![]() |
|
|
#1 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
KAYNAK ARIYORUM...
1- EKÜMENİZM.
2- HEYBELİ RUHBAN OKULU. 3- FENER RUM PATRİKHANESİ Bu konular hakkında ödev hazırlamam gerekiyor ama yeterli kaynak bulamadım. Bilgisi olan varsa bana kaynak ismi önerebilir mi? Detaylı bi araştırma yapmam lazım. ESENLİKLER. |
|
|
|
|
|
#2 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Teşekkür ederim sayın bozok. Hemen araştıracağım.
Konu Güntülü tarafından (10.02.2008 Saat 02:24 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#3 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
Bir tane kaynak buldum. Başka kaynaklar da bakacağım.
Fener Patrikhanesi ve Türkiye M. Süreyya Şahin Ötüken Nesriyat |
|
|
|
|
|
#4 (İleti Bağlantısı) |
|
Atsız'ı anlatıyor
|
anda nasıl bir ödev hazırlayacaksın. benim elimde bu konularla ilgili röpartajlar ve bazı makale özetleri var.
__________________
BİZLER TARİH YAZAN DEĞİL TARİH YAPAN BİR MİLLETİZ... |
|
|
|
|
|
#5 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Oldukça detaylı bi ödev olması gerekiyor. Ayrıca konunun sunumunu da yapmam gerekiyor. Bu çarşamba son gün üstelik.
|
|
|
|
|
|
#6 (İleti Bağlantısı) | |
|
Türkçü
|
Alıntı:
|
|
|
|
|
|
|
#7 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Sayın Aydın Çeri önerdiğiniz kitap bana çok yardımcı oldu. Okul kütüphanesinde buldum. Tekrar teşekkür ederim. Esen kalın...
|
|
|
|
|
|
#8 (İleti Bağlantısı) |
|
Otağ Yöneticisi
|
Aşağıdaki yazı şahsıma aittir, 2003 yılında Türkçü.net sitesinde yayınlanmıştır. Orjinal bir yazıdır, başka bir yerden alıntı değildir. Yazının içeriğinde Ekümeniklik kavramına ve Heybeli Ruhban Okulu'na da değinilmektedir. Belki işine yarar.
FENER RUM PATRİKHANESİ DOSYASI 2001 yılının Aralık ayında, İstanbul'daki Fener Rum Kilisesi Patriği Bartholomeos Brüksel'de AB himayesinde yapılan bir toplantıda "Ekümenik (Evrensel)", yani dünyadaki bütün Ortodoks Hıristiyanların bağlı olacağı dinî merkezin başı ilan edilmişti. Lozan Antlaşması'nı bozan bu karar, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yapılmış bir hainlikti. Ortodoks Patrikhanesinin Tarihçesi: Anadolu'da Osmanlı kuvveti belirdiği zamanlarda, Bizans Ortodoks Kilisesi önemli bir çöküntü halindeydi. Roma Katolik Kilisesi'nden farklı olarak akıbetini Bizans Kilisesi'nin akıbetine bağlamış olması yüzünden bu devlete karşı olan her tepki, ona karşı da bir tepki oluyordu. Kiliseye karşı olan her hareket devlete, devlete karşı olan her harekette kiliseye çevrilmiş duruyordu. Bizans'ın ve kilisenin en tehlikeli dış düşmanı Ortodoks Kilisesi'nin büyük rakibi Roma Kilisesi'ydi. Bizans devletini dev aynasında gören papazların etkisiyle bu devlet kendini biricik Hıristiyan devleti sayar, Avrupa'nın küçük büyük hükümdarlıklarını meşru saymaz, Rum halkı, Frenk dedikleri Katolik Avrupalılardan nefret ederdi. Fakat Bizans'ın daha da tehlikeli başka bir iç düşmanı vardı. Önce Anadolu'da başlayan sonra Balkanlara sıçrayan Heresi hareketleri. (Hermescilik adı ile anılan M.S. 2'nci ve 3'üncü yüzyıllarda ortaya çıkan gizemci mistik bir inanış. Kökü çok daha eskilere dayanmakla birlikte Stoacılık ve Platoculuğun damgasını taşır; bireysel ermişliğe ulaşmayı sağlayan gizli bilimlerin gerekliliğine inanır.) Daha Selçuklu kudreti Anadolu'ya yaklaştığı zaman hemen hemen bütün Anadolu Hıristiyanlığı Bizans Kilisesi'ne karşı ayaklanmış bir