![]() |
|
|
#46 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN ANILAR
TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM Afyonkarahisar'ı n hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı. - Binbaşı mısınız? - Hayır. - Albay mı? - Hayır. - Korgeneral mi? - Hayır. - Peki nesiniz? - Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi: - Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!.. |
|
|
|
|
|
#47 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
1930 yılında Kırklareli Türk Ocağı'ndaki konuşması :
"... Bizim devlet hayatımızda bilindiği gibi Osmanlı siyaseti, gayri mütecanis unsurlardan ve maddelerden meydana gelmişti. Bunlardan bir harita yapmak mümkün olmadığı için OSMANLI SİYASETİ YERİNE YENİ BİR SİYASET ÇIKTI. O SİYASET, MİLLİ SİYASET, TÜRKÇÜLÜK SİYASETİDİR. " BAŞBUĞ ATATÜRK Bu mukaddes yurdun öz varisi Türkiye Cumhuriyeti'nin yılmaz harisi, o büyük, yüksek, ASİL TÜRK KAVMİNİN bugünkü genç ve dinç çocuklarıdır; biziz! BAŞBUĞ ATATÜRK Asya'nın göbeğinden tamamen kaynayan Türkler soyundan ırkdaşlar buraya gelerek memleketi, hayat-ı sabıka ve asliyesine teslim ettiler. Memleket en nihayet yine sahib-i aslilerinin elinde tekerrür etti. BAŞBUĞ ATATÜRK Türkler demokrat, hür ve mesul vatandaşlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir. BAŞBUĞ ATATÜRK TÜRKİYE'DE TÜRK'TEN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞÜNMEMEK! Ancak bu davranışladır ki her türlü esenlik ve mutluluk ereklerine ulaşabiliriz. BAŞBUĞ ATATÜRK TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR; İŞTE MİLLİYETPERVERLERİN PRENSİBİ BUDUR!!! BAŞBUĞ ATATÜRK *** Sadece bu örnekler bile Ulu Başbuğ'un Türk ırkına verdiği önemi göstermektedir. Demek ki Atatürk, Türk ırkını, bu memleketin kurucusu ve sahibi olarak görüyor. Sentezcilere, düz ovada siyaset yapanlara, soyu bozuk olduğu için Türk'ün asilliğini kıskananlara, bu memlekete Türk'ten başka unsuru ortak edenlere duyrulur. Tanrı Türk'ünü koruyor. Atatürk bunun bir işaretiydi. |
|
|
|
|
|
#48 (İleti Bağlantısı) |
|
Atsızcı Adayı
|
Sene 1938, 10 Kasım...
İstanbul Üniversitesi’nde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir Alman profesör var, Hukuk Fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer: - Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam? - Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın. İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak: - Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... der. (Yücebaş, Hilmi, Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları, Hatıraları, 1963, Sh. 39)
__________________
Her Türk Savaşçı Doğar. |
|
|
|
|
|
#49 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
AFYONKARAHİSAR KOLORDU DAİRESİNDE SUBAYLARA HİTABEN KONUŞMA
(31TEMMUZ 1920) Efendiler! Eski silâh arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdanî zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz: müsait yer de yoktur. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülâhaza etmekle yetineceğim. Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiaten ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur. Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanî imanıdır. İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvelâ onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımı za ve subaylarımıza tecavüze ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak plânını takip ettiler ve ediyorlar. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak huzuruna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktı r. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim kaynak -ki milletin vicdanî imanıdır- mevcuttur. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulunur. Malûm bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardadır. ". O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların, subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirle r. Şahsi ve hususi itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirle r. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ÖLMEYECEĞİZ, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız. Mustafa Kemal |
|
|
|
|
|
#50 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
26 Ağustos sabahı
