sık müracaat etmiş, nağıllardan aldıkları konularda, yeni devirle, yeni meselelerle sesleşen eserler yazmışlardır. Bu açı-dan millî folklorun diğer türleri ile mukayesede nağılla daha büyük bir çapta yazılı edebiyatın mal-zemesini oluşturmuşlardır.
Nağıl toplayıcıları ve araştırıcıları, dünya folk-lorunun da tecrübesine dayanarak Azerbaycan na-ğıllarını muhtelif, yönlerden tasnif etmişlerdir. Me-sela, bu sahanın ilk araştırıcılarından biri olan yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli nağıllarımızı üç gruba ayırmıştır: eski tasavvur ve ayinlerle ilgili nağıllar; tarihî nağıllar ve çocuk nağılları. Çağdaş folklorcular ise derlenmiş ve araştırılmış daha fazla nağıl örneklerini göz önünde tutarak Azerbaycan nağıllarının konu açısından daha geniş tasnifini
138
vermişlerdir. Buraya hayvanlar hakkında nağülar, sihirli nağıllar, tarihî nağıllar, aile-geçimle ilgili na-ğıllar ve satirik (mizahi) nağıllar dahildirler.
Hayvanlar hakkındaki nağıllar mana açı-sından daha evvelce sözü edilen sayacı sözlerine benzer. Bu nağıllarda halkın tarihî gelişme mer-halelerinde totem olarak kabul ettiği, bu veya başka açıdan kutsallaştırdığı hayvanlarla il-gilidirler. Mesela, Azerbaycan'da yılanın bir totem olarak alındığı çok sayıda nağıllar vardır. Diğer ta-raftan, Azerbaycan'da yılan pirlerinin, yılan ta-pmaklarının varlığı da bilinmektedir. Tarihçiler bunu Azerbaycan'ın en eski nüfusunun, özellikle de Midiyalılarm yılana tapınması ile ilişkili gös-termekdedirler. Diğer taraftan, yılan dünya folk-lorunda idrak, zekâ simgesi olarak alınmıştır. Bu, yılanla ilgili Azerbaycan nağıllarında da gö-zükmektedir. Mesela, "Ovçu Pirim" nağılmda yılan Ovçu Pirim'in ağzına tükürür ve bundan sonra Pirim tüm hayvanların dilini anlar. Azer-baycan nağıllarında yılanla birlikte canavar, horoz, it, öküz, inek vb. hayvanlar da totem olarak geç-mişlerdir.
Sihirli nağıllar da ortaya çıkış açısından eski nağıllardandır. Bu nağıllarda insanın mitolojik var-lıklara, doğanın dağıtıcı kuvvetlerine karşı mü-cadelesi yer alır. Adından da anlaşıldığı gibi, Azer-baycan sihirli nağıllarında kahramanlar sihir, cadı, efsun ve mitolojik yardımcılarının sayesinde dev-ler, ejderhalar, periler, cadıkarılar, tılsımlar vs. ile mücadele ediyorlar. Bu nağıllardaki hadiseler, ekser hallerde, zulmet dünyasında, yerin altında, periler ve devler ülkesinde ve diğer fantastik mekânlarda geçer. Sihirli nağıllar tüm fantastik sü-süne rağmen aslında halkın sevmediği, ba-rışmadığı kuvvetlere karşı mücadele ruhundan ve isteğinden kaynaklanırlar.
Tarihî nağıllar ise, adından da anlaşıldığı gibi, Azerbaycan tarihinin ayrı ayrı olayları, şahsiyetleri yahut da faaliyetleri, bu ülke ile ilgili olmuş in-sanların hayatı ile ilgilidir. Azerbaycanda İskender, Dara Şah Abbas ve başka tarihî şehsiyetler hak-kında nağıllarm varlığı bu folklor türünün yalnız halk fantazisine değil, aynı zamanda tarihî ger-çekliklere dayandığını göstermektedir.
Maişeti nağıllar konusu nağıllarm daha büyük bir bölümünü oluşturur. Bu nağıllarm konusu, gündelik hayattan gerçek mücadeleden alınmıştır. Maişet nağıllarının esas kahramanları halkın ara-sından çıkmış adamlardır. Çoban, nöker, işçi, köylü vb. meslek adamlarından oluşan bu kah-ramanlar maişet nağıllarında bir kural olarak, na-ğılın başlangıcında zayıf, kuvvetsiz, zavallı adam-
lar gibi tasvir olunurlar. Ama içerisine girdikleri hayat şartları, farklı olaylar onları sanki yeniden yetiştirir. Onlar hem aklî, hem de fizikî açıdan kuv-vetlenir, karşılarına çıkan zorlukları başarı ile ge-çerek nağılın sonunda ülke yöneten bir padişah, akıllı bir vekil, adaleti ile tanınan yönetici se-viyesine yükselirler.
Esas kahramanlar Keçel, Koşa vb. olan satirik (mizahî) nağıllarda ise, halk gülüş yolu ile kendi düşmanlarına karşı mücadele verir. Bu nağıllarm kahramanları en zor durumlardan, akılları, ha-zırcevaplılıkları ile kurtulabilirler; özlerinden kat kat kuvvetli düşmanı akim, sözün kudreti ile ye-nerler.
Yüzyıllar boyu, halkın yediden yetmişe her temsilcisi için hayat mektebi olmuş nağıllarm, Azerbaycan folklorunda kendi gelenekleri, üslûp özellikleri meydana gelmiştir. Her bir nağıl peşrev yahut nağılbaşı ile başlayıp, nağılsonu ile biter. Na-ğılbaşılar diğer dünya halklarının nağıllarının da esas üslubî özelliklerindendir. Ama Türk na-ğıllarının (Azerbaycan, Özbek, Türkmen vs.) baş-langıcındaki nağübaşlarm özelliği ve farkı, onların kural olarak humoristik karakterde olmasındadır. Diğer taraftan, nağılbaşı nağılın mazmunu, konusu ile bağlı kalmaz. Mesela, "Hamam hamam içinde, xelbir saman içinde, deve delleklik eyler, köhne hamam içinde. Hamamcının tası yox, baltacının bal tası yox, Orda bir tazı gördüm, onon da xaltası yox. Qarışqa şıllaq atdı devenin budu batdı, milçek mindim çay keçdim, yabaynan dovğa içdim, heç bele yalan görmemişdim" vs.
Azerbaycan Halk Edebiyatında efsaneler, esa-tirler ve rivayetlerin de çok sayıda örnekleri vardır. Hayvanlar, kuşlar, yer adları, kaleler, boy halk, nesil, totem adları, sema cisimlerinin adları, tarihî olaylar ve şahsiyetler, dinî unsurlar yanında, Azer-baycan efsanelerinin her birisinde halkın fikir ve amaçları, onun geçmişini anlamak ve geleceği bilmekle ilgili istek ve çabaları esas yeri tutar. Azerbaycan efsane ve esatirlerinin halk arasında toplanmasına yirminci yüzyılın başlarmda baş-lanmıştır. Arif Acalov'un esatirler, Sednik Pir-sultan'm ise efsanelerle ilgili toplama ve der-lemeleri, tetkik ve değerlendirmeleri bu folklor türlerinin de Azerbaycan halk edebiyatındaki yay-gınlığını, farklı örneklere malik olduğunu ortaya koymuştur.
Azerbaycan epik folklorunun halk arasında popüler olan türlerinden biri de latifelerdir. La-tifeler aynı zamanda Türk folklorunun konu ve kahraman açısından ortak türüdür. Türk halk-larının ortak bir gülüş, mizah kahramanı var. O,
139
farklı Türk boyları arasında Molla Nesreddin, Nas-rettin Hoca, Nesreddin Efendi, Hoca Nasır Efendi vs. adlarıyla tanınan ve anılan büyük mizah us-tasıdır. Azerbaycan folklorunda Molla Nesreddin gibi tanman bu idrakli insanla ilgili yüzlerle latife yazıya alınmıştır. Molla Nesreddin sevinç an-larında da, keder dakikalarındada, toyda da, yasta da her zaman halkın yanında olan, her zaman ona destek veren, maceraları ile onu güldürerek dü-şündüren ve düşündürerek güldüren büyük bir ustadır. Ama, Molla Nesreddin Azerbaycan latifelerinin yegâne kahramanı değildir. Behlül Da-nende, Aptal Kasım gibi gülüş ustalarının da çok sayıda latifeleri yazıya alınmış ve halk arasında ya-yılmıştır. Ayrıca, Azerbaycan'da her bölgenin kendi mizah kahramanları olmuştur ve onların ge-lenekleri şimdi de yaşamaktadır.
Diğer halkların sözlü edebiyatlarında olduğu gibi, Azerbaycan Halk Edebiyatmda da bu ede-biyatın zirvesini destanlar oluşturmaktadırlar. Des-tanlar Azerbaycan folklorunun halk arasında yay-gın ve hacim açısından büyük türlerinden biridir. Destan kelimesi Azerbaycan Edebiyatında bin yıl-lar boyu kullanılmıştır. Bilindiği gibi, Nizami Gen-cevide "Hamseye" dahil olan eserlerini "destanlar" olarak adlandırmıştır. Azerbaycan destanları hem şiir, hem de nesrin unsurlarını taşımaktadır. Başka sözle söyleyecek olursak, destanlarda nesr ve nazm parçalan birbirini takip eder; fikir ve mana açısından birbirini tamamlar. Destanm nesr par-çaları olayları, durumları anlatırken, şiir parçaları daha fazla kahramanların lirik his ve dü-şüncelerinden, onların heyecan ve ıstıraplarından söz açarlar.
Asırlardan beri malum olan, halk arasmda geniş alanlara yayılmış, derlenmiş Azerbaycan des-tanları halk edebiyatı ile ilgili tetkiklerde kah-ramanlık ve sevgi destanları olarak tasnif edil-miştir. Bu destanların arasındaki farklar da her şeyden önce onların adlarında kendini gösterir. Halkın farklı tarihî dönemlerde kendi bağımsızlığı, egemenliği, insan hakları, toprağının ve yurdunun, kadının ve akrabalarının hür yaşamı için verdiği mücadeleler esasen kahramanlık destanlarına yan-sımıştır. Bundan farklı olarak sevgi destanları daha fazla aşk romanlarını hatırlatmaktadırlar. Bu des-tanlarda sevgilisine kavuşmak için mücadeleye başlayan genç aşığın ıstırapları, sevgi yolunda kar-şılaştığı zorluklar, verdiği savaşlar vs. esas konuyu oluşturmaktadır. Ancak, kahramanlık des-tanlarında sevgi sahnelerinin, bunun aksine olarak sevgi destanlarında kahramanlık ve savaş sah-nelerinin olması da doğaldır. Destan diğer halk edebiyatı türlerinden farklı olarak hayatı daha
geniş boyutlarda, daha çeşitli ölçülerde ay-dınlattığından, tabii ki, burada insan hayatının daha farklı sahneleri göz önüne alınabilir.
Azerbaycan Halk Edebiyatında "Kitab-i Dede Korkut, Koroğlu, Molla Nur, Kaçak Nebi, Kaçak Kerem, Settarhan" vs. kahramanlık destanları yay-gındır. Bu destanlar farklı tarihî dönemlerin eseri olduğu gibi, onlarda akseden olaylar, tarihî ger-çekler de, Azerbaycan halkının hayatının farklı de-virleri ile ilgilidir. Mesela, Kitab-i Dede Korkut'ta Azerbaycanlıların, daha geniş anlamda ise Oğuz Türkleri'nin X.-XI. yy. hayatı söz konusudur. Ko-roğlu destanı Kafkasya'da ve Azerbaycan'da XVI.-XVII. yy.'da cereyan eden tarihî olayların edebî ürünü olarak meydana çıkmıştır. "Kaçak Nebi, Kaçak Kerem, Sattarhan" vb. kahramanlık ro-manları ise, Azerbaycan Türklerinin Rus ve İran zulmüne karşı teşkilatlanmış bir halde mücadele verdikleri XIX.-XX. yy. edebî ürünleridir.
Türk Halk Edebiyatının ve Türk lehçelerinin muhteşem abidesi olan Kitab-i Dede Korkut tam olarak bin yıl önceki Azerbaycan-Türk hayatının ansiklopedisi olarak adlandırılabilir. İlim alemine ilk kez, 1815'te Alman şarkiyatçısı Henrif fon Dits'in tetkikatıyla çıkan bu eser Azerbaycan'da ilk defa 1938'de yayınlanmıştır. Prof. Hemid Aras-lı'nm hazırladığı bu neşir bütünlükle Türkiye'de yayınlanan Orhan Saik Gökyay neşrine da-yanmakta idi. Azerbaycan halk edebiyatı araş-tırıcılarının Kitab-ı Dede Korkut destanı ile ilgili tetkikleri ise 1920-30 yıllarına tesadüf etmektedir.
Stalin'in eski Sovyetler Birliği'nde 1937'de baş-lattığı "Büyük terör" de zarar gören edebî eser-lerden birisi de Kitab-ı Dede Korkut destanları ol-muştur. Pantürkizm tebliği ve milletçiliği ileri sürülerek bu edebî abide yasaklanmış, onunla ilgili tetkikleri olan araştırmacıların bazıları da ce-zalandırılmıştır. Destanın 1950 'de Bakü'de, aka-demisyen V. V. Bartold'un çevirisinde Azerbaycan alimleri tarafından yayınlanması eski Soyvet yö-netimi arasında gerçek bir hiddet fırtınası do-ğurmuştur Kitab-ı Dede Korkut destanları üze-rindeki yasak, Stalin'in ölümünden sonra kaldırılmış, bu destanla ilgili yalnız Türkiye'de Azerbaycan'da değil diğer Türk Cum-huriyetlerinde (Türkmenistan, Kazakistan), ya-bancı ülkelerde (ABD, İngiltere, Hindistan vs.) bir sıra dikkati çeken araştırmalar ortaya çıkarılmıştır. Rus dilinin yanısıra destanın tam metni İngilizce, Almanca, İtalyanca, Hırvatça, Litva vs. dillere ak-tarılmıştır.