haldeydi. Osmanlı ortaya çıktığı zaman Ortodoks Hıristiyanlığı sönmek tehlikesi karşısında bulunuyordu. Birçok yerlerde Heretik hareketler Türkler'i, papazların temsil ettiği Bizans'a karşı tercih edecek haldeydi. Balkanlar'da ise, Ortodoks Hıristiyanlığı büsbütün çökmüş bir haldeydi. Burası çoktan beri Roma Kilisesi'nin Bizans Kilisesi aleyhindeki propagandalarının etkisi altında, Bizans Kilisesi'nden kopmuş bir haldeydi. Fakat burası tam olarak Katolik Kilisesi'nin hükmü altına da girmedi. İki kilisenin papazları birbirleri aleyhine halkı o kadar doldurmuştu ki, halkın her iki tarafa da güven ve bağlılığı zayıflamış, bir çokları Müslümanlarla birada yaşamayı ve Müslüman olmayı tercih eder hale gelmişti. Osmanlı'nın Bizans Kilisesi'ni Yok Olmaktan Kurtarışı: İşte Osmanlı Türkleri bu din-devlet bataklığına ayrı bir din-devlet görüşü ile daldılar. Anadolulu ve Balkanlara yeni bir din-devlet rejimi getirdiler. Bundan en çok yaralanan aşağıda değineceğimiz nedenlerle Ortodoks Kilisesi'nin kendisi oldu. Genel bir çöküntü halinde iken Osmanlı idaresi onu yok olmaktan kurtardı. Osmanlıların temsil ettiği ve devletçe çok dinliliği kabul eden Türk geleneği Ortodoks dinini ve kilisesini tarihe karışmaktan kurtardı... Ortodoks Kilisesi zaten bir devlete bağlı olarak yaşamaya alışıktı. Şimdi Osmanlı devletinin kanadı altında yaşamak onun için çok zor değildi. Fatih İstanbul'u alınca Hıristiyan dünyasının genel sanısının tersine, Ortodoks Kilisesi'nde bir din adamının eline evrensel (ekümenlik) patriklik asasını tutuşturduğu zaman, papazlar kim bilir ne kadar sevinmişlerdi. Türklerin getirdiği yeni rejimin, kiliselerini Hıristiyanlık dünyasında düştüğü aciz durumdan kurtaracağını, hatta ona yeni bir kuvvet ve genişleme devri açacağını da belki içlerinde sezenler olmuştu. Yok olmaktan kurtulan Ortodoks Hıristiyanlığı'na yeni Türk rejimi evvelce elinde bulunmayan iki yeni kudret kazandırdı. Bir defa Ortodoks Kilisesi'ne devletten ayrı bir otonomi verdi. İkincisi İstanbul Kilisesi'ni bütün Ortodoks Kiliselerinin üzerine çıkardı. O zamana kadar İstanbul Kilisesi'nin böyle bir üstünlüğü yoktu. Bizans'ta merkezleşme devlet kudretinin temsilcisi olan imparatorda toplandığından, batıdaki Roma Kilisesi'nin en üstün ruhani hükümdarlığı elinde toplaması gibi bir merkezleşme Bizans'ta olmamıştı. İstanbul Patrikliği bir çok ve hatta bazen birbirlerine rakip patrikliklerden biri olarak kalmıştı. Şimdi Türkler bu patrikliği bir ekümenik, yani evrensel patriklik mertebesine çıkarmışlardı. Durumu bu şekilde verdikten sonra Osmanlılar, sonraları altından çok işler çıkacak olan bir işi daha yaptılar. Osmanlı hükmü altındaki Ortodoks Hıristiyanlarını, hangi kavimden olduklarına bakılmaksızın, Rum Milleti adı altında tek bir kategori sayıp hepsini ekümenik patrikliğin ruhani idaresi altına soktular. Bir adım daha atarak, yer yer Ortodoks cemaatlerinin psikoposlarına Milletbaşı (Etnarklık) vasfını verdiler. Zamanla bunlar birer teokrasi idaresi haline gelmeye başladı ve Yunan milliyetçiliği bu teokrasilerin rahminden dünyaya geldi. Bugün bile Kıbrıs'taki Makarios teokrasisi bu usulün bir mirasıdır. Eğer bugün dünyada kendini evrensel Roma Papalığı'na ayar gören bir ekümenik Ortodoks patrikliği diye bir şey varsa, onun mensupları bunu Osmanlı rejimine borçludurlar. Yoksa, Katoliklik, daha sonraki Protestanlık ve çeşitli Heretik hareketler