![]() |
|
|
#31 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
"İKİMİZ DE GAZİYİZ"
Mustafa Kemal Atatürk bir tarihte Eskişehir’i ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparken, asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok'a;
- Bu çınarları hatırlıyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü!... Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inip, büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu. Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince “Gazi” pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu: - Adın ne?... - Yusuf!... - Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?... - Nasıl hatırlamam, paşam?... Maiyetinde çavuştum!... - Maiyetimde mi... - Bütün kuvvetlerin baş kumandanı değil miydin, paşam!... Hep emrinde savaştık. Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş!... deyince, eski asker el buğuladı: - Estağfurullah, paşam!... Gazi sizsiniz!... - Rütbe başka... Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz!... Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererek, ilave etti: - Şerefine Gazi Yusuf Çavuş!... - Şerefte daim ol paşam!... Ağlamaktan ayranı içemeyen kahveciye, o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi: - Allahaısmarladık, silah arkadaşım!... |
|
|
|
|
|
#32 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
"BASKIN, ZAFER İÇİN BİRİNCİ ANAHTARDIR"
Olay, Harp Okulu’nda geçmiştir:
Öğretmen cümlesini henüz bitirmemişti ki, kapı birdenbire açılarak Atatürk yanlarında yaverleri olduğu halde sınıfa giriyor. Öğretmen: - “Kalk!..” diye bağırıyor. Bütün öğrenci çelik yaydan fırlayan ok gibi ayağa kalkıyor. Atatürk yavaş yavaş kürsü tarafına giderek oturmalarını emrediyor. Öğretmen, kendisini taktim ettikten sonra anlattığı dersin konusunu kısaca izah ediyor. Atatürk, gelişi güzel bir öğrencinin yanına oturuyor ve öğretmenin dersine devam etmesini istiyor. On dakikalık bir zaman geçiyor. Sınıfın tavanında bir nevi alıcı ve verici tertibat bulunan ve doğrudan doğruya okul komutanı odasıyla irtibatlandırılmış bir çeşit radyo işlemeye başlıyor. (Öğrenciler arasında ona espiyon adı verilmiştir.) gürültüler arasında okul komutanının sesi duyuluyor: - “O kısımda hangi öğretmen var?...” Öğretmen hemen cevap veriyor: - “Harp Tarihi Öğretmeni Kurmay Bnb. ...” - “Atatürk sınıflara girdiği zaman tekmil verilecek ve anlatılacak ders kısaca kendisine izah edilecektir”. - Atatürk şu anda sınıfta bulunmaktadır komutanım!...” Öğretmen cevap verince makina kapanıyor. Bu olaya Atatürk hiç sesini çıkarmıyor, öğretmende anlatmasına devam ediyor. Lakin bütün öğrenciler hayretler içerisindedir. Nasıl olmuştu da Atatürk için bu kadar tertibat alan okul komutanının O’nun geldiğinden haberi olmamıştı?... Biraz sonra okul komutanı da yavaşça sınıfa giriyor, kapı yanında ayakta duruyor. Korku ve heyecandan sapsarı olmuştur. Atatürk’ün geldiğimden nasıl haberim olmadı, nereden ve nasıl geldi? Der gibi bir öğretmene, bir de öğrencilere şaşkın şaşkın bakıyor. Atatürk ağır ağır oturduğu sıradan kalkıyor ve kürsüye geliyor: - “Arkadaşlar”, diyor. “Afyon taarruzunu baskın ile nasıl kazandığımızı öğretmeniniz size detaylarıyla anlattı. Yunanlılar altı ayda geçilmesi imkansız dedikleri mevzilerini altı saatten daha kısa bir sürede yarmaya muvaffak oluşumuzun sırrı bundan başka bir şey değildir... Şu anda sizin yanınıza gelişimde bir baskın sonucudur. Bunun etkisini sizlere bırakıyorum. Yalnız şunu unutmayınız ki: "Baskın zafer için birinci anahtardır” |
|
|
|
|
|
#33 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Başbuğ Atatürk, şerefini çok üstün tuttuğu o üniformayı hayatı boyunca iki defa giymişti : Biri, kendisine pu paye TBMM tarafından verildiğinde fotoğraf çektirmek için, diğeri de İtalyan diktatörü Mussolini'ye anlamlı bir mesaj göndermek için.