Kuşkusuz, Kitab-ı Dede Korkut Oğuz Türk-leri'nin ortak edebî abidesidir. Bu fikri kabul et-
140
mekle birlikte, destanın tetkikatçılarmın çoğu onun ortaya çıkış yeri olarak Azerbaycan üzerinde du-rurlar. Rusya'da bu destanın en tanınmış araş-tırıcılarından olan V. V. Bartold sonuçta şöyle bir neticeye gelmiştir: "Bu destan çok çetin ki, Kaf-kasya muhitinden dışarıya formalaşabilirdi". Ger-çekten de destandaki olayların büyük bir kısmı şimdiki Azerbaycan'ın sınırları içerisinde gelişir. Destanın farklı boylarında Gence, Berde, Nah-çıvan, Şerur, Dereşam, Derbend, Göğce Gölü vs. gibi bugün de coğrafî açıdan Azerbaycan'a bağlı bölgelerin adı geçer. Destan kahramanları bü böl-gelerin vatandaşlarıdır, onların yakın komşuları ise, Gürcü, Abhaz ve başkalarıdır. Destanların ta-nınmış Türk araştırıcılarından Muharrem Ergin de onların hem dil, hem de tarihî-coğrafî açıdan Azer-baycan'la ilgisi fikrini kabul eder. Muharrem Ergin'in fikrince Türklüğün ortak edebî habidesi, ortak halk destanı olan Kitab-ı Dede Korkut Azer-baycan'la daha sıkı şekilde bağlıdır.
XVII. yy. ortalarında Şamahı'ya gelen meşhur Türk seyyahı Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde, Dede Korkut'un mezarının Derbend'de olduğunu ve Şamahıların bu mezarı saygı ile ziyaret et-tiklerini yayar.
Çağdaş Azerbaycan alimlerinden Emin Abid, Ahmet Caferoğlu, Mikayıl Refili, Ali Sultanlı, Hemid Araslı, Mirali Seyıdov, Şamil Cemşidov, Kamal Abdullayev, Feryad Zenynalov vb. Kitab-ı Dede Korkut destanları ile ilgili araştırmalar ya-yınlanmıştır.
Kitab-ı Dede Korkut destanında orta çağ Azerbaycan-Türk hayatı tüm boyutları, tüm sahaları ile aksetmiştir. Çocuk eğitiminden dev-letin yönetilmesine kadar, en farklı meseleler ay-dınlatılmış, aynı zamanda Oğuz Türklerinin hayat özellikleri, onları başka halklardan ayıran cihetler, dikkati çekecek bir şekilde verilmiştir. Kuşkusuz destan, Türklerin, özellikle de Azerbaycan Türk-lerinin yalnız çağdaş, yani destanın yazıya alındığı dönemdeki hayatını değil, eski düşünce ve ta-savvurlarını, inanç ve kanaatlerini öğrenmek açı-sından da en kıymetli edebî kaynaklardan birisidir.
Kitab-ı Dede Korkut kahramanlık destanıdır. Çünkü burada ilk sırada, ilinin, ulusunun, ken-dinin özgürlüğü, egemenliği uğrunda savaş veren, düşman gördüğünde öc almayı düşünen, hakkı, adaleti savunan alp erenlerin hayatı ve mücadelesi tasvir edilmiştir.Çünkü burada vatan uğrunda ölüm, ölümlerin en mümtazi ve şereflisi sayılır; aile şerefi ve namusu her şeyden yüce tutulur. Çünkü buradaki kahramanlar savaş mey-danlarında korkunç düşmanla karşılaşmaktan
sevinç ve mutluluk duyarlar; zor durumlarda hiç bir zaman birbirlerini yalnız bırakmazlar. Hiç şüp-hesiz, kahramanlık sayfaları ile birlikte Kitab-ı Dede Korkut'ta, gönül okşayan sevgi sahneleri, karşılıklı inanma ve inanca dayanan, muhabbetleri yolunda her ıstıraba dayanmayı beceren samimi ve vefalı aşıklar da vardır. Ama destanların tarihi-etnografik açıdan bir özgürlüğü ve özelliği de, eski Türklerin savaşta, kılıç kullanmakta, ok atmada ka-dınla erkek arasında fark gözetmeyişini, kah-ramanlık ve sevgi konuları üzerinde kökleşmiş boylarda, yüksek bedii ustalıkla aksettirmesidir.
Kitab-ı Dede Korkut yalnız kahramanlığın ve sevginin değil, ayrıca bilgeliğin destanıdır. Des-tanda bu halk bilgeliğinin taşıyıcısı, tüm boylara katılan, her boyun sonunda boy boylayıp soy soy-layan, Oğuz kahramanlarının şerefine yeni bir Oğuznâme yaratan Dede Korkut'tur. Dede Kor-kut'un tarihî bir şahıs olup olmadığı hakkında elde hiç bir ilgi yoktur. Bu açıdan onu, destanın müellifi olarak, adlandırmak da gerçeklikten uzaktır. Dede Korkut sadece efsanevî bir obrazdır, Türk tec-rübesinin, Türk bilgeliğinin simgesidir. Dede Kor-kut, farklı destanlarda tesadüf edilen aşık-ozan-bakışlarm umumileştirilmiş, toplu bir timsalidir.
Kitab-i Dede Korkud destanının etkisi ile Azerbaycan yine orta çağ halk edebiyatında gerek konu, gerekse dil açısından bu destana yakın olan "Karaoğlu" adlı başka bir destanın ortaya çıkması da, Dede Korkut'un Azerbaycan muhiti, Azer-baycan Türklerinin varlığı ve hayatı ile ilgisi yö-nünde yorumlanabilir.
Başka bir kahramanlık destanı, Köroğlu XVI-XVII yy. Azerbaycan'da cereyan eden tarihî-siyâsî olaylarla, ilgili olarak meydana çıkmıştır. Bu des-tandaki tarihîlik Kitab-ı Dede Korkut'taki tarihîlikten daha kesin ve bazı kaynaklarla tasdik olunan bir tarihîliktir. Tarihçi alimlerin ve edebiyat araştırmacılarının ortak fikrine göre, Köroğlu des-tanında aksetmiş olayların esasında bütün Azer-baycan'ı bürümüş Celaliler isyanı bulunmaktadır. Köroğlu destanının manzum bölümünü oluşturan şiirlere hala XVIII. asrın başlarında yaşamaya alın-mış eserlerde tesadüf edilmektedir. Tebrizli Elias Muşeğin 1721'de yazıya alınmış "Neğmeler" ki-tabında Köroğlu destanmdan götürülmüş 13 koş-maya yer verilmiştir. Azerbaycan şairi Endelib Ka-racadaği de halk edebiyatı seçmeleri esasında tertip ettiği elyazma antolojisine Köroğlu koşma ve geraylılarını dahil etmişti.
Köroğlu destanı da Kitab-ı Dede Korkud gibi uluslararası bir edebî abidedir. Hem de, yalnız Türk halkları arasında yaygın olan Dede Kor-
141
kut'tan farklı şekilde Köroğlu, hem Türk (Azer-baycan, Türkmen, Özbek vs.), hem Fars kökenli (İran, Tacikistan), hem de Hıristiyan (Gürcü, Bul-gar vs.) halklar arasında yayılmıştır. Diğer Halk Edebiyatı örneklerimiz (mesela elyazması Va-tikan'da, Berlin'de ve Drezden'de muhafaza edilen Kitab-ı Dede Korkut, Rus diline tercümesi elde olan, orjinali ise şimdiye kadar bulunmayan on-larla Azerbaycan masalı vs.) gibi Köroğlu des-tanının da ilginç bir kaderi vardır. Destanın metni ilk defa Güney Azerbaycan topraklarında der-lenmiş ve yazıya alınmıştır. Köroğlu destanını ilk kez derleyen Polonya kökenli Rus diplomatı Alek-sandr Hodzko idi. O, XIX. yy. başlarında Sent, Pe-tersburg Üniversitesi'nin Şarkiyat Bölümü'nde ta-nınmış Azerbaycan şarkiyatçısı Prof. Mirze Cafer Topçubaşı'nm (1789-2869) talebesi olmuştu, Azer-baycan Türkçesini ve Fars dilini mükemmel bilirdi. Hodzko Azerbaycan Türkçesi ile derlediği destan metnini İngiliz diline aktararak 1842'de Londra'da kitap halinde yayınlatmıştı. Daha sonra 1856'da destanı İngilizce'den Rus diline tercüme etmiş ve Tiflis'te kitap olarak bastırmıştı. Romantik kah-raman tipi olan Köroğlu XIX. yy.'da bir sıra Batılı ve Rus alimlerinin, şarkiyatçılarının dikkatini çek-miş, destanla ilgili makale ve araştırmalar ya-yınlanmıştır.

Azerbaycan ise Köroğlu destanının der-lenmesine 1920 yıllarından sonra başlanmış, des-tanın ilk ilmî-tenkitli metni 1949'da yayınlanmıştır. Halk edebiyatı uzmanı Memmedhüseyn Teh-masıb'ın tertip ettiği bu kitaba destanın 17 kolu (yahut boyu) dahil edilmişti. Son yılların folklor derlemeleri sırasında halk arasında Köroğlu des-tanının yeni kolları yazıya alınmıştır. Köroğlu des-tanı hakkında 1979'da, Azerbaycan kökenli Fransa alimi Şirin Melikoff'un Paris'te yayınlanan tetkikatı onun geçen asırda olduğu gibi şimdi de Av-rupa'nın edebî-ilmî dairelerinin ilgisini çektiğini göstermekdedir.
Köroğlu destanının kahramanı olan Köroğlu Azerbaycan Türkleri arasında bir millî kahraman ve genellikle kahramanlık simgesi durumuna gel-miştir. Büyük Azerbaycan bestekarı Üzeyir Ha-cıbeyli, bu destan esasında dünyaca ünlü Köroğlu operasmı bestelemiştir.
Yalnız Azerbaycan Köroğlusunun kahramı değil, Türkmen, Türk, Özbek, Kazak, Tacik, Gürcü, Kürt, Bulgar Köroğluları da, adaletsizliklere karşı savaşan, ezilenlerin hak ve hukunu savunan cesur bir cengâverdir. Destanın Kafkasya versiyonunun, Gürcü, Ermeni ve Kürt arasında yayılmış Köroğlu boylarının onlara Azerbaycan Türklerinden geçtiği
konusunda tetkikatçılar arasında hiç bir fikir ay-rılığı yoktur. Orta Asya Köroğlusu ise tabii ki, daha farklıdır. Eğer Kafkasya Köroğlusunda tarihî roman unsurlarını andıran hatlar varsa, Orta Asya Köroğlusu daha çok masal tiplidir, daha fazla nağıl, efsaneye dayanmıştır.
Köroğlu kendi kişiliğinde, kılıç vuran bir kah-ramanla, saz çalarak şiir koşan ince ruhlu bir aşıkı maharetle birleştirmiştir. Bütün destan boyunca o, ezilen halkın, hukuku çiğnenen insanların yanlısı, yardımcısı gibi takdim olunur. Köroğlu halkın ya-nında olmayı kulların önünde gitmeyi kendisi için şeref bilir;
"Qul deyerler, qulun boynun burarlar, Çullar qabağıda geden tirem men..."
Delileri ile Çamlıbel'e çekilen Köroğlu her zaman elini ülkenin nabzı üzerinde tutar, nerede bir haksızlık duyulsa, nerede bir adaletsizlik iş- lense oraya koşar. Bazen kılıcı, bazen otoritesi, bazen de sazı ile hakkı çiğnenenin hakkını ken disine verir. Bu açıdan da Köroğlu destanın bir çok boyları, Köroğlu'nun muhtelif seferleri (Kö- roğlu'nun Bağdad seferi, Köroğlu'nun Erzurum se feri, Köroğlu'nun Tokat seferi vs.) şeklinde dü şünülmüştür. Destanda Köroğlu yalnız kahraman bir savaşçı, yalnız güzel şiirler yaratan aşık değil, aynı zamanda ince muhabbetle seven, sevgilisi Nigar'm yolunda ölüme bile göz kırpmadan giden sadakatli bir eş, Çamlıbel'deki yüzlerce yiğit-deli için şefkatli bir atadır. Destan Köroğlu'nun do ğumundan ölümüne kadar onun tüm hayat ta rihçesini aksettirir. Azerbaycan Türklerinin vefa, sadakat, yiğitlik, kahramanlık hakkındaki bir çok düşünce ve kanaatler Köroğlu destanında gün ışı ğına çıkarılmış, oradaki bir sıra bilgice şiirler, hal kın arasında yayılarak ata sözü ve masal gibi kul lanılmıştır. ,
XIX.-XX. yy. Azerbaycan tarihinde Rus ve İran baskısına karşı barışmaz mücadeleleri ile halkm arasında tanınan Kaçak Nebi, Kaçak Kerem, Katır Memmed, Settarhan vb. kahramanlık hakkındaki destanlar da kuşkusuz kahramanlık destanları sı-rasına dahildir. Ama bu eserler Kitab-ı Dede Kor-kut ve Köroğlu gibi mükemmel değildir. Onlarda yazılı edebiyata etkisi daha dikkati çeken bir şe-kilde gözükmektedir. Bu da adı geçen destanlarm bir aşığm yaratıcılığının eseri olmasından kay-naklanmaktadır.
Muhabbet destanları, yahut bir başka bir de-yişle, halk romanları, Azerbaycan Halk Ede-biyatının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
142
Eğer kahramanlık destanları mücadele ve savaş dönemlerinin eserleriyse, muhabbet destanları da, daha çok dinç, barışçı hayatı yansıtırlar. Saf, sa mimi sevgi duyguları, sadakat, mânevi bütünlük dostluk, insanperverlik bu destanların esas ko nularıdır. Muhabbet destanlarının tüm dünya folk lorunda olduğu gibi, iki esas kahramanı vardır. Bunlardan birincisi sevgili; ikincisi ise ona ka vuşmak yolunda cefalara, ıstıraplara göğüs geren, bir an olsun geri çekilmeyi düşünmeyen aşıktır. Her aşk destanı, sonu ya mutluluk, ya da kederle biten böyle bir masala çevrilmiş sevgi üzerine ku rulmuştur.
Muhabbet destanları bazı özellikleri ile kah ramanlık destanlarından ayrılmaktadır. Bu des tanlar bir kural olarak üstadnamelerle başlar. Her destanın başlangıcında eğitici nasihatçı mazmunu ile dikkati çeken üç üstadname verilir. Üs- tadnameler için usta aşıkların eserleri alınır. Des tan güzelleme, yahut duvakkapma ile tamamlanır. Sonda okunan bu aşk şiiri, mutluluğu, birlikte ge çecek hayatın güzelliklerini anlatır; sevgililere güzel hisler iletir. Azerbaycan'da Aşık Garip, Esli ve Kerem, Abbas ve Gülgez, Şah İsmayıl vs. mu habbet destanları halk arasında yaygındır. "Ferhad ve Şirin", "Leyli ve Mecnin", "Tabir ve Zöhre" vb halk destanlarının ise halk edebiyatından klasik şiire, yahut aksine, Nizami gibi kudretli bir şairin yaratıcılığından halk edebiyatına geçmesi konusu ise hala edebiyat uzmanları arasmda tar tışılmaktadır.