karşısında Ortodoksluk ya tarihe karışmış veya bir kenara sığınmış sıradan bir Heretik sekt haline haline gelmiş olacaktı. Kısacası bugün medeniyet çığlıkları atan Avrupa karanlık bir çağ yaşarken ve din-mezhep savaşları yaşanırken, kıtalara hükmeden Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde din konusunda hiçbir baskı yapmayıp İslamiyet'in hoşgörüsü ile bütün dinlere kucak açması, dinde özgürlük yaratması, Fatih'in İstanbul'u aldıktan sonra Bizans oyunlarına bir son vermek ve dünyada ki bütün Ortodoksları kendi eli altında tutmak istediği için Patrikhane'ye tanımış olduğu özerklikler Ortodoks Bizans Kilisesi'nin tarihe gömülmesine engel olmuştur... Avrupa'da Türk Düşmanlığı: Bir yandan Protestanların Hıristiyanlık dinine düşman Türklerle birlik oldukları suçlamasından, öbür yanda Tek-Tanrıcılık meselesinde Lutherci ve Kalvinci reformasyonculardan ayrılan Tek Tanrıcılar'ın Türk taraftarlığından korkan Luther, Katolik polemikçilerini susturmak için onlardan daha baskın çıktı ve şiddetli bir Türk aleyhtarı yayına girişti. Hıristiyanlığın asıl düşmanı olan Papalığın kötülükleri yüzünden Tanrının barbar Türkleri müminlerin başına bir ceza olarak gönderdiği teorisini iyice yaydı. Katoliklikle Protestanlık arasındaki din savaşında her iki taraf da birbiriyle yarış edercesine kocaman bir Türk düşmanlığı edebiyatı yarattılar. Avrupa, Komünizm düşmanlığı, Türk düşmanlığını biraz unuttursa da Avrupa'nın Türk'e karşı duyduğu nefret ve düşmanlık halen devam etmektedir. Bu düşmanlığın yaratılmasında ise bu mübarek(!) din adamlarının etkisi ise çok fazladır. Osmanlı döneminde yaşanılan mezhepler arası din savaşlarının sonucunda oluşan bu Türk düşmanlığı aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hala Batılı kafalarında dağılmış değildir ve gizliden yürütüldüğü gibi zaman zamanda yüzeye çıkmaktadır. Bunların bizim hayatımızda oynadığı olumsuz rol ise sandığımızdan çok daha fazladır... Megola İdea'nın Doğuşu: Devlet adamlarının şaşkınlığı, bir kısmının ahlaklaşmasına karşılık, Rum kilisesi ve halk kendi ruhani ve maddi çıkarlarına en uygun yolu buldular; Osmanlı, Fransız, Rus ve İngiliz ilişkilerinin karma karışık bir hale gelen işlerinin arasında öyle ustalıkla ticaret ve diplomasi yolları buldular ki, 18'inci yüzyılda bundan iki sonuç çıktı: Biri Yunan denizciliğinin canlanması ve zengin bir merkantil sınıfının doğması (Cevdet Paşa, bunun nasıl Osmanlı donanmasının sonu olduğunu anlatır). İkincisi ise; Patrikhane diplomasisinin doğması. 19'uncu yüzyılın başında bu ikisinin el ele vermesinden ortaya Yunan milliyetçiliği ve bağımsızlığı çıktı. 18'inci yüzyıla doğru bir yandan Rusya'nın kuvvetlenmeye başlaması, diğer yandan Protestan devletlerin Osmanlı İmparatorluğuna doğru yönelmeleri Hıristiyanlık aleminde Rumlar'a, hem politik, hem ekonomik destek sağladı. Şehirli Rum müteşebbisleri Odesa'dan Marsilya'ya, İzmir'den Londra'ya kadar uzanan görünmez bir deniz ticareti imparatorluğu kurdular. Ortodoks mezhebinin diğer iki rakip Hıristiyan mezhebi önünde hiçbir zayiat vermeden gelişmesi de sağlandı. Rum Ortodoksluğu yalnız bir kere Protestanlık içinde erime tehlikesi geçirdi. 