Mussolini'nin, Akdeniz bölgemizde hak iddia ettiği günlerde, İtalya büyükelçisini kabul eden Atatürk, sivil kıyafetle başladığı görüşmeyi yarıda keserek MAREŞAL üniformasını giyip gelmiş ve elçiye de " Şu sözlerimi Duçenize (Mussolini'ye) iletin: Üniformalar çok kolay ve çabuk giyilir. Ancak üniformaları taşımak o kadar kolay değildir" demişti. Mussolini'de bu mesajdan sonra, Türkiye hakkındaki saldırgan politikasına son vermek zorunda kalmıştı. |
|
|
|
|
|
#34 (İleti Bağlantısı) |
|
Yeni Üye
|
BİR GÜN BÜTÜN TÜRK DEVLETLERİ İLE BİRLİKTE ÇİN SEDDİNDE BULUŞACAĞIZ.BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL
|
|
|
|
|
|
#35 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Atatürk'ün basyaveri Salih Bozok anlatiyor.
Baskumandan, dusmandan kurtartigi Izmir'de gecirecegi ilk gecesinin tarif edilemez sevincini yasiyordu. Izmir'deki yeni evinde Mustafa Kemal Pasa ilk gecesini calisarak gecirdi. Kendisi icin zengin bir sofra hazirlandigi halde hicbir yemege dokunmadan ufak tefekle karnini doyurdu ve gec vakitlere kadar calisti. Ertesi sabah erkenden uyanmistik. Hafif bir kahvaltidan sonra vilayet konagina gittik ve dogruca Vali'nin odasina girdik. Vali, Ingiliz Konsolosu ile konusuyordu. Biz gelince Vali ayaga kalkti ve Konsolos ile Mustafa Kemal Pasa'yi tanistirdi. Konsolos, iyi Turkce biliyordu. Pasa Vali'ye sordu: -Konu nedir? Vali anlatti: -Sayin Konsolos, Ingiliz tebasindan olan vatandaslar ile Rum, Ermeni, Yahudi gibi azinliklarin guven altinda bulunduklarini belirtir bir "guvence" istiyorlar. Ben kendilerine herkesin esit bicimde guven altinda olduklarini bildirdim. Mustafa Kemal Pasa, Konsolos'un Türkce bildigini biliyordu, oyle oldugu halde ofkesini belirtmek icin sordu: -Ee, peki daha ne istiyormus? Bu soruya Konsolos Turkce cevap verdi. -Tebamiz hakkinda hukumetinizden yazili teminat istiyorum! Konsolos garip bir bicimde diklenmisti. .. Pasa'nin sesi havada kirbac gibi sakladi: -Yunanlilar zamaninda kendi tebanizi daha emniyette mi goruyordunuz? Konsolos gerisinde Ingiliz devletinin bulundugunu belli eden bir kasilma ile: -Evet , dedi. Yunanlilar burada iken tebamizi emniyette goruyorduk. -Oyleyse buyrun tebanizla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim! Konsolos kendisinden umulmayacak bir cesaret gosterdi: -Yani majestelerimin hukumetine savas mi aciyorsunuz? Mustafa Kemal iyice ofkelenmisti fakat ofkesini tuttu ve Konsolos'a: -Siz kiminle ve ne ne konustugunuzu biliyor musunuz?.. Ben Turkiye Buyuk Millet Meclisi Baskani ve Turk Ordulari Baskomutaniyim. Savas açmaya, baris yapmaya hakkim var. Siz kimsiniz!.. Hukumetiniz adina savas ve baris gorusmeleri yapmaya yetkili misiniz? Boyle bir yetkiniz varsa goruselim. Yoksa (eliyle kapiyi gosterdi) buyurunuz efendim!.. O kasim kasim kasilan Konsolos, Mustafa Kemal Pasa'nin son cumlesi uzerine sapsari kesildi ve tek bir kelime soylemeden kapidan cikti gitti. Mustafa Kemal Pasa arkasindan bir sure baktiktan sonra Vali'ye dondu: -Yuz vermeyin Vali Bey! Bunlar karsilarinda hala Babaili Hukumeti var saniyorlar. Bir zirhlisi onunde pisacak, bir blofu onunde yelkenleri suya indirecek "devletcik" saniyorlar bizi!.. Kustahligin derecesine bakin, bana "Savas mi aciyorsunuz?" diye soruyor, barut kokan bir odada sorduguna bak!.. Savas halinde degil miyiz sanki!.. |
|
|
|
|
|
#36 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