Tabii ki, muhabbet destanlarının dili, üslûbu, kuruluşu, buradaki şiir parçalarının tonu ve maz-munu kahramanlık destanlarından farklıdır. İkinci kısım destanlarımızdaki kahramanlık, harbcilik, savaş rüzgârlarına karşılık; muhabbet konulu halk romanlarında ince, zarif hisler, lirizm hakim du-rumdadır. Asrımızın başından itibaren, Azer-baycan muhabbet destanlarının bir çoğu esas alı-narak halkın geniş ilgi duyduğu opera ve operetler bestelenmiştir.
Azerbaycan Halk Edebiyatı yalnız lirik ve epik türlerdeki eserlerle sınırlanmamıştır. Halk ede-biyatı örnekleri içerisinde en eski zamanlardan beri dramatik tür-halk dramları da yer almaktadırlar. Bu halk dramları ve gösterileri çeşitli mü-nasebetlerle düzenlenen merasimlerden doğarak türemişlerdir. Bu açıdan bu dram ve oyunlar me-rasimlerle ilgili, sosyal konulu ve aile-maîşet ko-nulu dramlar olarak tasnif edilirler.
Mesela, eskiden beri Azerbaycan Türkleri ara-sında çok yaygın olan halk dramı örneklerinden biri "Kosa-kosa" oyunudur. Bu oyun Tamahkâr
Koşa (köse) ile alçak gönüllü Keçinin kar-şılaştırılması üzerine kurulmuştur. Nevnji bay-ramının kutlandığı günlerde sokak ve mey-danlarda gösterilen bu gösteride, Tüğsüz Koşa kışın, uzun sakallı Keçi ise baharın simgesi gibi tas-vir olunurlar. Zamanın bittiğini, artık gitmeye zor-landığını gören Koşa, kendisi ile mümkün olduğu kadar çok şey götürmek ister. Ama sonunda, Keçi ile savaşta yalnız götürmek istediklerini değil, ya-şamını da yitirir. Böylece, sembolik planda bahar kışa üstün gelir, her şey değişir, yenilenir.
"Tenbel Kardeş", "Ekende yok, biçende yok, yeyende ortak kardeş" vs halk dramları da me-rasim karakterli idi. Bu dramlar, halkın her sene kutladığı mahsul bayramları zamanı oynanırdı. Böyle dramların konusu köy hayatından alınır tar-lasında çalışmayanlar, işinin peşinde koşmayanlar, ama sonunda herkesten daha fazla yemek fikri ile yaşayanlar mizahi bir tarzda sahneye getirilirler.
Edebiyatın ve hayatın esas konularından biri olan zenginlerle yoksullar, hilekârlarla namuslular arasındaki ebedî mücadele ise "Han-han", "Keçel" vs. gibi sosyal konulu halk dramlarında ele alınır. Karagöz tiyatrosu, Kilimarası oyunları, (cambaz), Kendirbaz gösterileri vs. diğer Türk boylan gibi Azerbaycan Türklerinin de gelişmiş bir halk ti-yatrosuna, halk dramları geleneğine sahip ol-duklarını gösteriyor.
Azerbaycan Halk Edebiyatının çok az bir kısmı derlenmiş ve incelenmiştir. Ama elde olan bu küçük kısım örnekler de Azerbaycanlıların zen-gin ve özgün bir manevî mirasa malik olduklarının nişanesidir. Azerbaycan Halk Edebiyatının sistemli şekilde öğrenilmesi, derlenmesi ve tetkik edilmesi yolunda ilk adımlara 1880 yıllarında başlanmıştır. Rusya'nın öğretmen okullarından, özellikle de Gori Öğretmenler Seminarisi'nden mezun olan genç Azerbaycanlı öğretmenler çalıştıkları yö-relerdeki, aşık şiirlerini, nağılları, bayatıları, la-tifeleri, efsaneleri vs. derleyerek Tiflis Rus dilinde 181-1916 yılları arasında her sene bir cild olarak ya-yınlanan SMOMPK (Sbornikpo opisaniyu mest-nostey i plemyon Kavkaza-Kafkasyanın yerlerini ve tayfalarını tetkik eden mecmue) toplusunda bazen orijinalleri ile birlikte, bazen de sadece Rusça tercüme olarak yayınlatmıştılar. Azerbaycan Halk Edebiyatının tetkiki, 1930-40 yıllarında daha ciddî ve ilmî esaslar üzerine geçirilmiştir. Prof. Bagri, Henefi Zeynallı, Veli Huluflu, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Emin Abid, Hümmet Alizade, Sal-man Mümtaz Memmedhüseyn Tehmasıb, Ehliman Ahundov vb. folklor araştırmacıları, halk ede-biyatının yüzlerce örneğini derlemiş, onları edebî
143
açıdan tetkik etmişlerdir. Son yıllar zarfında Azer-baycanda ve Azerbaycan Türkleri'nin yaşadıkları diğer bölgelerde bir taraftan halk edebiyatı nu-muneleri derleniyor, öbür taraftan ise onların tet-kiki sahasında çalışılıyor. Azerbaycan Bilimler
Akademisinin Nizami Edebiyat Araştırmaları Ens-titüsü'nde Azerbaycan'ın tüm tarihî bölgelerini kapsayan halk edebiyatı antolojilerinin ve halk edebiyatı türlerinin yayılma haritalarının neş-rolunmasına başlanmıştır.
Aşık Şiiri
Azerbaycan Halk Edebiyatının önemli bir kıs-mını Azerbaycan aşık şiiri, yahut aşık yaratıcılığı oluşturmaktadır. Aşık şiirinin yaratıcıları halkın arasından yetişmiş sanatkarlar-aşıklardır. Âşık, Azerbaycan çevresinde zaman zaman halkın inan-dığı, güvendiği, kendi derd ve kederlerini açık-ladığı, zor durumlarda yardımına koştuğu bilge bir insandır. Aşık halkın düşünce ve fikirlerinin danışmanıdır. Ona göre de ata sözlerinin birinde "Aşık el (halk anlamında-V. M.) anasıdır."- denilir. Aşık doğrunun, gerçeğin terennümcüsü ve ta-raftarıdır. Ona göre de başka bir atalar sözünde "Aşık gördüyünü çağırar" (yahi aşık her şeyi ol-duğu gibi açıklar, söyler manasında) denilir. İlk millî gazetemizin naşiri ve başyazarı Hesenbey Zerdabi şöyle yazar: "Azerbaycan halkı aşığa ele kulak asır ki, lap etini kessen de xeberi olmaz". Millî musiki sanatımızın klasiği, yalnız aşık şiirinin değil, aşık musikisinin de mahir bilicilerinden biri olarak tanınan Üzeyir Hacıbeyli ise, aşığın Azer-baycan hayatının, Azerbaycan varlığının ve ta-biatının ayrılmaz bir parçası olduğunu göstererek şöyle yazıyor: "Aşığa temiz hava, yaşıl çemen, çöl çiçeklerinin etiri, uca dağlar, geniş tarlalar, guş-ların cehcehi, çayların şırıltısı ilham getirir, aşıg esi azad ressamdır".
Aşık halkın arasında yalnız koşma yahut ge-raylı çağıran, destan söyleyen, saz çalıp söz koşan bir sanatçı değil, aynı zamanda aklı, büyük hayat tecrübesi, hazırcevaplığı, her açıdan iyimserliği, in-sanperverliği ile seçilen bir halk öğretmeni ol-muştur. Azerbaycan'da aşığa yalnız saygı ile değil, aynı zamanda beklenti ile yaklaşılmış, ondan her-kese örnek olabilecek bir yaşam tarzı, bir davranış biçimi beklenmiştir. Azerbaycan aşık şiirinin kla-siği Aşık Alesger halkın bu istek ve düşüncelerini dile getiren şiirlerinin birinde şöyle söyler:
Aşık olub terk-i veten olanın, Ezel başdan pürkamalı gerekdir. Oturub durmaqda edebin bile, Me'rifet elminde dolu gerekdir.
Xalqa heqiqetden metleb qandıra,
Şeytanı öldüre, nefsin yandıra,
El içinde pak otura, pak dura,
Dalısmca xoş sedalı gerekdir.
Azerbaycan halk kültüründe önemli yeri olan aşık, en eski zamanlardan beri halkın arasına var-sak, ozan, dede, aksakkal, yanşak ve nihayet aşık isimleriyle tanınmıştır. Azerbaycan folk-lorcularının araştırmaları VI. VII. yy. da aşığın halk arasında Varsak adıyla tanındığını ve bu addan da varsağı şiir şeklinin günümüze ulaştığını ortaya çı-karmıştır. Sonraki yüzyıllarda, özellikle de VIII. X .asırlarda aşık daha fazla Ozan yahut Dede adı ile meşhur olmuştur. Sonraki asırlarda da sanatı ile ün kazanmış Azerbaycan aşıklarının bir kısmının Dede mahlası ile tanınması bu adın XVI. yüzyıla kadar halk arasında ve aşıklar içerisinde geçerli ol-duğunu göstermektedir. Halk arasında bugün de popüler olan
Qızım, qızım qız ana, Qızımı verem ozana, Ozan axça qazana, Qızım geye, bezene.
bayatısı eski Azerbaycan çevresinde ozan-aşığm, cemiyetin seçkin temsilcilerinden olduğunu, her-kesin ona saygı ile yanaştığını göstermektedir. Azerbaycan'ın eski kültür merkezlerinden biri olan Gence'de şimdi de Ozanlar mahallesi mevcuttur.
Orta çağda aşık anlamında kullanılan "Yan-şak" sözü, zaman geçtikçe ilk manasını yitirmiştir. Bugünkü Azerbaycan Türkçesi'nde fazla konuşan, geveze anlamlarında kullanılmaktadır. Halk ara-sında başarısız aşıklara" Yanşak" denilmesi de, bu terimin değişikliğe uğramasının, aslında kötü aşık,
beceriksiz aşık manalarını ifade ettiğini gösteriyor.
Aşık terimi Azerbaycan Türkçesi'ni XIV. yy. son-
rasında dahil olmuştur.
Azerbaycan aşık edebiyatının ilk belli tem-silcisi XVI yy. 'da yaşamış ve Şah İsmayıl Hetai'nin
muasırı olmuş Aşık Kurbani sayılır. Ama Klasik
144
Azerbaycan Edebiyatı'nın ve folklorunun ünlü araştırmacısı Salman Mümtaz 1929'da yayımladığı makalelerinin birinde, XIII. yüzyılda yaşamış halk aşığı Molla Kasım'm şiirlerinden örnekler vermişti:
Mügabirden güzar etdim,
Ecaib merdüman gördüm.
Qaranqu topraq altında,
Yatar cism ile can gördüm.
Azerbaycan aşıklarının yaratıcılığı, konu açı-sından oldukça farklıdır. Her zaman hakkın, ezi-lenin, halkın tarafında olan aşıklar kendi eser-lerinde, içinde yetiştikleri toplumun arzu ve isteklerini karşılamaya çaba göstermiş; onun dos-tunun dostu, düşmanının düşmanı olmak için uğ-raşmışlardır. Güzelin ve güzelliğin terennümü, sevgi motifleri de Azerbaycan aşıklarının asırlar boyu ele aldıkları, sık sık müracaat ettikleri esas konulardandır. Aşıklar Azerbaycan tabiatının gü-zelliğini, Azerbaycan insanının manevî sıfatlarım tasvir eden yüzlerce koşma ve geraylı mü-ellifidirler. Azerbaycan Türklerinin tarihi, onların kendi varlıkları, hak ve hukukları uğrunda ver-dikleri kanlı mücadeleler de aşıkların nazarından kaçmamıştır.
Azerbaycan aşıkları da diğer Türk boylarının halk sanatkârları-Anadolu aşıkları, Kazak ve Kır-gız akınları, Türkmen ve Özbek barışılan gibi ken-dilerinde üç sanatçıyı, şairi, besteciyi ve şarkıcıyı birleştirmiş, halk şenliklerinin, toy ve düğünlerinin tüm ağırlıklarını omuzlarına almışlardır.
Büyük geleneklere sahip Azerbaycan aşık sa-natı, aşık şiiri şekil açısından da oldukça zengindir. Bazı tetkikatlarda millî aşık şiirimizin 71, ba-zılarmde ise 84 şeklinin olduğu gösterilmektedir. Türk halk yaratıcılığının hem dil, hem de şekil açı-sından tam millî örnekleri gibi aşık şiirinin bütün şekilleri hece veznindedirler. Azerbaycan aşık şi-irinin en geniş yayılmış şekilleri geraylı, tecnis, koşma, üstadnâme, deyişme, mühemmes, vü-cudnâme, divani, qıfılbend, recez ve başkalarıdır. Bu şiir şekilleri kendi aralarında da bazı forma de-ğişikliklerine uğramış ve onların daha farklı şe-killeri meydana çıkmıştır. Mesela, kendi başına bir aşık şiiri şekli olan koşmanın koşayarpak, koşma-müstezad, sallama koşma vs. gibi şekilleri vardır. Tecnislerin de kendi arasında, cığalı tecnis, ayaklı tecnis, dudak değmez tecnis vs. şekilleri mev-cuttur. Bu şekil çeşitliliği, herşeyden önce aşık sa-natının zenginliğinin ve büyük geleneklere da-yanmasının mahsulüdür.
Evvelce de bildirildiği gibi, Azerbaycan aşık şiirinin ilk belli temsilcisi XVI yy. 'da yaşamış Aşık
Kurbani'dir. Güney Azerbaycan'ın Diri köyünde doğduğundan, Dirili Kurbani olarak da ta-nınmaktadır. Bu aşığın hayatı hakkında Kurbani adlı bir destan da vardır. Kurbani Şah İsmayıl Hetaî'nin çağdaşı olmuş, onun daveti üzerine Teb-riz'e gelerek şahın sarayında yerleşmiş ve bir kısım şiirlerini burada yazmıştır. Bu şiirlerin çoğunda aşık kendinden değil, halkın içerisinde yaşadığı kötü durumdan söz açmıştır:
Men haqq aşiqeyem, haq yola mayii,
Kitabım Qur'andır, olmuşam qayil,
Müridim, mürşidim ey Şah İsmayil,
Derdimin elinden feryada geldim.