17'inci yüzyılda Patrikliğe gelen Lukaris, Ortodoks Kilisesi'ne Kalvinist doktrini sokmaya kalktı. Buna karşı Rum cemaatinin isyanı, hem bunların, hem Katoliklerin tahrikleri, hem de patriğin muhtemelen Rusya ile de bir dalgası olması yüzünden, Osmanlı Devleti bu teşebbüsü önledi, bu macera da patriğin hayatına mâl oldu. Bu olay, Patrikhane diplomasinin başlangıcını teşkil eder. Ondan sonra bu diplomasinin şaşmaz siyaseti Katolik ve Protestan rekabetine ve Rumlar arasına sızma gayretine karşı tedbirler alınmasını sağlamak, bu üçüne karşıt olarak kilisenin Bizans geleneğini yürütmek olmuştur. Bu siyasetin güttüğü amaç (Megola İdea), daha sonraları Yunan Milliyetçiliğin tohumu olarak 18'inci yüzyılda beyinlere ekilmiştir. Patrikhane diplomasisinin Büyük Amaç (Megola İdea)'a doğru yeni bir safhası, 18'inci yüzyılın ikinci yarısında başladı. Bu devirde Osmanlı İmparatorluğu'nun yok olacağı fikri her tarafta yaygındı. Hem Batı'da, hem Rusya'da bu imparatorluğun en tabii varisinin Rumlar olacağı fikri üzerinde birleşiyordu. Bundan ortaya, biri Bizans İmparatorluğu, diğeri Helen İmparatorluğu kurma şeklinde iki fikir çıktı. Birinci projenin temsilcisi Rum çariçesi Katerina, ikincisinin destekleyicisi ihtilal öncesi ve sonrası Fransız diplomasisi ve sonraları Napolyon Bonapart'tı. İki proje birbiriyle uyuşamaz zıt çıkarlara ve amaçlara dayanıyordu. Birinin amacı Rusya'nın peyki olacak bir Bizans İmparatorluğu kurmak, diğerinin amacı Fransa'nın peyki olacak bir Helen İmparatorluğu kurmaktı. Napolyon'un projesine göre, bu imparatorluk kurulunca Müslümanlar da halifelerini Bağdat'a taşıyacaklardı. Fakat İngiliz diplomasisine göre, ne Bizans İmparatorluğuna, ne de Helen İmparatorluğuna lüzum vardı. On dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde Ortodoks Kilisesi'nin rehberliği altında Yunan isyanı başlayınca, İngiltere, devletlerin Yunan istiklali istemlerini, eninde sonunda başına Avrupalı bir kıral oturtulan küçük bir Yunan devleti bağımsızlığı şekline sokmayı başardı. Bu devlet daha kolaylıkla İngiliz siyasetinin etkisi altına konabilirdi. Yunan Milliyetçiliği ve Ortodoks Kilisesi: Yunan milliyetçiliğinin bütün Hıristiyan kiliselerinin, bütün Avrupa devletlerinin, hemen bütün Batılı düşünür ve yazarlarının, eğilimleri, inançları, çıkarları ne olursa olsun, hepsinden destek görmek gibi eşsiz bir talihi vardı. Fransa'da olduğu kadar, İngiltere'de ve Amerika'da da şiddetli bir Helen romantizmi vardı. Bunun temsilcileri olan aydınlar Bizans İmparatorluğu'na veya Ortodoks Kilisesi'ne değil, eski Grek uygarlığına aşık idiler. Fakat Ortodoks Kilisesi ve Yunanlılık bu Grek sevgisinden daima faydalanmıştır. Türk-Yunan ilişkilerinin her gerginleştiği zamanda Grek romantizminin altında yatan şeyin ya Hıristiyan olmayan Türklere karşı din farkı duygusu olduğu veya salt maddi çıkarlar ve en önemlisi ise Din adamlarının başlattığı Türk düşmanlığı olduğu çok kereler kendini göstermiştir. Böylece Rumlar ve Yunanlılar Greklikten, Hıristiyanlıktan, bağımsız yeni bir millet olmaktan gelen birden fazla destek kazanma şansından hiç mahrum kalmamışlardır. Bu hal onlara özgü bir atılganlık, bir nevi siyasi şımarıklık kazandırmıştır. Gerici devletlerin, ihtilalci devletlerin, emperyalistlerin, milliyetçilerin, liberallerin, sosyalistlerin, Ortodoks papazların hiç sevmediği Protestanların ve hatta bazen Katolik Kilisesi'nin, her biri kendi açısından, bu Grek-Bizans-Yunanlı Papaz karması farkına varmadan aynı zamanda destekleri olmuştur. Bugün de durum buna yakın bir manzara gösterir. Bu karmanın büyüsü altına girmemiş az devlet ve az Batılı aydını