ATATÜRK'ÜN ZAFERDEN SONRA ANKARA'YA GELİŞİ Büyük Taarruz başarılmış ve düşman denize dökülmüştü. Ülkenin her yerinde bu bayram kutlanıyordu. Davullar çalınıyor, zeybekler oynanıyordu. Her evde, her ocak başında bu konuşuluyor; herkes birbirine sarılıp bunu kutluyordu. Ben, bu son muharebede yaralanmış, Ankara'ya gönderilmiştim. Ankara'da Numune Hastanesi'nde yatıyordum. Bizler bu olayları gazetelerden ve gelen hasta bakıcılardan öğreniyorduk. Bir Ekim günü Ata'nın Ankara'ya döneceği haberi hastanede yıldırım gibi duyuldu. Bu haber bütün hastalara bir hayat iksiri gibi tesir etmiş ve herkes iyileşmişti. hepimiz Ata'yı karşılamaya gitmek istiyorduk. Fakat hastanedeki doktor ve bakıcılar tabii ki buna izin vermek istemiyorlardı . Biz birkaç gazi asker ve subay arkadaşla beraber istasyona gizlice gitmeye karar verdik. O gün sabahleyin kendimize çeki düzen vererek; yarı sivil, yarı asker, yarı hastane kıyafetiyle ile istasyona koştuk. İstasyona bir geldik ki, mahşeri bir kalabalık; bugünkü Gençlik Parkı ve Paraşüt Kulesi'nin olduğu yeri hınca hınç doldurmuştu. Yüzbinlerce kişi, kadını, erkeği, ihtiyarı genciyle civar köy, kasaba ve vilayetlerden; atlarla, arabalarla, kağnılarla, eşeklerle gelmişler, Ata'yı görmek için meydanları doldurmuşlardı . Adım atacak yer yoktu. Davullar çalınıyor, zeybekler oynuyor, halaylar çekiliyordu. Az sonra sesler kesildi. Herkes trenin istasyona girmekte olduğunu söyledi. Sonra da tren istasyona girdi. "Yaşa var ol!" sesleri, davul-zurna seslerine karışıyordu. Atatürk trenden inmiş ve istasyondan Meclis'e kadar yürüyerek kumandanlarıyla beraber ilerliyordu. Kurbanlar kesiliyor herkes ve bizler gözyaşları ile bu sevince katılıyorduk. Ata'nın adımının önüne kundaktaki çocuğunu, "Sana bu evladım veya torunum da feda olsun" demek için koyan kadınlar, nineler gördüm. Bizler bu coşku içinde erlerle sarılıp ağlaşıyorduk. Atatürk, bir ilah gibi, bu coşkulu karşılama arasında hiçbir aşırı hareket göstermeden rüzgar gibi tak, tak, tak, tak diye askerce yürüyerek geçip, Meclis'e gitti. Bizler bu mutlu sonu bir muhteşem film gibi seyrederek ve gördüklerimizi birbirimize anlatarak hastaneye döndük. Hastaneye bir geldik ki, hastanede birkaç ağır hasta ve birkaç bakıcıdan başka hiç kimse kalmamış. Sargılarla, alçılı ayaklarla koltuk değnekleriyle herkes bizler gibi bu muhteşem merasimi görmeye koşmuştu... |
|
|
|
|
|
#37 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
VATANIMIN TOPRAĞI TEMİZDİR Kral Edward İstanbul'a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaştı. Atatürk de rıhtımda O'nu bekliyordu. Deniz dalgalı idi ve kralın bindiği motor inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de Kral'ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören kral bir mendille elini silmek istediği bir anda Atatürk: -Vatanımın toprağı temizdir, o, elinizi kirletmez! diyerek, Kral'ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi. |
|
|
|
|
|
#38 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
ANKARA'YI NEDEN BAŞKENT YAPTIM? Sıcak bir günün akşamında yanında bazı ileri gelenler ile Köşkü'nün bahçesinde dolaşıyordu. Ben de o sıralar eski Köşk'ün tavan dekorlarıyla meşguldüm. Tozlu ve sisli bir akşam Ankara'nın üzerine çökmüştü. Yer yer toz hortumları semaya doğru yükseliyor ve manzaraya daha boğucu bir hava ekliyordu. Bize: -Ankara'yı hükümet merkezi yapmakla iyi mi ettim? diye sordu. Tabii herkes müspet cevap verdi. Arkasından: - Neden? suali gelince, kimi staratejiden, kimi siyasetten bahsetti. Hatta birimiz kayalık güzeldir" gibi bir estetik nazariye de ortaya attı. Atatürk : -"Şimdi dalkavukluğu bırakın" diye münakaşayı kapattı. -Ankara'nın hükümet merkezi olmak için saydığınız meziyetleri beni ikna etmeye yetmez. Ben Ankara'yı hükümet merkezi yapmakla büsbütün başka bir hedef güttüm. Türk'ün imkansızı imkan haline getiren kudretini dünyaya bir kere daha tekrar etmek istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar, yeşil ağaçların çevirdiği villaların arasından uzanan yeşil sahalar asfaltlarla bezenecek. Hem bunu hepimiz göreceğiz. O kadar yakında olacak". |