Fotoğrafta, Kocatepe'nin güneybatısındaki çadırlı ordugahta taarruzu izleyen Mustafa Kemal Paşa ve maiyeti görülüyor. Türk ordusu 1922 baharı boyunca taarruz planlarını yaptı; Haziran ve Temmuz'da ise tüm hazırlıklarını tamamladı. Başkomutanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi Komutanlığı karargâhları, 24 Ağustos'ta Afyon'un Şuhut kasabasına, ertesi gün de Kocatepe'nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha nakledildi. Mustafa Kemal Paşa beklenen şifreyi 25 Ağustos geceyarısına doğru cepheden Ankara'ya İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf Bey'e iletti ve " Ağustos'un 26. günü düşmana taarruz başlayacaktır" dedi. Bu telgrafın çekildiği saatlerde bazı bölgelerde Türk askeri Yunanlılara 400 metre kadar yaklaşmıştı ve saldırı için emir bekliyordu. 26 Ağustos 1922 sabahı önce tanzim ateşiyle başlayan büyük topçu saldırısı saat 5.30'dan itibaren tahrip ateşine dönüştü ve 'Büyük Taarruz' başladı. Daha ilk gün, Türk ordusunun yoğun saldırısından bunalan Yunan ordusunun geri çekilmeye başladığı haberleri gelmeye başladı. 30 Ağustos'a gelindiğinde Yunanlıların 5 tümeni ne Dumlupınar'a ne de Kütahya'ya doğru gidebilecek durumda idi. Mustafa Kemal Paşa topçulara bu beş tümene mümkün olduğu kadar yakından ateş edilmesi emrini verdi. Düzem bozulan ve kaçmaya başlayan düşmanın toparlanmasına fırsat vermemek için İzmir'e kadar takibi emredildi. O günlere ilişkin anılarda, bu takibin hızı konusunda şu satırlara rastlanıyor: "Düşman o kadar hızlı geri çekiliyordu ki peşlerinden koşmak savaşmaktan daha zordu. Biraz durup savaşsınlar da dinlenelim istiyorduk." Sakarya Savaşı'nın kazanılmasından sonra Akşehir'de ve Ilgın'daki manevralarla büyük taarruza hazırlanan Türk ordusu, 26 Ağustos günü saat 05.30'da topçu ateşiyle saldırısını başlattı. |
|
|
|
|
|
#51 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Mustafa Kemal :
"Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Peste ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir." "Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düstükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi islah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakim bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir." "Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardir ki yabancıların nasihatlariyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılasmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür." "Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı'yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu'yla Batı'nin birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı'ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu 'maneviyatı'ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez (bundan)." "Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur." Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. 'Onlar bizi idare etsin' diyorlardı." (Meclis konusmasından.) İş Bankası Kültür Yayınları: TBMM Gizli celse tutanakları cilt-3. 6 Mart 1922 |
|
|
|
|
|
#52 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM
Atatürk bir sabah Florya'dan Dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver'e: - Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor. O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör Ata'nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor; - Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun? Yanındakiler cevap verirler. - Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz. Ata hayretle: - Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık! |
|
|
|
|
|
#53 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
LAİKLİK
İlk Melis'te bir gün laiklik söz konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis'e başkanlık ediyordu. Meclis'in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla: - Arkadaşlar, bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz, ben bu laikliğin manasını anlamıyorum. Diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oturduğu yerden eline kürsüye vurarak: - Adam olmak demektir hocam, adam olmak! Diye hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır. |
|
|
|
|
|
#54 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Gazi, ciftliginde dolasip hava alirken oldukca yasli bir kadina rastladi.