XVII. XVIII. yy. Azerbaycan'ın güneyinde ve kuzeyinde yaşamış Aşık AbbasTufarqanlı, Sarı Aşık, Heste Kasım vs gibi üstad sanatkârlar aşık şi-irini dikkati çekecek bir düzeye yükseltmiş, onun yeni şekil ve yeni mazmunlarla zenginleştirmiş, halk arasında aşık kültünün daha da gelişmesine imkan sağlamışlardı. Bunlar arasmda Sarı Aşık, ba-yatının emsalsiz bir üstadı olarak tanınmıştı. Aşık Abbas ve Aşık Valeh'in destan yaratıcılığı sa-hasında da önemli hizmetleri olmuştur. Onlarn koştukları "Abbas ve Gülgez", "Valeh ve Zer-nigar" gibi destanlar yalnız bu sanatkârların hayatı ve çevresi hakkında bilgi vermekle kalmamış, aynı zamanda onların eserlerinden bir sıra örnekleri gü-nümüze taşımışlardı.
Azerbaycan'da XIX. yüzyılda yaşanan büyük kültürel gelişme, edebiyat ve medeniyetin ye-nileşmesi aşık edebiyatını da etkilemiştir. Bu asır içerisinde Azerbaycan aşık edebiyatının, Aşık Alı, Şemkirli Aşık Hüseyin, Aşık Musa, Molla Cüme, Varhiyanh Aşık Mehemmed, Aşık Ehmed, Aşık Elesger, Aşık Hüseyin Bozalqanlı, Aşık Peri, Aşık Beşti, Haltanlı Tağı vb. tanınmış temsilcileri ye-tişmiştir. XIX. yy. Azerbaycan aşıkları, aşık sa-natının geleneklerini devam ettirmekle birlikte, aşık şiirine yeni şekiller ve yeni konular getirmiş, özellikle de bir musiki aleti olarak sazın tek-milleştirilmesi ve aşık havalarının inşâsı sahasında ileri adımlar atmışlardı. Diğer taraftan, evvelki de-virlerde yaşamış meslektaşlarından farklı olarak XIX yy. aşıkları sosyal konulara daha fazla ilgi gös-terdiler. Azerbaycan'da Çarlık idaresinin tenkidi, halka yapılan mezalim ve baskılara karşı ba-rışmazhk ve mücadele ruhu, yenileşmeye, eğitime ve kültüre çağrı, bu devir aşık şiirinin esas ko-nularını oluşturmakta idi.
Azerbaycan aşıkları XIX. yy.'da yalnız kendi ülkelerinde değil, yurt dışında da iyi ta-nınıyorlardı. Aşık Ah ve Aşık Alesger Türkiye'de bulunmuşlardı. Dağıstan'da, Kuzey Kafkasya'da,
¦.
145
Orta Asya'da ve İran'da Azerbaycan aşıklarının ad-ları ve eserleri biliniyordu. Azerbaycan aşık ede-biyatının etkisi ile komşu Ermeniler, Gürcüler, Avarlar, Lezgiler ve diğer Kafkasya halklarının temsilcileri arasında şiirlerini Azerbaycan Türkçesi ile yazan onlarca istidadlı halk sanatkârı-aşık ye-tişmişti.
XIX. asırda aşık şiirinde çağdaş kültürün ve yazılı edebiyatın da bazı etikileri gözükmekte idi. Aşık Alesger, Molla Cuma, Mirze Beyler vs. gibi aşıklar klasik edebiyat geleneklerine de sahip idi-ler; bazı aşıklar kendi ana dillerinin yanı sıra Arap, Fars, hatta Rus ve Fransız dilini de biliyorlardı. Bu da onların şiirlerinin tekmilleşmesine, dil açısından zenginleşmesine ve güzelleşmesine imkan sağ-lıyordu.
Kuşkusuz, XIX. yy. Azerbaycan aşık şiirinin tarihinde bir yükseliş merhalesi idi. Hiç tesadüf değil ki, yalnız Azerbaycan'da değil, tüm Türk dünyasında aşık şiirinin en yüce zirvelerinden biri olarak kabul edilebilecek olan Aşık Alesger, bu dö-nemde yaşamış ve kendi geleneklerini, aşık şiirini okulunu yaratmıştı. XX. yy. Sovyet döneminde fa-aliyet gösteren aşıklar, bu gelenekleri yeterli bir şe-kilde devam ettiremediler. Doğrudur, XX. yy.'da Azerbaycan'da Aşık Mirze, Aşık Esed, Aşık Hü-seyin Cavan, Aşık Şemşir gibi halkın ruhuna
yakm, samimi şiirleri ile tanınan aşıklar yetiştiler. Ama XIX. yy. üstad aşıkları ile mukayesede XX. yy. aşıklarının büyük bir kısmı yalnız irsan aşıklar idi. Onlar daha çok üstad sanatkârlarının eserlerini kitle içerisinde irsa ile yetinirlerdi. Diğer taraftan, Azerbaycan aşık şiirinin kendi geleneklerinden uzaklaşmasında, edebiyatın, sanatın, kültürün tüm sahalarının ideolojiye tâbi kılınması da önemli rol oynadı. Aşıklar da, bazı şairler gibi eserlerinden Leninizm fikirlerinin, Sosializm'in üstünlüklerini işlediler. Ve tabii ki, halk, ruhuna uygun gelmeye böyle yabancı aşık şiirlerini halk edebiyatı örneği gibi yaşatmayı düşünmek bile istemiyordu. Bunun da nitecesincîe çağdaş Azerbaycan aşık şiiri bazı başarılarına rağmen tümü ile bir düşüş dönemi ya-şamaktadır.
Azerbaycan halk edebiyatı Azerbaycan Türk-lerinin en büyük serveti, onların manevî kimliği durumundadır. Zaman geçtikçe bu büyük servetin değeri daha da artar. Çünkü bu edebiyat, asırların tecrübesini ve bilgilerini yaşadı; çünkü ona halkın tabiatına, düşünce tarzına yabancı olan hiç bir şey katışmamıştır. Tabii ki, Azerbaycan'da yaşanan şimdiki millî özüne geliş, kendine dönüş sü-recinde, bu manevî servet hazinesinin önemi ve de-ğeri daha da artmaktadır.
Yazılı Edebiyat
Azerbaycan yazılı edebiyatı da halk edebiyatı gibi eski bir tarihe maliktir. Ama tabii ki, sözlü edebiyat örneklerinin ortaya çıkış tarihini, yaşını, ihtimallerle, analojilerle belirlemek mümkün ol-duğu halde, yazılı edebiyat örneklerinin her bi-rinin arkasında müşahhas, gerçek tarih dur-maktadır. Şüphesiz, Azerbaycan'ın eski kültür yurdu olması, onun topraklarında farklı dev-letlerin kurulması, farklı dinî anlayışların ya-yılması, dünya medeniyetinin "Avesta" gibi muh-teşem bir abidesinin burada meydana gelmesi Azerbaycan'da yazılı edebiyatın erken doğuşunu da etkilememiş değildi. Ama hafızalarda yaşayan halk edebiyatı örneklerinden farklı olarak, ömrünü kağıt, deri, pergament, papirüs üzerinde sürdüren yazılı edebiyat örneklerinin büyük bir kısmı, sa-vaşlar, yangınlar vs. nedeniyle günümüze ula-şamamıştır.
Bazı edebiyat tarihçileri Azerbaycan ede-biyatının tarihini 2500 sene önce yazıldığı tahmin edilen "Avesta"dan başlatışlar. Tabii ki, Azer-baycan Edebiyatı tarihî ile Azerbaycanda ortaya
çıkan edebiyatın tarihî farklı anlayışlardır ve millî edebiyatın esas faktörü, esas alameti millî dildir. Dünya kültürünün en eski örneklerinden birisi olan "Avesta"nm ve onun yaratıcısı Zerdüşt'ün-Soroastr'ın-Zaratuştra'nm Azerbaycan'la ilgili ol-ması kendi başına dikkat çekicidir. Zerdüştün ki-tabının eski Azerbaycanlıların dünya görüşü ve düşünceleri ile ilgisi, bu arada, dünya görüşünü belli bir ölçüde etkilemesi fikri de kabul edilebilir. Ama, tamamen başka bir dilde yazılmış "Avesta" dan Azerbaycan Türklerinin edebiyatının bir ör-neği gibi söz açmak elbetteki inandırıcı değildir.
Ama şunu da unutmamak gerekir ki; Azer-baycan zaman zaman büyük savaşlara sahne olmuş, buraya farklı dillerin, dinlerin temsilcileri gelmiş ve onlar Azerbaycan toprakları üzerinde yüzyıllar boyu yaşamışlardır. Tabii ki, gelen bu medeniyetle yerli Azerbaycan medeniyeti karşılıklı temasta olmuş, biribirini etkilemiştir. Öbür ta-raftan, savaş ve siyâsî sebeple gelenlerin dili üstün bir duruma geldikçe, Azerbaycan nüfusunun bir bölümü bu dili benimsemek, fikirlerini bu dilde
146
açıklamak zorunda kalmıştır. Mesela, ikiyüz yıla yakın devam eden Rus iktidarı döneminde, Azer-baycan, Özbek, Kazak, Kırgız, Tatar, Türkmen, Başkırt vs. edebiyatlarında millî mensupluk açı-sından Türk olan, ama aldığı eğitim nedeniyle eserlerini Rus dilinde yazmaya zorlanan bir takım şair ve yazarlar yetişmiştir. Bu yazarların eserleri ekser hallerde millî konulardadır; mensup ol-dukları milletin hayatını anlatmaya, onun psi-kolojisini dile getirmeye özen gösteriyorlar, ama bütün bunlara rağmen onların eserleri yabancı bir
dilde kaleme alınmıştır. Aynı durum, Azer-baycan'da VII. VIII yy. Arap işgali döneminde ve bundan sonra başlayan Fars siyâsî ve medenî bas-kısı ile karakterize edilen dönemde tekrarlanmıştır. Başka türlü söylersek, VII. VIII. yy. Azerbaycan'da bir Arapdilli edebiyat, felsefî ve ilmî fikir gelişmiş, bu edebiyatın yaratıcıları, bu ilmi ve felsefi fikrin temsilcileri Azerbaycan Türkleri olmuş, ama yu-karıda anlatılan nedenlerle onlar kendi eserlerini Arap dilinde yazmışlardır.
Arapdilli Azerbaycan Edebiyatı
Araplar Azerbaycan'a yerleştikten sonra VII. yy. sonlarına doğru burada Arapdilli bir edebiyat ve kültür gelişmeye başlamıştır. Eserlerini Arap di-linde, ama her zaman El-Azerbaycani mahlası ile yazan şairlere, yalnız Azerbaycan sınırları içe-risinde değil, hilafetin Şam, Bağdad, Medine gibi kültür merkezlerinde sık sık tesadüf olunuyordu. Arap edebiyatı tarihçilerinden İbn Kuteybe'nin "Kitab eş şiir ve şuarâ", -Ebulferec İsfehâni'nin "Kitab el-eğani" eselerinin ve diğer kaynakların verdiği bilgilerden VII. asrın sonu VIII. asrın baş-larında Medine'de Azerbaycan'dan gelmiş şairlerin tanındıklarını ve şöhret kazandıklarını öğrenmek mümkündür. Eski devir Azerbaycan edebiyatının tetkikatçılarından Eliyar Seferli ve Halil Yusifli, İbn Kuteybe'nin adıgeçen kitabından şöyle bir cümleye dikkati çekiyorlar: "Medine'de mevalilerden öyle bir şair yoktur ki, aslen Azerbaycanlı olmasın". Böyle şairlerinden birisi olan Musa Şehevat, VIII. yy. başlarındaki Arapdilli edebiyatta hicivlerin ve medhiyelerin büyük üstadı gibi tanınmıştı. Musa Şehevat'm Azerbaycanlı çağdaşı İsmayıl Yassar ise hemaselerin savaş ve kahramanlık şiirlerinin mü-ellifi olarak edebiyat tarihine girmiştir. Onun eser-lerinden, babasının esir olarak Azerbaycan'dan Medine'ye getirildiği, şairin kendisinin ise tam bir Arap eğitimi ve terbiyesi aldığı öğrenilmektedir. Ama hayatını Arap topraklarında geçirmesine rağ-men İsmayıl İbn Yassar'ın eserlerinde Azer-baycan'la ilgili motiflere, açıklamalara da rastlanır. Kaynaklar Ismayıl'm kardeşi "Ebubekir" künyeli İbrahim'in ve Mehemmed'in de güzel şiirler mü-
ellifi olarak tanındıklarını gösteriyorlar. ,„ Arap Edebiyatı tarihine "El-Azerbaycani" mahlası ile girmiş olan Abdül Abbas el-Ema, Eme-viler hanedanı döneminde Medine'de yaşamış, medhiyeler, mersiyeler ve hicivler müellifi olarak tanınmıştır. O, aynı zamanda savaşı, kahramanlığı terennüm eden şiirler yazmış, eserlerinde Arap-ların diğer halklara Acem diyerek hakaret et-melerini keskin şekilde tenkit etmiştir.
IX. yy. başlarından itibaren Azerbaycan'da halk kahramanı Babekin önderliğinde, Araplara karşı yirmi iki sene devam eden bir isyan ol-muştur. Bu isyan Azerbaycan'da Arap ha-kimiyetini bütünüyle yıkmasa da, herhalde şu-urlarda, bir değişiklik meydana getirebilmiştir. Bu dönemde edebiyat tarihinde el-Azerbaycani mah-laslı şaire tesadüf edilmiyor. X. yy. Berekeveyh Zencani ve Ebu Abdulla Marağayi gibi Azer-baycan'ın güneyinde yetişmiş şairlerin Arapdilli edebiyatın örneklerini yarattıkları görülüyor. Ama XI. yy.'den başlayarak, Arap dili bir şiir, edebiyat dili olmaktan çıkar. İlim dili olarak, bazı hallerde XIX. yy.'a kadar Azerbaycan kültüründe yerini muhafaza eder. Firdevsi'den sonra hızlı bir kal-kınma merhalesi yaşıyan Fars dili Yakın ve Orta Doğudaki diğer edebiyatlar gibi Azerbaycan ede-biyatını da kendi etkisi altına alır. XII. XIII. yy. Mevlana Celâleddin Rûmî Nizamî Gencevî, Hakânî Şirvani vs. gibi büyük Türk sanatkârlarının eserlerini Fars dilinde kaleme almaları da her şey-den önce Farsçanın bir şiir ve sanat dili olarak ge-lişmesi ile ilgili idi.