|
|
|
|
|
#39 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
TÜRK MİLLETİNE OLAN HAYRANLIĞI Zamanının ünlü biyografi üstadı alman Emil Ludwig 1934'de Atatürk'ün hayatını yazmak için Ankara'ya gelmişti. Eserleri arasında geçmişin ve yaşanılan devrin iz bırakmış nice şahsiyeti vardı. O günlerde Polonya Cumhurbaşkanı, çok ünlü bir piyanist, bir virtüöz olan Ignas Jan Paderavsky'nin hayatını yazıyordu. Mustafa Kemal kendisini kabul ettiğinde, önce bedeni hususiyetlerini uzun uzun tetkik etmesi genel sekreteri Hikmet Bayur'un dikkatini çekmişti. Nitekim soyu sopu üzerinde bilgiler edindikten sonra Hikmet Bayur'a Ata'nın musiki ve bilhassa keman-piyano ile meşgul olup olmadığını sormuş Bayur'un bu soru üzerine şaşkınlığını görünce şu açıklamayı yapmıştı: -"İzah edeyim. Atatürk'ün parmakları daha çok bu müzik aletleriyle meşgul olanların bariz hususiyetleridir. Mesela Paderavsky'ninki böyledir. Size rica edeceğim. Bana bir elinin parmaklarını bir kağıda çizer, verir misiniz?" Atatürk, bu isteğe tebessüm etmiş, daima nazik ev sahibi olarak arzuyu yerine getirmiş, fakat tarihçinin yanlış hüküm vermemesi için şu açıklamayı yapmıştı: - "Bana ailemde zafer kazanmış büyük kumandanlar olup olmadığını sormuştunuz. Size yoktur cevabını vermiştim. Şimdi parmaklarımı ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir askerde yadırgadığınızı seziyor gibiyim. Size kestirmeden bir açıklama yapacağım. Eğer, bende bazı fevkaladelikler görüyor ve buluyorsanız bunları sadece ve yalnız Türk olmama, Türklüğüme bağlayınız. Bu ülkenin bütün insanları temelde benzer yapı içindedir. Hatta kusurlarımızda bile... Biz bu aynı kaynağın kök sağlamlığı ile milliyet ve devlet yapısını muhafaza edebilmiş müstesna milletiz. Sadece ben değil, tarihte bu büyük millete sahalarında hizmet edebilmişler varsa, hepsinin ilham kaynağı aynıdır" |
|
|
|
|
|
#40 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR Ata Kastamonu'yu ziyaret etmişti. Kışlaya da uğramıştı. Koğuşları geziyordu. Her koğuşta birçok vecizeler vardı. Güzel sözlerdi bunlar. Bir koğuşta büyük bir levha yazılmış : -Bir Türk on düşmana bedeldir. Atatürk bunu görünce birdenbire durdu, yüzü değişti, gözleri daldı. Sonra sert bir sesle: -Hayır, hayır... dedi. Bir Türk dünyaya bedeldir. |
|
|
|
|
|
#41 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
MUSTAFA KEMAL HAKİKİ BİR TÜRK MİLLİYETÇİSİ İDİ. Mustafa kemal 5. Orduda Arap ırkından olan askerlere daha özel muamele yapıldığını ve Anadolu çocuklarından daha üstün tutulduklarını gördükçe müteessir oluyordu. -Osmanlılığın telkin ettiği bu aşağılık duygudan ne zaman kurtulacağız? diyordu. Aynı ıstırabı bende duyuyordum. Yafa'da Mustafa Kemal'in bölüğünde alaydan yetişmiş Makedonya Türkleri'nden yaşlı bir yüzbaşı vardı. Yüzbaşı Anadolulu kıta çavuşlarına karşı şiddetli davranıyor, yeni erlere karşı ise lüzumundan fazla müsamaha gösteriyordu. Onların azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmuyordu. Mustafa Kemal, başından geçen bir olayı şöyle anlattı: -"Bir gün Makedonyalı yüzbaşı, kıta çavuşlarından birini bölük kumandanlığı odasına çağırdı. Müfit ile ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk delikanlısı idi. Yüzbaşı gencin onurunu kıracak şekilde azarlamaya başladı. Daha ziyade mensup olduğu ırka hücum ediyordu. -Sen, diyordu, nasıl olurda necip Arap kavmine mensup peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin? Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile dökemezsin. Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı, fakat gerçek itaatin sembolü olan Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarından tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü. Dayanamadım. -"Yüzbaşı efendi susunuz!" diye bağırdım, birden şaşırdı, sözlerin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu. -"Yoksa fena bir şey mi söyledim?" -Evet, çok fena hareket ettiniz, buna hakkınız yok, bu erlerin bağlı bulunduğu Arap kavmi birçok bakımdan necip olabilir, fakat senin de benim de, Müfid'in de ve çavuşun da mensup olduğumuz kavmin de büyük ve asil bir millet olduğu asla inkar edilemez bir gerçektir. Yüzbaşı başını önüne eğdi, utanmıştı. Çok yıllar sonra, bir gün Ankara'da beni de şahit göstererek anlattığı bu hakiki olay karşısında görüşü şu idi: Bu ve buna benzer hadiseler, Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır. Mustafa Kemal'in, Türk Tarih Kurumu'nu kurmasının en büyük nedeni bu asil düşüncede aranmalıdır. Türk Milleti'nin asaletine, büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını ve bunu iftiharla savunmasını hayatı boyunca amaç edinmiştir. Milletine: -"Ne mutlu Türküm diyene!" Hitabıyla seslendiği zaman, buna bütün mevcudiyeti ve samimiyeti ile inanmıştı. |
|
|
|
|
|
#42 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
BU MİLLETLE NELER YAPILMAZ!.. Atatürk, milletin ruhundaki o sönmez meşaleyi tutuşturmak için Anadolu'yu adım adım dolaştığı 1919 yılıydı. Büyük asker, Erzurum yolundadır. Ilıca'da tunç yüzlü bir ihtiyarla yaptığı enteresan bir görüşmeyi Cevat Dursun oğlu şöyle anlatmaktadır: "20-30 kişilik bir göçmen kafilesi başında bulunan bu ihtiyar, omuzlarına kartal kanadı attığı paltosu ve elindeki asası ile bir yolcudan çok doğu mitolojisindeki yarı tanrı kabile reislerine benziyordu. Misafirlerin önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üstüne koyarak onları selamladı. Mustafa Kemal, ta yanı başına kadar geldiği halde heybetliliğinin azametini kaybetmeyen bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu.bu kısa hoş-beşten sonra Paşa ihtiyara: -Ağa, dedi. Böyle nereden geliyorsun? -Paşam Rus gelirken göçmen olmuştuk. Çukurova'daydı m. Şimdi köyüme dönüyorum.buralara dönmenin pek yerinde olmadığını, kışın sıkıntı çekileceğini anlatmak istedi.sonra da ekledi. -Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi? -Hayır paşam, Çukurova cennet gibi bir yer.bir eken yüz alıyor. Son günlerde işittim ki, İstanbul'daki "ırz kırıkları" bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş . Geldim ki ne göreyim, bu namertler kimin malını kimlere veriyorlar?. . Tunç çehreli, beyaz sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses, yine onun gibi tunç yüzlü askerin gözlerini yaşarttı. -Bu eski Türk kalesine millet işi için milletle beraber çalışmaya gelen büyük devlet adamı, yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü: -Bu milletle neler yapılmaz!..dedi ve sonra ihtiyarla vedalaştı. |
|
|
|
|
|
#43 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
BEN, CUMHURİYETİ BÖYLE KAZANDIM!... Ankara, 10. Cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir. Şehir, baştanbaşa ışıklarla donatılmıştır. Eğlence yerlerinde her Türk, tam bir şuurla devrimin nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir. Atatürk, resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevi'ne de teşrif ediyor. Orada, milli ve mahalli giysileriyle coşan ve coşturan Türk köylüleriyle karşılaşıyor. Bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yegane kudret ve kuvvet membaı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece duygulanıyor. Onları bir süre seyrettikten sonra, doğru Çankaya'ya teşrif ediyorlar ve: -Efeleri buraya getiriniz!.. Emrini buyuruyorlar. Efelerin Çankaya'da, Atatürk'ün sofrasında nasıl coştuklarını ve nasıl coşturduklarını anlatmaya imkan yoktur. Büyük Ata, sahnenin en heyecanlı bir anında, Ankara efelerinden birine soruyor: -Efe, sen