Ataturk attan inerek bu ihtiyar kadinin yanina sokuldu. - Merhaba nine. Kadin Ata'nin yuzune bakarak hafif bir sesle; - Merhaba dedi. - Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadin boyle bir duralayip, - Neden sordun ki, dedi. Buralarin saabisi misin? Yoksa bekcisi mi? Pasa gulumsedi. - Ne sahibiyim ne de bekcisiyim nine. Bu topraklar Turk milletinin malidir Buranin bekcisi de Turk milletinin kendisidir. Simdi nereden gelip nereye gittigini soyleyecek misin? Kadin basini salladi. - Tabii soyleyecegim, ben Sincan'in koylerindenim bey, otun guc bittigi, atin gec yetisdigi, kavruk koylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldi trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim. - Muhtar nicin Ankara'ya gonderdi seni? - Gazi Pasamizi gormem icin. Basini pek agrittim da... Benim iki oglum gavur harbinde sehit dustu. Memleketi gavurdan kurtaran kisiyi bir kez gormeden olmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Ruyalarima girdi Gazi Pasa. Bende gun demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemedigimden iste agsamdan belli boyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. - Senin Gazi Pasa'dan baska bir istegin var mi? Kadinin birden yuzu sertlesti. - Tovbe de bey, tovbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim Vatanimizi gurtardi. Bizi dusmanin elinden kurtardi. sehitlerimizin mezarlarini onlara cignetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde simdi istedigimiz gibi yasiyoruz. Sunun bunun gavur dolunun kopegi olmaktan onun sayesinde kurtulmadik mi? Buralara bir defa yuzunu gormek, ona sagol pasam! Demek icin dustum. Onu gormeden olursem gozlerim acik gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardim ediver de Gazi Pasayi bulacagim yeri deyiver. Ataturk'un gozleri dolu dolu olmustu, cok duygulandigi her halinden belliydi. Bana donerek, - Goruyorsun ya Gokcen, iste bu bizim insanimizdir. .. Benim koylum, benim vefali Turk anamdir bu. Attan indim. Yasli kadinin elini tuttum anacigim dedim, sen gokte aradigini yerde buldun, ruyalarini susleyen, seni buralara kadar kosturan Gazi Pasa yani Ataturk iste karsinda duruyor. Koylu kadin bu sozleri duyunca saskina dondu. Elindeki degnegi yere firlatip, Ataturk'un ellerine sarildi. Gorulecek bir manzaraydi bu. Ikisi de agliyordu. Iki Turk insani biri kurtarici, biri kurtarilan, ana ogul gibi sarmas dolas agliyorlardi. Yasli kadin belki on defa optu atanin ellerini. Ata da onun ellerini optu. Sonra heybesinden kucuk bir paket cikartti. Daha dogrusu beze sarilmis bir koy peyniri. Bunu Ataturk'e uzatti; - Tek inegimim sutunden kendi ellerimle yaptim Gazi Pasa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapip getiririm. Pasa hemen orada bezi acip peyniri yedi. Cok begendigini soyledi. Sonra birlikte koske kadar gittik. Oradakilere su emri verdi; "Bu anamizi alin burada iki gun konuk edin. Sonra koyune goturun. Giderken de kendisine uc inek verin benim armaganim olsun." ("Anani da al git" diyenler var artik zamanimizda ) |
|
|
|
|
|
#55 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Şavaş günlerinde, yokluk ve çaresizlik o denli ileri düzeydedir ki, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisine milletvekili olarak seçilmiş olanlardan kimileri bu yokluk ve çaresizliğin etkisinde kalarak, Meclisi terk edip, geldikleri yerlere dönmüşlerdir. Meclisin bütünü ile dağılma tehlikesi bile söz konusu olmuştur. İşte böylesi bir ortamda, her çaresizliğe çözüm bulma niteliğinde olan BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL, TBMM'de şu konuşmayı yapmıştır.