Farsdilli Azerbaycan Edebiyatı
Azerbaycan'da Arap baskısının zayıflaması so-nucu olarak ülkenin güneyinde Revvadi'lerin, Ku-zeyinde ise Şeddadilerin devletleri kuruldu. X. yy. sonlarında tarih sahnesine çıkan bu devletler ti-
caretin, şehirlerin gelişmesine, ilmin ve kültürün yayılmasına gereken dikkati gösderdiler. XI. yy. sonlarında Azerbaycan'ın Selçuklular'm hakimiyeti altma geçmesi bu vaziyeti fazla değiştirmedi. Rev-
147
vadiler ve Şeddadiler devrinde Azerbaycan'da ge-lişmeye başlayan İntibah-Rönesans hareketi yeni hanedanın hakimiyeti döneminde de devam etti. XI yy. Azerbaycan'da tedricen Farsdilli edebiyatın ağırlık kazandığı görülür. Arap dili bu dönemde Azerbaycan ilim, özellikle de felsefe, edebiyat ta-rihçiliği, tarih vs. ilim sahalarında kullanılan bir dil idi. XI. yy. dünya çapında tanınan edebiyat na-zariyecilerinden Hatib Tebrizî, şiir sanatı, kafiye vs. hakkındaki meşhur eserlerini bu dilde kaleme almıştı. Onun çağdaşı ve hemşehrisi Katran Tebrizi ise edebiyat tarihine Fars dilinde yazılmış güzel ta-biat Tasvirli kasideleri ile dahil olmuştu.
XI. XII. asrlarda Ömer Genci, Yusuf İbn Tahir, Eynel güzzat Miyaneçi vs gibi Azerbaycan filozof ve alimleri, Arap dilinde onları bütün Şarkta ta-nıtmaya imkan sağlayan eserlerini yazdıkları sı-rada Ebül-Ula Gencevi, Kivami Müterrizi Fencevi, Mehseti Gencevi, Mücireddin Beylegani, Ke-maleddin Nahçıvani, Feleki Şirvani, İzeddin Şir-vani, Hakani Şirvani, Nizami Gencevi vs. gibi Azerbaycan şairleri de Fars dilinde gazel ve ka-sideler yazıyorlardı.
XII yy. Azerbaycan'ın ekonomik hayatında yer alan kalkınma, şehirlerin gelişmesi ve zen-ginleşmesi, ticaret ve sanatkârlığın artması ülkenin yalnız sosyal ve siyâsî hayatında değil, kültürel ha-yatında da yeni bir dönemin başlangıcını gös-termekte idi. Bu devirde Azerbaycan topraklarında iki devlet mevcut idi. Kür nehrinin kuzey tarafında Şirvanşahlar, güney tarafından ise İldenizler ha-nedanları hükümranlık ediyorlardı. İçsavaşlarm ol-maması, Şirvanşahlar ve ildenizler arasında nor-mal münasebetlerin sürdürülmesi, Azerbaycan topraklarının Batı ile Doğuyu birleştiren büyük kervan yolunun üzerinde olması, burada, iki asır sonra Avrupa Rönesansmı doğuran münbit ze-minin daha önce oluşmasına imkan sağlamıştı.
Devletlerin varlığı, ilim, sanat adamlarının sa-rayın çevresinde toplanması, XI. XII. yy. Azer-baycan'ında saray edebiyatı olarak adlandırılan bir edebiyat doğurmuştu. Saray şairleri Şirvan'da Şir-vanşahlar'm, Tebriz'de ise İldenizlerin sarayları et-rafında toplanmıştı. Saray şairlerinin, eserlerinde ele aldıkları konular sınırlı idi. Hükümdarları ve asilzadeleri öven medhiyeler, hükümdarın ak-rabalarının ve saraya yakın kimselerin ölümü ha-linde mersiyeler yazar, devlet hayatındaki önemli olayları şiirle anlatırlardı.
Şirvanşahlar sarayında şairlerinden oluşan bir edebî meclis oluşmuştu. Bu meclisin başında dev-rinin istidadh şairi Ebül-Üla Gencevi (1096-1159) vardı. Gence'de doğmuş Ebül-Üla 44 yaşında Şir-
van'a göçmüş ve burada Melikü'ş Şüera (Şairler sultanı) unvanını kazanmıştı. Ebül-Üla üslûp gü-zelliği ile seçilen kasidelerin yazarıdır. Hakani Şir-vani'nin bir şair gibi yetişmesinde ve ün ka-zanmasında onun rolü olmuştur.
Bu şairler meclisine dahil olan Feleki Şirvani (?-1160) yalnız bir şair olarak değil, aynı zamanda bir müneccim-astrolog olarak da devirde yaygın bir üne sahipti. Feleki, orta çağlar Azerbaycan şi-irinde yaygınlaşan "Hebsiyye" lerin ilk örneğini vermiştir.
Ebül-Üla'nm çevresine toplanan şairlerden İzeddin Şirvani, daha çok Qetran Tebrizi'nin ge-leneklerini devam ettirerek tabiat tasvirli eserler yapardı.
XII. asrın Farsdilli Azerbaycan şiirinde Şirvan mektebinin yanı sıra Gence ve Tebriz mektepleri de yetiştirdiği ünlü şairlerle temsil edilir. Gence'de yetişen şairlerden biri de Givami Müterrizi Gen-cevi (7-1190) idi. Şark kaynakları, özellikle de en meşhur tezkire müelliflerin biri olan Devletşah Se-merkandî onun Nizami Gencevi ile yakın akraba olduğunu söylemektedir. Givami de, Nizami gibi hayatının sonuna kadar saraylardan uzakta ya-şamış, şair bağımsızlık ve özgürlüğünü saraya ve hükümdarlara bağlılıktan üstün tutmuş ibrera rağ-men İldeniz hükümdarlarından Cahan Pehlivan'a, Kızıl Arslan'a ve başkalarına medhiyeler yazmıştır.
Gence mektebinin başka bir istidadh tem-silcisi, ayni zamanda Azerbaycan edebiyatı ta-rihinde ilk kadın şaire olarak tanınan Mehseti Gen-cevi, güzel rubailer müelifi idi. Kaynaklarda onun üç yüz kadar rubaisi kayıt olunmuştur. Bu ru-bailerde aşk, insanın azadhğı ve hürriyeti, hayatın tüm neşelerini tatmak arzusu, önemli yer tutar. Farsdilli şiirde "şehraşub" adını alan "şehir şiiri"nden ilk örneklerinin de müellifi olarak bi-linen Mehseti, rubailerinin bir kısmında XII. yy. Gence şehir esnafının hayatını tasvir etmiştir.
Şiir sanatında Hakani'nin devamcılarından biri gibi tanınan Mücireddin Beylagani (7-1191) de kendi mualliminin yolunu devam ettirerek za-maneye, haksızlıklara karşı isyankar şiirler yaz-mıştır. Onun böyle eserlerinin birinin Azerbaycan Türkçesi'ne tercümesinde aşağıdaki keskin, ba-rışmaz mısraları okuyabiliriz:
Zamanla kertenkele olub keçinnem susuz,
Abırımı tökmerem, yaşamaram duygusuz.
Su te'bimin odunu söndürüb qoysa minnet,
Susuzluqdan ölerem, suya baxmaram elbet.
Hayatı Tebriz'de sona eren Mücireddin Beylagani burada Megberetü'ş - şüera (Şairler kabristanı) olarak bilinen mezarlıkta defnedilmiştir. Onun Londra'da, Britanya müzesinde olan Divan'ında şairin beş bin beytten fazla şiirleri toplanmıştır.
Farsdilli Azerbaycan şürindeki Tebriz edebî mektebi, iki kudretli sanatkârın, Katran Tebrizi (1012-1088) ve Hatib Tebrizi'nin (1030-1109) adları ile temsil olunur. Tebriz yakınlarındaki Şadiabad köyünde, bir köylü ailesinde doğan Katran Tebrizi hayatını Gence ve Tebriz'de sürdürmüştür. 1042 yılı Tebriz depremini anlattığı büyük kasidenin ve zengin tabiat tasvirleri ile dolu çok sayılı şiirlerin müellifi olarak tanınmaktadır. Katran Tebrizi'nin Fars dilinde yazmış olduğu şiirlerinde Türk, gü-zellik ve kahramanlık simgesi olarak kullanılır. Fars dilinde yazan çağdaşları içerisinde Katran ilk defa olarak, şiirlerinde Azerbaycan Türkçesi'nden bir çok kelimeler ve deyimler kullanmıştır. Ka-sidelerinin birinde "İnsanların hepsi sanki di-kendirler. Ben boş yere bu dikenlerin arasında çiçek arıyorum" diye zamana ve insanlara acı acı sitem etmesine, rağmen Katran'ın şiirlerinde insan sevgisi, insana, onun hayırseverliğine inancı kuv-vetlidir.
Katran'm çağdaşı Hatib Tebrizi, adını kendine mahlas olarak aldığı bu şehirde doğmuşsa da, yirmi yaşında doğduğu şehri terketmiş, bütün ha yatını Bağdat'ta, meşhur Nizamiye Medresesinin müderrisi olarak geçirmiş ve 1109 da burada öl müştür. Hatib Tebrizi hem devrinin ünlü alim lerinden biri, hem de şair olarak tanınmaktadır. O, ilmî araştırmalarını Arap dilinde, şiirlerini ise Fars dilinde yazmıştır. İlim öğrenmek için, yaya olarak Tebriz'den Şam'a yollanan Hetib Tebrizi devrin büyük Arap şairi ve alimi Ebül-Üla Müerri'nin ya nında eğitim görmüştü. Arap kaynakları Hatib Tebrizi'nin Azerbaycan Türkü olduğunu ve uzun süre Bağdat'ta, Araplar içerisinde yaşamasına rağ men kendi dilini unutmadığını ve Bağdat'ta ona uğrayan hemşehirlileri ile bu dilde konuştuğunu yazıyorlar.
Buraya kadar adları hatırlatılan şairlerin hü-manist mazmunlu eserleri, diğer taraftan çok sa-yıda bilim adamının, mimarın varlığı, mûsikî ve minyatür sanatlarının genişmesi, şehirlerin kal-kınması, eğitimin geniş çapta yayılması XII. yy. Azerbaycanmda, özellikle de onun Şamahı, Gence ve Tebriz gibi kültür merkezlerinde bir Rönesans havasının yaşandığını gösteriyordu. Avrupa Rö-nesansma ön alanı Doğu-Azerbaycan Rönesansı fikrini, ilk defa ünlü Azerbaycan edebiyat araş-tırmacısı Prof. Mikayıl Refili ileri sürmüş ve tarihî-ilmî açıdan temellendirmiştir. 1940 yıllarında or-taya atılan bu görüşe, bir kısım Rus, özellikle de
Ermeni ve Gürcü alimleri büyük tepki gös-termişlerdir. Ancak, aradan geçen yıllar içinde ilim dünyasına sunulan yeni eserler, araştırmalar, Türk-İslam dünyasında bir Rönesans yaşandığım ve Azerbaycan'ın da, bu büyük çaplı kültür ha-rekitinin dışında kalmadığını, aksine, onun ge-lişme merkezlerinden biri olduğunu açıklamıştır.
Azerbaycan'da yaşanan Rönesans devri ede-biyatının ilk büyük temsilcisi Hakani Şirvani ol-muştur. Efzeleddin Hakani 1126 'da Şamahı'da doğmuş, 1199 da Tebriz'de vefat etmiştir.Olaylarla dolu, gergin ve fırtınalı bir ömür yaşamış, çağ-daşları arasıda isyankâr, bir şair olarak tanınmıştır. Kuşkusuz, Hakani, Nizami'ye kadarki Azerbaycan Edebiyatında yetişen en büyük şahsiyet, en is-tidadlı şairdir. Bu edebiyatta mesnevinin ilk ör-neklerini Hakani vermiş, zengin tarihî geleneklere malik kaside türünü ulaşılmaz bir yüksekliğe çı-karmıştır. Hakani'nin eserlerinde kötülüklerin inkârı ve güzelliklerin tasdiki alevli bir dille, büyük inanç ve ihtirasla kaleme alınmıştır. Onun zengin edebî mirası on yedi bin beytlik di-vanından, "Töhfetü'l Irageyn" ("İki Iragm he-diyesi") mesnevisinden ve XII. yy. Azerbaycan nesrinin ilgi çekici örneklerinden sayılabilecek alt-mış mektubundan oluşmaktadır.
Gence yaşlarında saraya giren şair, burada hü-kümdar Şirvanşah Minüçehrün dikkatini çekmiş ve onun üzerine, Hakani, adını kabul etmiştir. Eği-timini döneminin tanınmış ilim adamlarından olan amcası Kafieddin Ömer İbn Osman'ın yanında alan Hakani, Kuran-i Kerim'i deriden öğrenmiş, dilcilik, edebiyat, matemetik ve felsefe hakkında yeterince bilgi almıştı. Bu yüksek medhiyelerle onun sevgisini kazanan Hakani çok geçmeden saray çevresinde yaşayamayacağını ikiyüzlü ve entrikalı bir hayatın onun bağımsızlık tutkusu ve isyankâr ruhu ile uyuşmadığını görerek, saraydan uzaklaşmak istemiş ancak, hakanın emri ile zin-dana atılmıştı. Meşhur Şabran Kalası'nda mahpus hayatı geçirdiği aylarda, edebiyat tarihine "Heb-siyye" adı ile geçen şiirler silsilesini yaratmıştı. Bu şiirler silsilesine dahil olan kasidelerinin birinin çağdaş Azerbaycan Türkçesine tercümesinde aşa-ğıdaki ıstıraplı ve isyankâr, devre muhite ve kul ta-biatli insanlara karşı barışmazhkla dolu satırları okuruz:
Her seher qalxar göye ah ile efğanım menim, Qerq olar qanda şefeq tek çeşmi-giryanım menim. Boynuma Zöhhak ilanı saldı ahenger bu gün, Çün Firudin xeznesidir eqlü irfanım bu gün. Oxşayır künde ayağımda deyirman daşına, Qanlı göz yaşımla işler bu eğirmanım menim.