benim için ne yapabilirsin? Efe tereddüt etmeden cevap verir: -Her şey... -Mesela?.. -Ölürüm... Şimdi bütün dikkat Atatürk'e çevrilmişti.kimse konuşmuyor, onları dinliyordu. Atatürk, gözlerini etrafındakiler üzerinde bir kez gezdiriyor, sonra: -Efe, diyor, sözünde samimi misin? -Emir sizindir, Ata'm. Atatürk, elini dizinin üstüne vuruyor: -Koy başını buraya!... Efe derhal başını Ata'nın dizlerine koydu ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hissetti.bu, Atatürk'ün şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğuydu. Efe, bu soğuklukla beraber şakağına dayanmış bir tabanca olduğunu görmüş, fakat en küçük bir harekette bulunmamıştı. Efe, Ata'sı için ölümü seve seve kabul edebilirdi. Fakat Atatürk, ona kıyacak mıydı? Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu. Nefes almaktan korkuyorlardı ve gözler Atatürk'ün elindeydi. Tabanca, efenin şakağına dayanmıştı. Fişek sürülmüş ve emniyet açılmıştı. Atatürk, bir saniye bile sürmeyen bu an içinde ve gözle fark edilemeyecek bir hızla tabancanın namlusunu şakağın yanından, belki bir santim kadar kaydırarak tetiği çekiyor. Derin sükutu yırtan korkunç tabanca sesi... Kalpler, sanki yerinden kopacak. Hazır bulunanların hepsinin beti benzi kül rengini almıştır. Fakat, efenin başı hala Ata'nın dizindedir ve efede en küçük bir kımıldanma yoktur. Atatürk, efenin başını dizlerinden kaldırıyor, temiz alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor. Hala biraz önceki havanın tesirinden kurtulamamış olanlara: -İşte, ben Anadolu Savaşını bunlarla ve böyle canlarını esirgemeyenlerle kazandım, diyor. |
|
|
|
|
|
#44 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
HALK İSTERSE BENİ DE KOVAR ! 1935 senesinde idi.Atatürk'ün Çanakkale'ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti.bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı . Bunlar, o zaman rivayet olunduğuna göre Filistin'e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale'ye geliyor"dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk'ü hiç görmemiştim. Heyecanla Atatürk'ün geleceği Balıkesir caddesine dikildim. Bu esnada yanımda bulunan birkaç Yahudi'nin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmağa vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü."Atatürk geliyor" sözü yeniden ağızdan ağıza dolaştı. Halkın "yaşa, varol!" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın arasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı.Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hareketli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Ata'nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istedi. Atatürk: -Bırakın gelsin! dedi. Bu Musevi vatandaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak: -Paşam bizi kovuyorlar.biz ne yapacağız? dedi. Atatürk bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı.buna rağmen sordu: -Sen kimsin? -Ben paşam, Çanakkale Musevileri'nden Avram Palto. -Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi. Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı.biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi: -Hayır paşam, halk kovuyor. Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve: -Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü. |
|
|
|
|
|
#45 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
MEDRESELER Rize gezilerinde medreselerin açılması için kendisine başvuran hocalara; öfke ve sertlikle ve herkesin önünde: - "Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir. Açsanız karnınızı doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır, anladınız mı?" diye bağırdı. Prof. Mahmut Esat BOZKURT |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Konuk) | |
| Seçenekler | |
|
|