"Efendiler, kimi arkadaşların, yoksulluk içinde büyük davanın başarılamayacağını zannederek, memleketlerine dönmek isteğinde olduklarını duydum. Arkadaşlar, ben sizleri bu ulusal davaya silah zoru ile davet etmedim. Görüyorsunuz ki, sizleri burada tutmak için silahım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketinize dönmekte özgürsünüz. Hatta hepiniz de bu kararda olabilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım, beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu yüce Mecliste tek başıma kalmaya ant içtim. Düşman, adım adım her tarafı işgal ederek Ankara'ya kadar gelecek olursa, ben bir elimde silahım, bir elimde de kutsal TÜRK bayrağı olduğu halde Elma Dağına çıkacağım. Orada, tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra bu kutsal bayrağı, göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak, kanımı sindire sindire içerken, ben de yaşama veda edeceğim. Huzurunuzda buna ant içiyorum. Ben öleyim vatan sağ olsun." Bütün olusuzluklara karşın, BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL'in öncülüğünde başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşı sonucunda; Savaş kazanıldı.
__________________
Ey TÜRK! Yukarıda gök çökmedikçe Aşağıda yağız yer delinmedikçe Senin İl'ini, Töreni Kim bozabilir....? BİLGE KAĞAN |
|
|
|
|
|
#56 (İleti Bağlantısı) |
|
Üyeliği iptal edilmiştir
|
Bu faydalı bilgilendirmeleriniz için hepinize teşekkür ediyorum.
|
|
|
|
|
|
#57 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
SÜNGÜLERİN PARLADIĞI YERDE
Yunan Başkomutanı Trikopis, tutsak alınarak M. Kemal’in yanına getirilir. M.Kemal hal hatır sorduktan sonra : “Eğer, sonuna kadar görevinizi yaptığınıza inanıyorsanız vicdanınız rahat olsun” diyerek nasıl tutsak olduğunu öğrenmek ister. urumu özetleyen Trikopis : “Sonunda öyle oldu ki tüfeklerin bile işlemediği bir duruma düşürüldük.O zaman karşımızda süngüler parıldamaya başladı.Arkamız, önümüz, her yerimiz süngü... Böylece iş bitmişti...” Dedikten sonra sorar: “Peki, siz savaşı nereden yönetiyordunuz ?” M.Kemal, dalgın,düşünceli yanıtlar : “İşte tam o süngülerin parladığı yerde,askerlerin yanındaydım.” |
|
|
|
|
|
#58 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
Başbuğ Atatürk'ün Komik Bir Anısı
BAŞBUĞ ATATÜRK'ÜN KOMİK BİR ANISI
Yeşilaycı bir profesör bir konferans veriyor. Bir ara dinleyicilere sormuş: "Bir eşeğin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, biri rakı. Hangisini içer?" Cevabı kendi veriyor: "Tabii suyu." Gene bitirmiyor soruyor: "Neden?" Arkadan bir bekri söz alıyor. Yüksek sesle cevaplıyor. "Eşekliğinden." Atatürk bu cevaba bayılıyor. Gülüyor, gülüyor. Bir akşam Orman çiftliğinde yanında erkanı, açık havada oturuyorlar. Rakılarını yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor: "Söyle çocuk: Bir eşeğin önüne iki kova koysan. Biri rakı dolu, biri su. Hangisini içer?" Anadolu tosunu yutkunuyor. Bakıyor. Gazi Paşa Hazretlerinin ve yanındaki muhterem zevatın önünde rakı kadehleri. Devletin en büyükleri...Esas vaziyetine geçiyor: "Rakıyı kumandanım!" Atatürk kahkahayı basıyor. Herkes şaşkın. Ata onlara dönüyor. Muzip: "Aman Beyler! Neden diye sormayın!"