Hakani'nin "Medain harabeleri", "Gesidey-i Şiniyye" gibi kasideleri derin felsefi mazmunu ve sosyal konunun isyankâr bir tarzda ele alınması ile dikkati çeker. Bir zamanlar saray hayatını öven, hakanları ve onların yakınlarını medheden şair bu eserlerinde, artık en kudretli hakanın da hiçliğe, yokluğa, unutulmaya mahkûm olduğunu, dünya üzerinde ebedî yaşayacak kuvvetin ise söz, fikir ol-duğu kanaatına gelir. Medain'in herabelerini sey-reden sanatkâr bir taraftan kederlenir - çünkü bu-rada toprak altına düşünen beyinler, duyan yürekler gömülmüştür, öbür taraftan ise sevinir-çünkü Medain'i harabe durumuna getiren Sasani padişahlarının mezalimi, acımasızlığı olmuştur. Zulm ise her yerde mahva mahkûmdur. Ona göre de şair tabiatın, dünyanın bu ezeli kanununun bir daha gerçekleşmesinden sevinç duyar ve Medain herabelerinin zulme dayanan diğer şahlar ve sul-tanlar için de bir ibret olmasını temenni eder. Ha-kani'nin zamanı, çağdaşları, kendi hayat yolu, edindiği siyâsî, sosyal, manevî, ahlâkî, kanaatlar onun başka bir büyük eserinde -"Töhfetül-İrageyn" mesnevisinde akseder. Hakanî, Farsdilli Azer-baycan şiirini, felsefî ruh ve sosyal mazmunla zen-ginleştirmiş, şiiri sarayın hizmetçisi olmaktan uzaklaştırmıştı. Kurduğu gelenek, sonraki asır-larda gerek Farsdilli, gerekse anadilli Azerbaycan Edebiyatı'nı ve Fars Edebiyatı'nı kuvetli bir şekilde etkilemiştir. Emir Hüsrev Dehlevi, Cami, Türk şi-irinin büyük üstadı Fuzûlî onun "Kesidey-i Şi-niyye"sine nazire yazmışlar. XIX. XX. yy. Azer-baycan Edebiyatı'nm Seyid Ezim Şirvani ve Sabir gibi sanatkârları aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Hakani'yi sanat hocaları olarak ad-landırmışlardır.
XII yy. da Farsdilli Azerbaycan Edebiyatının en büyük temsilcisi hiç şüphesiz, Nizami Gencevi (1141-1209) olmuştur. Azerbaycan'ın eski kültür merkezlerinden ve XII. yy. İslam Şarkı'nın büyük şehirlerinden biri olan Gence'de doğan Nizami bütün hayatını burada südürmüş, ona dünya şöh-reti kazandıran meşhur eserlerini burada yaratmış ve burada da toprağa verilmiştir. Kendine kadarki ilim ve kültür geleneklerini dikkatle takip eden ve derinden benimseyen Nizami, Doğu ede-biyatlarında bu gün de sürdürülen büyük bir edebî geleneğin yaratıcısı oldu; lirik ve epik şiirin ula-şılmaz örneklerini ortaya koydu. Nizami'nin sanatı her şeyden önce hümanizmi ve demokratizmi ile seçilir. Şahların, sergerdelerin, saray güzellerinin bir kahraman olarak alınıp terennüm edildiği Şark edebiyatına o, ilk defa sıradan olan insanı getirdi, onun düşünce ve isteklerini açıkladı.
Dünya edebiyatı tarihine Nizami Gencevi adı ile girer. İlyas Yusufoğlu'nun bir Azerbaycan Türkü olduğunu, Fars dilinde yazdığı eserlerin hemen hepsinde Türk'ten, bir bilgelik, kah-ramanlık, yiğitlik sembolü gibi söz açtığını, hatta Peygamber'in kendisini, böyle akılda ve zekada bir Türk'e benzettiğini, XX. yy. Azerbaycan'ının büyük devlet adamı ve fikir mücahidi Memmed Emin Re-sulzade 1951' de Ankara'da yayınladığı "Büyük Azerbaycan şairi Nizami Gencevi" adlı kitabında, şairin kendi eserlerine dayanarak ispatlamıştır. Ni-zami'nin anasının Kürt kökenli olduğu, şairin ken-disinin ise İran'ın Kum şehrinde doğduğu yolunda İran Nizamişinasları'nm incelemelerinde ileri sü-rülen mülahazaların tarihî esastan mahrum ol-duğu, genellikle şüpheli kaynaklara dayandırıldığı anlaşılmıştır. Nizami devrin talebine uygun şe-kilde ve aldığı talim-terbiye icabmca, eserlerini Fars dilinde yazmak zorunda kalmışsa da, her zaman bir Türk gibi düşünmüş, destanlarında Azerbaycan Türkleri'nin eski tarihî ile ilgili ko-nulara ilgi göstermiş, bütün eserlerini Türk hü-kümdarlarına sunmuştur.
Nizami Şark Edebiyatı tarihinde ilk "Hamse" müellifidir. Sonralar onun bu yaratıcılık geleneği Emir Hüsrev Dehlevi, Nevai, Cami vs gibi büyük söz üstadları tarafından devam ettirilmiş, yalnız Fars dilinde değil, Türk lehçelerinde de Nizami sa-natının etkisi ile "Hamse"ler yazılmıştır.
Nizami'nin eserlerini iki kışıma ayırmak mümkündür. Bunların bir kısmını, şairin lirik mi-rası onun gazel, kaside, rubai vs. türlerinde yazdığı eserler oluşturmaktadır. Kaynaklar şairin, bir divan oluşturacak kadar lirik eserler yazmış ol-duğunu gösteriyorlar. "Tezkiretü'ş-şüera" müellifi Devletşah Semerkandi, Nizami'nin yirmi bin beyt-lik Divanının varlığını gösteriyor. Amma, bu di-vana dahil olan eserlerin hepsi günümüze kadar oluşmamışlardır. Nizami'nin kaynaklarda adı-geçen büyük divanından şimdi ele yalnız yüz yirmi gazel, altı kaside ve otuz rubai bilinmektedir. Gazellerin esas konusu muhabbettir. Tabii ki, Ni-zami gibi büyük bir şairin muhabbet anlayışı da geniştir. Buraya, yalnız güzele, sevgiliye olan mu-habbet değil, aynı zamanda insana muhabbet, Allah'a muhabbet motifleri de dahildir. Ka-sidelerinde ise, daha çok bir filozof etkisi bırakır. Devrin mühim meseleleri, insanı, beşer neslini zaman zaman düşündüren, ilgilendiren önemli so-runlar, yüzyıllardan beri cavapsız kalan sorular Nizami'yi çok ilgilendirir.
Nizami "Hamse" umumî adı altında bir-leştirilen beş büyük eserin müellifi olarak daha meşhurdur. Şairin kendisi bu eserlerin türünü "destan" olarak göstermiştir. Ama çağdaş Azer-baycan edebiyatşinaslığmda bu eserleri "poema", bazen de "menzum roman" olarak adlandırmak fikri kabul edilmiştir. Bu eserlerden ilki 1174-1175 yılında tamamlanan "Mehzenü'l-esrar" ("Sırlar ha-zinesi") destanıdır. Nizami'nin eserleri üzerinde çalışanlar, "Mehzenü'l-esrar"la, XI. yy. Türk şi-irinin büyük örneklerinden biri olan Yusuf Has Hacib'in "Kutadgu Bilik" adlı eseri arasında bir ya-kınlık ve bağlılık görmektedirler. Nizami, özüne kadarki dönemde Şark Edebiyatı'nda artık bir sıra örnekleri verilmiş didaktik şiirin geleneklerinin devam ettirmiş ve onları daha da zen-ginleştirmiştir. Şair bu ilk büyük hacimli eserini, Selçuk hükümdarı Fahreddin Behramşah Sel-çuki'ye sunmuştur.
Yirmi bölümden oluşan "Mehzenü'l-esrar" manzum destanında, bir şair olarak Nizami'yi dü-şündüren, onun ilgisini çeken problemler-adaletli hükümdar, olgun insan, kötülüklere, haksızlığa karşı mücadele; emek veren insanın hü-kümdarlardan da üstün tutulması vs gibi sosyal-ahlakî meseleler olmuştur. Her bölüm de kendi içinde iki kısımdan ibarettir: birinci kısımda şair felsefî planda fikirlerini açıklar, ikincisi ise, bu fi-kirleri açıklayan, destekleyen, ibretamiz hikayeler verir. Bu eserle Nizami, devrinin, geniş çok farklı insanların ve sosyal tabakaların hayatını tasvir et-miştir. Ayrıca, Nizami, üstünlüğü sade insana ver-miş, zulümkar, adaletsiz hükümdarlara, devlet adamlarına nasihat etmiş, doğru yol göstermiştir.
1180-1181'de tamamladığı "Hüsrev ve Şirin" manzum destanını Nizami, Azerbaycan Atabeyler Devleti'nin hükümdarı Cihan Pehlivan'a sun-muştur. Bu eser gerçekten de insan hakkında, onun kalp dünyasının büyüklüğü, fikirlerinin ge-nişliği, aşkın ve zekanın her şeye galip gelen kud-reti hakkında güzel bir destandır. Nizami'den evvel bu mevzuyu İran'ın büyük şairi Firdevsi iş-lemişti. Ama Firdevsi yalnız İran şahlarının ta-rihini tasvir etmeyi amaç edindiğinden, efsanedeki büyük muhabbeti görmemiş, onun uzağında kal-mıştı. Nizami ise her şeyden önce insanı saf-laştıran, güzelleştiren bir muhabbet destanı ya-ratmıştı "Hüsrev ve Şirin" aynı zamanda Nizami'nin Azerbaycan'la en fazla ilgili olan eser-lerindendir. Eserdeki olayların mühim bir kısmı Azerbaycan topraklarında geçer, İran hü-kümdarlarına siyaset ve ahlak dersi veren Şirin, Azerbaycan prensesidir.
Şirvanşah Ahsitân'm arzusu ile yazılan ve 1188'de tamamlanan "Leyli ve Mecnun" manzum arzusu destanında Nizami, daha eski zamanlara
dönmüş, VI. VII. yy. Arap hayatını canlandırmıştır. Ama Nizami'nin bir şair olarak büyüklüğü onun en eski konuları bile yaşadığı dönemle bağ-layabilmesi, çağdaşlaştırması, hem de bu konuya bir ebedî hayat kazandırabilmesi idi. Bu açıdan, "Leyli ve Mecnun" destanında, eski bir Arap ef-sanesine dayansa da, bütün zamanlar ve bütün halklar için yakın ve anlaşılır olan güzel bir aşk ro-manı ortaya koymuştur. Nizami'nin bu eseri, yal-nız sevginin büyüklüğüne değil, aynı zamanda bu muhabbeti yaşan ve yaşatan insanın büyüklüğüne ve azametine okunan bir şarkıya benzetilebilir. Ni-zami bütün eserlerinde olduğu gibi burada da in-sanın zulme, haksızlıklara boyun eğmesini, yü-reğinde doğan itiraz sesini boğmaya çalışmasını, her zaman suyun akarı ile yüzmeye can atmasını, insanlık şerefini ve insan adını lekeleyen bir re-zillik sayar; insana yiğit ve cesur yaşamayı, aslan yürekli olmayı tavsiye eder.
"Yedi güzel" destanı (1197'de tamamlan-mıştır) sanat yolunda olgunlaşan, büyük tecrübe kazanmış bir şairin eseri olarak dikkati çeker. Bu destan, kuruluş açısından da Nizami'nin en olgun eserlerinden biridir. "Yedi güzel" Merağa hü-kümdarı, Aksungur Alaeddin Körpe Aslan'ın is-teği üzerine yazılmış ve ona sunulmuştur. Şair bu eserinin konusunu eski İran tarihinden, Sasani ha-nedanının beşinci hükümdarı Behram Gur'un ha-yatından almışsa da, daima takip ettiği geleneklere sadık kalarak bu defa çağdaş bir eser yaratmış, "Mehzenü'l-esrar", "Hüsrev ve Şirin" des-tanlarında başlattığı ideal hükümdar tipini yeni fikir ve görüntülerle zenginleştirmiştir. Bu des-tanda Nizami'nin geniş bilgilerini ortaya koyan zengin semboller mevcuttur.
Şair, hayatının son senelerini, hacim açısından da, edebî önemi açısından da en büyük eseri olan, "İskendername" nin yazılmasına sarfetmiştir. İki kısımdan ibaret destanın "Şerefname" isimli birinci kitabı 1203'te, "İkbalname" isimli ikinci kitabı ise 1209'da, şairin ölümünden az evvel tamam-lanmıştır. "Şerefname" de, bu eserin kahramanı olarak seçilen Makedonyalı İskender'den bir baş-buğ ve komutan gibi, "İkbalname" de ise bir fi-lozof ve hakikat yolcusu, hatta peygamber gibi söz edilmiştir. İskender tipine Nizami'den evvel de dünya edebiyatı tarihinde defalarca müracaat edil-mişti. Bunların arasında antik Yunan müellifi Ya-lancı Kallisfe'nin, Mısırlı yazar Nektanebe'nin ad-ları söylenebilir. Firdevsi'nin "Şahname" eserinin de mühim bir bölümü İskender'e ve onun İran şahı Dârâ ile savaşlarına hasrolunmuştur. Bütün bu edebî kaynakları bilen Nizami, İskender'i her açı-dan kendi arzularına cevap veren ideal bir hükümdar gibi almış ve eserinde canlandırmıştır. Ni-zami'nin tasvir ettiği İskender yalnız kılıcının kuv-veti ile ülkeler fetheden bir başbuğ değil, bundan daha fazla, zekâları, gönülleri fethetmeyi bilen bir âlim, filozof, şair ve musikişinastır. İskender, kendi çevresine zamanının en tanınmış filozoflarını top-lar; devleti, onların yardımı ve nasihatları ile yö-netmeye çaba gösterir. Büyük fetihler, elde ettiği sonsuz topraklar İskender'i tatmin etmez. O, sü-rekli arayış halindedir; savaşta bulamadıklarını ki-tapların sayfalarında, filozofların öğretilerinde bul-maya çalışır. Nizami'nin "İskendername"si; bu, rahatlık bilmeyen insan zekâsının destanı idi.
Nizami kendi sanatının büyüklüğünü, aza-metini anlayan sanatkârlardandı. Şiirlerinin bi-rinde o, geleceğine sarsılmaz güven hissi içinde şu mısraları yazmıştı:
Yüz il sonra sorsan haradadır o? f ' '? ;;in
Her yerden ses geler-Buradadır o.
Nizami, Fars dilinde yazılan Azerbaycan Ede-biyatı'nm son büyük temsilcisi idi. Gerçi, Ni-zami'den sonra da Farsdilli edebiyat Azer-baycan'da durumunu korudu. Nitekim, XIII. XIV.
yy. da hatta millî şuurun ve milliyetçilik duy-gularının geliştiği XIX yy.'da Fars dilinde eserler yazan Azerbaycanlı müelliflere rastlanırdı. Ama bu, sadece bir edebî geleneğin devam et-tirilmesinden başka bir şey değildi. Azerbaycan şa-irlerinin, edebiyat adamlarının büyük bir kısmı, eserlerini iki-Azerbaycan Türkçesi ve Fars, bazıları ise üç-Azerbaycan Türkçesi, Fars ve Arap dil-lerinde kaleme alıyorlardı. Eğitim sistemi öyle ku-rulmuştu ki, tahsil görmüş her aydın bu dilleri öğ-renir ve onlarla kendi fikirlerini, düşüncelerini zorluk çekmeden açıklayabilirdi. Bu açıdan da, Azerbaycan şair ve yazarları XII. yy.'dan itibaren ana dillerinde eserler yaratmaya ağırlık vermekle beraber, geleneklerine bağlı oldukları ve iyi bil-dikleri Fars ve Arap dillerinde de yazıyorlardı.
Nizami Farsdilli Azerbaycan Edebiyatı'nm zir-vesini oluşturdu. Nizami'den sonra gelen şairler onun işlediği konularda eserler verseler de "Hamse" müellifinin ulaştığı sanat zirvesine yük-selemediler. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de, artık Farsdilli şiirin rekabet meydanında tek ol-maması, onun karşısına Nizami kadar büyük ad-larla temsil olunan Türkdilli edebiyatın çıkması idi.
Anadilli Azerbaycan Edebiyatı
Şüphesiz, her millî edebiyatın esas göstericisi, başlıca amili, evvelce de ifade edildiği gibi, bu ede-biyatın yazıldığı, yaratıldığı dildir. Bu açıdan, Azerbaycan Edebiyatı'nm ilk tarihçisi, dört cildlik "Azerbaycan Edebiyatı" kitabını ilk defa 1925' te yayınlayan Feridunbey Köçerli (1863-1920) millî edebiyatımızın tarihini Fuzûlî'den başlatıyordu. Son incelemeler ise, Azerbaycan'da Türkdilli şiirin ilk örneklerinin XII. yüzyılda yazıldığını ortaya koymuştur.
Ancak, dikkat etmek gerekir ki, Azerbaycan Edebiyatı yalnız şimdi değil, en eski dö-nemlerinden itibaren Türk Edebiyatlarının bir kolu, bir parçası niteliğinde idi. Bu açıdan, en eski Türk edebî abidelerinde diğer Türk boyları ile bir-likte Azerbaycan Türklerinin de payı vardır. Eski Türk Edebiyatı araştırmacılarından İ. S. Bra-ginski'nin yazdığı gibi, "V-VII. asırlarda meydana gelen Runik ve Uygur abideleri, yalnız bir halkın değil; bütün, Türk dilinde konuşan halkların umumî edebî mirası olarak alınmalıdır". Eski Türk şiiri hakkında değerli bir inceleme eserinin müellifi olan İ. V. Stebleva ise, bu umumilik ve ortaklığı, dil faktörü ile açıklayarak şöyle yazar: "Çünkü bu asırlarda Merkezî ve Orta Asya'da, Güney Si-birya'da tek ve genel Türk edebî dili hakimdir".
Böylece, ilk örnekleri XII. yüzyılda meydana çıkan anadilli Azerbaycan Edebiyatı'nm kökü, asır-ların derinliklerine gidiyor ve hiç şüphesiz Mu-harrem Ergin'in haklı olarak "Türk Töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük ve-sikası... Türk dilinin mübarek kaynağı... Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği..." diye ad-landırdığı Bengütaş Edebiyatı'na, Orhon-Yenisey Kitabeleri'ne dayanıyordu. Şüphesiz, bu edebiyatm tarih sahnesine gelişinde, onun millî kültür ha-disesi olarak oluşmasında, Mahmut Kaşgari'nin "Divan-i Lügat it-Türk"ü Yusuf Has Hacib Ba-lasağunlu'nun "Kutadgu Biliğ"i, Kul Alinin "Kıssa yi-Yusuf'u, "Oğuzname"ler ve Kitab-i Dede Kor-kut destanı, önemli rol oynamıştı. Elbetti ki, bütün bu temel eserlerin, bu kaynakların dışında, Azer-baycan'da, Azerbaycan Türklerinin ana dillerinde bir edebiyatın oluşması imkânsız idi.
Millî edebiyatın oluşmasında millî devletin ve siyâsî hayatın da etkili olduğu kabul edilmelidir. XIII. yüzyılda Azerbaycan'da, yalnız kültür açı-sından değil, siyâsî açıdan da Türkçe edebiyatın doğuşu için müsait bir ortam gelişmekte idi.
Bu asırda Azerbaycan bir Türk İm-paratorluğu'nun-Altm Ordu'nun içinde idi. Biri bi-rini takip eden savaşlara rağmen, Selçuklular ve
Atabeylerin hakimiyet dönemlerinde temeli atılan kültür hayatı, bütün boyutlarıyla yaşanıyor ve hatta hızlanıyordu. XIII. XIV. yüzyılda, Azer-baycan Edebiyatı'nm ve medeniyetinin Zülfüqar Şirvani, Hümam Tebrizi, Evhedi Marağayi, Essar Tebrizi, Arif Erdebili gibi üstadlan yetişmişti. Mi-marlık, hattatlık, musikî nazariyesi vb. sanat alan-ları, millî esas üzerinede gelişmekte idi. Şark musikî sanatının, Azerbaycan'da yetişen Seyfeddin Urmevi, Mehemmed Ebubekir oğlu Şirvani, Farabi ve İbn Sina'dan sonra musiki sahasında Üstadı-salis (Üçüncü ustad) admı almış Hoca Abdülkadir Merağalı gibi temsilcileri çağlarını aşan eserler ver-mişlerdi. Ressamlık sanatında "Tebriz mektebi" adını almış olan okul da, XIV. yüzyılın eseri idi. Mahmud Sarraf, Seyid Haydar, Sefer Tebrizi, Abu-dullah Seyreği gibi hattatların adları yalnız kendi vatanlarında değil, bütün müslüman Şarkında ta-nınıyordu. 1259'da meşhur Merağa rasadhanesini kuran Hoca Nasireddin Tusi, yalnız astronomi ve astroloji sahalarında devrinin ünlü alimi değil, aynı zamanda tarih, felsefe, poetika üzerine araş-tırmaların ve bedii eserlerin müellifi idi.
XIY-XY yy. Azerbaycanında, Mehemmed Hin-duşah Nahçıvani, Abdullah Fezlullahoğlu, Ham-dullah Gazvini, Sami vs. gibi tarihçiler, Abdürreşid Bakuvi gibi coğrafyacı, Mahmud Şebüsteri gibi fi-lozof yetişmiş, Tebriz'de bir üniversite niteliğinde olan "Darüş-Şifa" medresesi faaliyete başlamıştı. Tabii ki, edebiyat da bu genel kültür can-lanmasının dışında kalamazdı, Merağalı Ev-hedi'nin (1274-1338) meşhur "Cam i-Cem" ve "Dehname" mesnevileri, Arif Erdebili'nin (XIY yy.) "Ferhadname" manzum destanı, Mahmud Şe-büsteri'nin "Gülşen-i Raz" felsefî manzumesi, Essar Tebrizi'nin "Mehr ve Müşteri" destanı, Fez-lullah Naimi'nin (1339-1396) "Cavidanname"si vs. bu devrin edebî mahsûlleri arasındadır. Ama hiç şüphesiz ki, kültürel gelişme açısından şahsiyet ve olay yaratacak eserlerle zengin olan bu yüzyılın en mühim edebî hadisesi, Azerbaycan Türkçesi'nin ilk örneklerinin ortaya konulması ile ilgili idi.
Azerbaycan Edebiyatı tarihinde ana diliyle ya-zılmış bilmen ilk eserin müellifi Hasanoğlu'dur. "Tezkiretü'ş-şuara" müellifi Devletşah Semerkandi onun eserlerini Türkçe ve Farsça kaleme aldığını, Rum'da ve Azerbaycan'da tanındığını söylüyor. Bu şair Türkçe şiirlerinde Hasanoğlu mahlasını, Fars-ça şiirlerinde ise aynı mânada Pur-i Hasn mah-lasını kullanmıştır.
Hasanoğlu hakkında Türk Edebiyatı tarihinde ilk defa bilgi veren Prof. Mehmet Fuat Köprülü ol-muştur. Şairin biri Türkçe, öbürü Farsça yalnız iki gazeli elde olduğundan, onun edebî kişiliği hak-
kında geniş söz açmak tabii ki, zordur. 1968' de Alman şarkiyatçı Barbara Fleming Mısır kü-tüphanelerinin birindeki elyazmaları arasında Ha-sanoğlu'nun Türkçe bir başka gazelini daha bu-larak yayınlamıştır.
Hasanoğlu'nun doğum ve ölüm tarihî belli değildir. Ancak, iki Türkçe şiirinin dil açısından tahlili, diğer taraftan, XIV. yy. tezkirecisi Se-merkandi'nin kendi eserinde onun hakkında bilgi vermesi, şairin en geç, XIV. yüzyılda yaşadığını düşündürmektedir.

Hasanoğlu'nun gazeli bu eserin yazıldığı dö-neme kadar Azerbaycan Türkçesi'nin belli bir ge-lişme dönemi yaşadığını ve şiir diline çevrildiğini gösteriyor. Gazel, geleneksel konuda-muhabbet üzerine yazılmışsa da, şekil açısından yeni ve öz-gündür; baştan sona kadar, sorular ve onlara ve-rilen cevaplar üzerine kurulmuştur:
Apardı könlümü bir hoş qemer yüz, canfeza dilber, Ne dilber? Dilberi-şahid. Ne şahid? Şahidi-server.
Men ölsem sen, büti-şengül, sürahi, eyleme qül-qül, Ne qül-qül? Qül-qüli bade. Ne bade? Badeyi-ehmer.
Başımdan getmedi hergiz seninle içdiyim bade, Ne bade? Badeyi-mesti. Ne mesti? Mestiyi-sağer.
Hasanoğlu'nun Barbara Fleming tarafından yayınlanan ikinci gazelinin dili daha açık ve an-laşılırdır. Ayrıca, birinci gazelden farklı olarak, burada ilahî aşk değil, reel, gerçekçi aşk terennüm olunur, insanî his ve duygular ön plana getirilir.
Gerçi Hasanoğlu'nun, edebiyat tarihimize iki şiiri girmiştir. Ama, muhakkak ki; bu iki şiir, millî dil ve millî edebiyatımız için, cilt cilt eserlerden daha önemlidir.
Hasanoğlu'nun açtığı yolda giden Şah Kasim Envar (1356-1434), Gazi Bürhaneddin gibi (1344-1398) gibi şairler Azerbaycan Türkçesi'ni bir şiir dili olarak daha da geliştirdiler, onun zengin üslûp ve ifade imkânlarını meydana çıkardılar. Aynı zamanda, bu dil vasıtası ile klasik Şark Edebiyatı'na yeni konular ve yeni edebî türler getirdiler. Mesela, Şah Kasim Envar ilk defa olarak Azerbaycan bayatılarınm, geraylı ve koşmalarım havasını, dilini, ifade tarzını, şeklini klasik şiire getirmiştir. Mesela, aşağıdaki şiirinde olduğu gibi:
Sabahın olsun mübarek, Çelebi, bizi unutma. Salam ile can verdik, Çelebi, bizi unutma.
Azerbaycan Türkünün yazmış olduğu bu mıs-ralarda yalnız halk edebiyatının havası değil, Ana-dolu'nun bağrından kopmuş başka bir meşhur Türk şairinin,Yunus Emre'nin ve onların her iki-sinin hocası sayılan Türkistanlı bilge Hoca Ahmet Yesevi'nin nefesi duyulmaktadır.
Gazi Burhaneddin ise, çağdaş edebiyata eski Türk şiirinin çok yaygın türlerinden biri olan tuyuğ'u getirmiş ve onun klasik örneklerini ortaya koymuştur:
Hemişe aşiq könlü büryan bolur,
Her nefes qerib gözi giryan bolur, - Sufilerin dileki mehrab, namaz, Er kişinin arzusu meydan bolur.Yalnız şairlikle yetinmeyen, aynı zamanda ülke önderi ve yiğit bir başbuğ olan Gazi Bur-hanaddin muhabbet lirizminin, dinî-ahlakî ko-nuların ve sufi görüşlerin dışına çıkamayan Azer-baycan-Türk şiirine alplik, erenlik, kahramanlık ve savaş ruhu ve konuları getirmiştir. Böylece o, bir taraftan edebiyatı kendi fikir ve amaçlarının hiz-metine verirken, öbür taraftan onu fantazi se-malarından yere indirmiş, gerçekliğe ve onun so-runlarına yaklaştırmıştır. Türkçe'nin bir şiir diline çevrilmesinde de Gazi Burhaneddin'in şahsiyeti ve edebî yaratıcılığı merhale niteliğindedir. Onun Türkçesi aradan asırlar geçmesine rağmen, tam an-laşılır, oynak ve çekicidir. Şair, halk dilinin un-surlarından büyük maharetle faydalanır, halk ede-biyatı örneklerinden, özellikle de atalar sözlerinden ve mesellerden gereken şekilde ya-rarlanır. Onun tasvirleri hayatî ve canlıdır. Gazi Burhaneddin Azerbaycan Türkçesi'nin bütün zen-ginliklerini ilk defa ortaya koyan ve bu açıdan millî edebiyatın sonraki gelişme merhalelerini, özellikle de Nesimi, Hatai, Fuzûlî, Vagif gibi ustaların ya-ratıcılıkların etkiyen üstad bir sanatkârdır.Azerbaycan Edebiyatı'nda ana dilinde ya-zılmış mesnevinin ilk numunesi de XIII. yy. mah-sulüdür. Müellifi belli olmayan bu eser, Nizami ya-ratıcılığmdaki manzum destan geleneğinin muhtemelen aynı tarihî dönemdeki anadilli ede-biyatta da sürdürüldüğünün bir işaretidir. "Des-tan-i Ahmed Herami" adlı mesneviyi, ilk defa 1928' de Türk alimi Telet Onay eski elyazmaları içerisinde, bularak yayınlamış ve kitaba yazdığı önsözde destanı, Türkçe'nin bir abidesi olarak de-ğerlendirmiştir. Destan dil ve üslup bakımından, Türk Edebiyatı'nın eski abidelerine, özellikle de "Kitab-i Dede Korkut"a yakmdır. Nizami'nin man-zum destanlarındaki konuların ve kahramanların tekrar tekrar ele alındığı bir devirde yazılmış "Des-tan-i Ahmed Herami", konusunun yeniliği ve halk edebiyatına bağlılığı ile dikkat çeker. Destanın, za-manımızın günlük konuşma dilini andıran dilinde, halk edebiyatı geleneklerine ve tecrübesine da-yanmak temayülü kuvvetlidir. Mesela, aşağıdaki örnek, "Destan-ı Ahmed Herami" de ata söz-lerinden ne kadar sık, fakat yerinde istifade edil-diğini belirtebilir:
Meseldir, seveni sevmek gerekdir,
Eyi niyyetlere irmek gerekdir. Gülendam dexi söylemedi tekrar, Heqiqet dinmemeklik olur iqrar. Meseldir, kendi düşen ağlamaz der, Axan deryayı kimse bağlamaz der.