__________________
Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir. Mustafa Kemal ATATÜRK |
|
|
|
|
|
#59 (İleti Bağlantısı) |
|
TÜRKÇÜ TURANCI
|
BENİM ADIM ATA DEĞİL
Atatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine "Ata" denildiğini okudukça şöyle dedi:
Benim adım Ata değil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar? Şükrü KAYA Kaynak: Dünya Gazetesi, 10.11.1953
__________________
Kısa zamanda Tek millet, tek dil, tek devlet ve tek bayrak esasına dayanan ve sadece Türklerin yaşayabildiği uçmak (cennet) bir devlet kurulması için, devletin hiçbir kademesinde ve idaresinde Türk soyundan olmayanları barındırmayacağıma; bu mevkilere gelmek ve sadece Türk soyluları bu mevkilere getirmek için çalışacağıma, Türklüğüm, Gök Tanrım, kanım, soyum ve tüm kutsallarım adına and içerim. |
|
|
|
|
|
#60 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
Bir Çocuğum Olsa Çok Mutlu Olacaktım
Bir Çocuğum Olsa Çok Mutlu Olacaktım Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşlarından Asaf İlbay anılarında anlatmıştır. Atatürk Orman Çiftliğinde bir gece sofrada Neşet Ömer , ben ve diğer konuklar.. Bir taraftan kadehler yudumlanıyor, öte yandan memleket meseleleri ve günün konuları üzerinde görüş alış verişinde bulunuyorlar. Mustafa Kemal bakışlarını Neşet Ömer’e çevirdi: -Bir çocuğum olsaydı çok mutlu olacaktım. Milletime benden sonra benim neslimden bana benzer bir evlat bırakmayı çok isterdim. Profesör bunun çaresi yok mudur? Neşet Ömer Bey gülümsüyordu. Eşim söze karıştı “Paşam” dedi “bir değil birkaç evladınız olmalıydı, belki birisi bir nebze olsun size benzerdi çünkü Paşam size benzemek o kadar güç bir şey ki.. Mustafa Kemal’in güzel gözleri uzaklara derinlere dalmıştı. Bir başka gece de Gazi Paşa’nın masası yine doluydu. Balonun davetlileri aileleri ile birlikte bu masanın önünden geçip ona saygı ve sevgilerini sunup kendilerini takdim ediyorlardı. Paşa ayağa kalktı, bize yer göstermek lütfunda bulundu. Oturduk. Kızım Bedia’ya baktı ve sonra adını yaşını sordu kızımın. 16 yaşında olduğunu Gazi Paşa çevresindekilere dönerek; “Asaf ile bir mahallenin çocuğuyuz, belki de aynı yaştayız demek bende vaktiyle evlenmiş olsaydım 16 yaşında çocuğum olacaktı.” Çok duygulanmıştı, gözlerinin nemlendiği görülüyordu. Eşim ayağa kalktı:’Paşam bütün millet sizin çocuklarınız.’ dedi. -Doğru işte bende bununla teselli buluyorum. Evet milletim şan olsun.… Ve biran sonra ilave etti; “Benim çocuğum olmadığında belki de bir hikmet vardır. Çok sevdiğim bir tayımın ölümüne o kadar üzülmüştüm ki günlerce acısını unutamamış, yemek yiyememiştim.Ya çocuğumu kaybetmiş olsaydım ne olurdum bilmem….'' HEPİMİZ SENİN ÇOCUKLARINIZ
__________________
Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir. Mustafa Kemal ATATÜRK |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Konuk) | |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Otağ | Yanıtlar | Son İleti |
| BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN VECİZELER | ATATÜRKÇÜ GENÇLİK KURT | Başbuğ Atatürk'ün Özdeyişleri | 3 | 23.03.2008 19:36 |
| BAŞBUĞ ATATÜRK'TEN İNGİLİZ SUBAYINA GÜZEL BİR CEVAP | ATATÜRKÇÜ GENÇLİK KURT | En Büyük Türkçü Atatürk | 4 | 29.12.2007 18:47 |
| Başbuğ Atatürk'ten Sözler | Kür Şad | Başbuğ Atatürk'ün Özdeyişleri | 2 | 22.12.2007 14:30 |
| MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLAMAK VE ANLATMAK … | Kara Ozan | En Büyük Türkçü Atatürk | 4 | 14.05.2006 22:55 |
| ATATÜRKÜ ANMAK VE ANLAMAK | Cx URUNGU Cx | En Büyük Türkçü Atatürk | 0 | 24.02.2006 11:12 |