Kırım'da, Şiraz'da, Bağdat'ta cereyan eden olaylar, maceralar üzerine kurulmuş bu ilgi çekici destan, Oğuz Türklerinin ortak edebî abidesi ola-rak adlandırılmak hakkına sahiptir.
Azerbaycan Türkçesi'nin kısa bir zaman içe-risinde Farsça ile rekabet edebilen bir şiir dili se-viyesine yükselmesi, onun yaslandığı edebî ge-leneklerin eskiliğini ve zenginliğini gösterirken, bu edebiyatın eski örneklerinin günümüze ula-şamamış olması ihtimalini artırmaktadır. Türk şi-irindeki Yunus Emre mucizesi gibi, Hasanoğlu yahut Gazi Burhaneddin de, halk edebiyatı kay-naklarından gıdalandılar; ama, onların klasik üs-lupta yazılmış mükemmel eserleri, başka kay-nakların da varlığına işaret etmektedir.

XIV. asrın sonu, XV. asrın başlarındaki ana-dilli Azerbaycan Edebiyatı'nın en büyük zirvesi şüphesiz Nesimi'dir., 1369' da, büyük bir ihtimalle Şirvan'da doğmuş, mücadele ve isyanlarla dolu ha-yatını 1417' de Haleb'te, idam sehpasında sona er-dirmişti. Mükemmel bir eğitim alan, devrinin en kâmil insanlarından biri olarak tanınan Nesimi, üç klasik şark dilinde-Türkçe, Farsça ve Arapça- eser-ler yazmıştır. Şirvan'da ve Bakü'de yaşadığı dö-nemde, Hurufilik taliminin banisi Fezlullah Heimi ile tanışıp, dost olmuş, kısa zaman sonra da, onun sadakatli müridlerinden biri haline gelmiştir. Neimi'nin tutuklanarak idam edilmesi ve hürûfilerin takibi üzerine, Nesimi Azerbaycan'ı ter-kederek Anadoluya gelmiş, burada da takip ve teh-ditlere uğrayarak Halep'e gitmek zorunda kal-mıştır. Anadolu'da Nesimi ile görüşen XV. asr Türk şairi, "Beşaretname" eserinin müellifi Refii, Nesimi hakkında, adı geçen eserinde şöyle yazmıştır:
Ol Nesimi-rehmet-i fezl-i hüda,
Ol İmaddeddin - Sirr-i Mürteza.
Ol şehid-i aşk-i fezl-i zülcelal, Bend-ü zindanlarda yatan mah-ü sal.
Ol beladan ah-ü efğan etmeyen,
Söyleyen esrarı, pünhan etmeyen-
Nesimi'nin dünya görüşü şarkın iki büyük dini-felsefi tarîkatmm-sufi/min ve hürûfiliğin et-kisi altında biçimlenmiş ve olgunlaşmıştı.
Şairin, bu felsefî anlayışların etkisi altında ya-pılmış eserlerinin temelinde Allah fikri vardır ve insanın manevî-ahlâkî olgunlaşmak yoluyla O'na kavuşması fikri ön plandadır. Nesimi için insanın en büyük mutluluğu yaradana kavuşması, O'nunla bir vahdet halinde birleşmesidir. İnsanı yar-dılmışlarm en olgunu, en kutsalı olarak gören Ne-simi, onda Allah'a mahsus sıfatların tecelli etdiğini savunur; böylece, insanı Allah'laştırır, Allah'ı in-sanlaştırır. Nesimi'nin bu isyancı panteizmi, insanı değersiz kılan, onu her açıdan kula, köleye çeviren, zamana ve zamanın hükümdarlarına karşı bir baş kaldırış olarak düşünülebilir. Nesimi Azerbaycan Edebiyatı Tarihi'ne hem şair, hem de büyük, hü-manist filozof olarak girmiştir.
Nesîmî yaratıcılığının mühim bir kısmını oluş-turan, coşkun bir ilham ve alevli bir kalbin ürünü olan gazellerinde yalnız Allah sevgisini değil, aynı zamanda insan sevgisini, hayatını verdiği güzel sevgisini, yüksek şiiriyet ve ihtirasla terennüm et-miştir. Nesîmî kendinden önce gelen şairlerle kı-yaslandığında, Azerbaycan Türkçesi'ni bir ede-biyat dili, şiir dili olarak daha da geliştirmiş, bu dilin bütün elvanlığmı, canlılığını, mûsikisini ve şi-rinliğini şiirlerinde askettirebilmiştirüşdü yene deli könül gözlerinin xeyaline, Kim ne bilir bu könlümün firi nedir, xeyali ne? Al ile ala gözlerin aldadıb aldı canımı, Alını gör ne al eder, kimse irişmez aline.Nesimi'nin hemen her gazelinde bu tür dil se-hirbazlıklarma rastlamak mümkündür. İnsanı ya-ratılmışların yücesi sayan şair, onu layıkıyla te-rennüm ve vasfedebilmek için, kullandığı şiirin dilini de öylece yüceltebilmişti.
XVI. yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı'nm hiç şüp-hesiz ki, iki büyük zirvesi vardır. Bunlar, Hatai ve Fuzûlî'dir. Tabii ki, bu sanat zirvelerinden bak-tığımızda onların çağdaşı olan, onlarla bir devirde yaşayıp, yazan bazı şairlerin eserleri ve şahsiyetleri ikinci derecede gözükürler. Aslında, XIV. XVI. yy. Edebiyatı'nda Nesimi'nin, yahut Fuzûlî'nin zir-vesine yükselmeseler de, yine millî edebiyat ta-rihinde kendi yerleri ve adları olan bir sıra istidatlı şairfer yetişmiştir. Karakoyunlu hükümdarı, şiirde Nesimi'nin takipçisi olarak tanınan Cihanşah He-kiki, Fuzûlî'nin seleflerinden biri sayılan Ni-metullah Kişveri, Hebibi Hamidi, Süruri, Sahi, He-lili, Kâtibi, Bedr Şirvani, Gülşeni, Hezani, Beşiri,Sahi vs. gibi onlarla şair, bu devir edebiyatının temsilcileri idiler. Onların hepsi eserlerinin Azer-baycan Türkçesi ile yazmış bu dilin gelişmesine çaba göstermişlerdi. Timurîler İmparatorluğunun dağılmasından sonra, Azerbaycan'ın güneyinde meydana çıkan Karakoyunlu ve Akkoyunlu dev-letleri, daha sonra ise bütün Azerbaycan top-raklarını kendi idaresi altında birleştiren Safeviler hanedanının hükümdarları, Fars etkisinden tam uzaklaşarak Azerbaycan Türkçesi'ne büyük önem verir, onun tam bir sanat ve edebiyat dili, aynı amanda devlet dili olarak kabul edilmesi ve kul-lanılmasına çalışırlar. Bu devletlerin temelini oluş-turan terekeme soyluları millî geleneklere göre yetişmişti. Onlar artık evvelki devirlerin saray mu-hitinden uzaklaşamayan hükümdarları gibi Fars kültürünün etkisi altında değildiler. Nihayet Türk-lük düşüncesinin, Türklük şuurunun kendi uyanış dönemini yaşaması, dünyanın üç kıtasında hü-kümdarlık eden Osmanlı İmparatorluğu'nun var-lığı ve bütün Avrupa'nın Türk adı karşısında tit-remesi de, Türkçe'nin hayatın bütün sahalarında hakim dil oluşunda etkili oldu. Bu tesirlerle, XV. yy. sonlarında Azerbaycan Fars devletçiliği ge-leneklerinin ve Fars kültürünün son kalesi olan Şir-vanşahlar devleti Safevi hanedanının savaşı siyâsî ve manevî baskısı ile çöktü ve bu saray etrafında toplanan Farsdilli şairler, dönemin edebiyatında hiç bir iz bırakmadan silindiler.
XV. XVI. yüzyılda, Türk dünyasında kültür açısından bir yakınlaşma ve bütünleşme oluştuğu dikkati çeker. Türk hükümdarları biri birleri ile çe-kişseler de bu hükümdarların memleketlerinde ya-şayan Türk şairleri bir manevî birlik havası oluş-turmaya çaba gösteriyorlardı. Mesela, Güney Azerbaycan'da, Serab kasabasında doğan, Şah Kasım Envar; Orta Asya'ya göçerek burada hem büyük şair, hem de tarikat mürşidi gibi tanınmış, onun takipçileri arasında Emir Tiymur'un torunu Mirze Uluğbey bile bulunmuştur. 1488' de Sultan Hüseyin Baykara'nın veziri Emir Ali Şir Nevai'nin Azerbaycanlı şairin mezarı üzerine türbe yap-tırması, sözünü ettiğimiz manevî birliğin bir sim-gesi gibidir. XVI. yy. Azerbaycan şairlerinin fay-dalandıkları en büyük edebî örneklerden biri de Orta Asya Türk şiirinin ünlü üstadı Nevai'nin eser-leri idi. Nevai şiiri yalnız bedii özellikleri ve ko-nusu açısından değil, dil özellikleri açısından da Azerbaycan şairlerini etkilemişti. Mesela, kendim Nevai ile kıyaslayan ve Sultan Hüseyin Baykara gibi şiire, sanata değer veren bir koruyucu bu-lamadığı için adını dünyaya duyuramadığını söy-leyen Kişveri, eski Özbek-Çağatay Türkçesi'nin ke-lime ve terkiplerini de bol bol kullanıyordu:Kişveri şiiri Nevai şiirinden eskik imes, Bextine düşseydi bir Sultan Hüseyni Baykara.Sanatta bu manevî birlik havasını geliştiren, si-yasette ise zayıflatan şair-hükümdar Şah İsmayıl Hataî (1586-1624) Azerbaycan Türkçesi'ni bir dev-let diline, hatta uluslararası diplomatik münasebet diline çevirdi. O, Akkoyunlu ve Şirvanşahlar dev-letinin varlıklarına son vererek Azerbaycan'ın ku-zeyi ile güneyini birleştirdi ve 1502' de, onaltı ya-şında iken Tebriz'de, kurucusu olduğu Savefiler Devleti'nin başına geçti. Bundan sonra genç şahın İran, Irak ve Orta Asya üzerine zefer yürüşleri baş-lar. Ama 1514' te, Şah İsmayil Çaldıran'da kendisi gibi şair-hükümdar Sultan Selim'e yenilir ve bun-dan sonra savaşlardan uzaklaşır, hayatının geri kalan on yılını bütünüyle sanata, ülkesinde kül-türün ve sanatın gelişmesine verir. Diğer hü-kümdar-şairler gibi Hatai de bazen şiiri kendi siyâsî fikirlerinin niyetlerinin ifadesi için kul-lanmaktan geri kalmamıştır. Onun şiirlerinin mühim bir kısmı Hatai'nin hakimiyeti döneminde Azerbaycan ve İran'da siyâsî ideolojiye çevrilen şi-iliğin tebliğine ve terennümüne hasredilmiştir.
Hatai kısa ömür sürmesine, bir devlet adamı ve başbuğ olmasına rağmen, kendinden sonra zen-gin bir edebî miras bırakmıştır. Hem aruz, hem hece vezninde eserler yazmıştır. Çok sayıda gazel, tuyug vs. eserleri ile birlikte özgün üslûbu ile ta-nınan "Dehname" adlı mesnevinin müellifi olarak ta tanınmaktadır. Hatai'nin şiirlerinde onu farklı görüş noktalarından müşahede etmek müm-kündür. Bu şiirlerin bir kısmında o, yenilmez bir savaşçıdır, bir kısmında bilge bir tarikat şeyhidir, bir kısmında ise, kalbi sevgi ateşi ile dolu bir aşık-tır. Ama her zaman samîmidir, her zaman inanç-lıdır, her zaman içten gelen duygu ve dü-şüncelerini anlatır. Hatai'nin şiirlerinden insanın manevî özgürlüğü ön plandadır. Dünyaya bakışı açısından Hatai panteizm felsefi anlayışına taraftar görülür. Nesimi ve Hellac-ı Mansur'un fikirlerini devam etdirir. Hatai'nin gerek aruz vezninde yaz-dığı gazellerinde, gerekse halk şiiri üslubundaki eserlerinde kullandığı Azerbaycan Türkçesi gü-nümüz okurları için de tam anlaşılır, halk ağ-zından alınmış bir dildir.
Şüphesiz, orta çağ Azerbaycan Edebiyatı'nm ve bütün Türk şiirinin en büyük ve ulaşılamaz sanat zirvesi, bütün devirlerin ve bütün halkların benzersiz sevgi şairi Muhammed Fuzûlî'dir. 1494 'de Kerbela'da doğan, 1556' da, şiirlerinde "Kutsal Toprak" diye adlandırdığı Kerbela'da Hakk'm rah-metine kovuşan Fuzûlî, Türk şiirinin tarihinde en büyük edebî mektebin kurucusu, beş yüz seneden beri yaşamakta olan edebî geleneklerin ya-ratıcısıdır. "Fars lafzı" ile güzel şiirlerin çok-luğunu, "Türk lafzı" ile nezm-i nazik yaratmanın zorluklarını söyleyen şair, Türkçe'nin güzelliklerini ortaya çıkarmak, şiirde onu Fars dili ile rekabet edebilecek bir duruma getirmek vazifesini üst-lenmiş ve bu amacına ulaşmıştır. Fuzûlî, Türk di-lini en yüce hakikatleri, en ince psikolojik du-rumları ifade edebilecek seviyeye yükseltmiş, onu "namerbutluktan" ve "nahamvarlıktan" arın-dırmış, yalnız "hüner dili" değil, aynı zamanda aşk dili, ülfet dili, güzellik dili olduğunu, ölmez eser-leri ile bir daha ispatlamıştır. Fuzûlî, Azerbaycan'a şiirininin sonraki devirlerini ve temsilcilerini o kadar kuvvetli etkilemiştir ki, asırlar boyunca şa-irler Fuzûlî sözünün sihrinden, cazibesinden