vardır. Bu işte Türk'ün payına düşen de bunların ortalaşa nefretine hedef olmaktır. Fakat bu karmanın altında bir şey daha vardır ki, dikkatle bakılırsa gözden kaçmasına imkan yoktur. O da Ortodoks Kilisesi'nin bütün bunların merkezinde olduğu... Her şeye rağmen kilise, Yunan milliyetçiliğin asıl temsilcisi olarak kalmıştır. Bu durum geçmişte de böyleydi bugünde böyledir. Yunan milliyetçiliğine gıda veren kaynak ne Eflatun ve Aristo'nun Hellas'ı, ne de Batı Avrupa'nın liberal ve sosyalist fikirleridir. Yunan milliyetçiliği en başarılı şekilde papaz teokrasisin ürünüdür. Bizim ülkemizde yobazlar ümmetçilik nidalarıyla milliyetçi duygulara her zaman yabancı hatta, düşman bakmışlardır. Yunanlılarda ise milliyetçiliğin rehber ve bekçileri yüzyıllar boyunca papazlar olmuştur. Ortodoks Kilisesi'nin karşısında liberalizm, demokrasi, sosyalizm ve laiklik, halk kitleleri için hemen hemen hiçbir anlam taşımaz. Kilise halka karşı milliyetçilik bayrağını taşıyan bir merkezdir. 1924 yılında Adamantios Polyzodies adındaki bir Rum yazarın Amerika'da çıkmış olan bir kitabın içindeki Türkiye hakkındaki yorumları gerçekten ibret vericidir: "İstanbul'un zaptından sonra, Rumlar hayli din özgürlüğüne kavuştular. Bu özgürlüğü, hem eğitsel, hem milliyetçi amaçlar için kullanma açıkgözlülüğünü gösterdiler. Her Rum Kilisesi gizli bir okul, her papaz gizli bir öğretmen oldu. Herkesin bildiği olay şudur ki, Rum kilisesi olmasaydı bir Yunan İhtilali ve Yunan İstiklali olmazdı. Bu olay bize Rum milletinin neden kiliselerine bu kadar bağlı olduğunun nedenini gösterir. Bu kilise salt bir dini kurum olmaktan fazla bir şeydir; çünkü o, her zaman Yunan ırkının gelenekleriyle, hayalleriyle ve özleyişleriyle görülmüştür." Atatürk Türkiye'sinde Ekümenik Patriklik ve Ortodoks Kilisesi: 1) Atatürk'ün Erzurum'da Yaptığı Konuşmanın Metni: "Patrikhane cephane deposu halini almıştır. Pek sağlam kaynaklardan elde edilen bilgilere göre İstanbul Rum Patrikhanesinde Mavri Mira adında bir kurul oluşmuştur. Bunun başkanı Patrik vekili Droteos, üyeleri, Atinegora, İnoz Metropolidi, Yunan Kaymakamı Giritli Kathakis, Katelopolos, Dipasimas, Ayinpa, Polimitis, Siyasi adındaki kişilerdir. Kurul doğrudan doğruya Venizelos'tan talimat alıyor. Rumların ve Yunan Hükümetinin parasal yardımıyla pek büyük bir sermayesi vardır. Görevi, Osmanlı illeri içinde çeteler oluşturmak ve yönetmek, açık hava toplantıları ve propaganda yapmaktır. Yunan Kızılhacı da bu Mavri Mira kuruluna bağlıdır. Görevi görünüşte gçömenlere bakmak gibi insani bir perde altında çete örgütlemek, ihtilal düzenini hazırlamaktır. Bu yolla tıbbi ilaçlar ve sağlık gereçleri adı altında silah, cephane ve teçhizatı Osmanlı ülkesine sokmaktadır. Hatta resmi göçmenler komisyonu da Mavri Mira kuruluna bağlıdır. İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsolosluğu silah ve cephane deposu durumunu almıştır ve hatta kiliseler tapınma yerinden çok askeri ambarlar gibi kullanılmaktadır. Ermeni Patriği Zaven Edendi de Mavri Mira kurulu tarafından satın alınmıştır. Rum okullarının önceden bizim yapıp da şimdi sırası iken ne yazık ki terkettiğimiz izci örgütleri bütünüyle Mavri Mira kurulu tarafından yönetilmektedir. İstanbul, Bursa, Bandırma, Kırklareli, Tekirdağ ve bunlara bağlı yerlerde izci örgütlenmesi tamamlanmıştır. İzciler yalnız çocuklar değildir. Yirmi yaşını aşkın gençler de içindedirler. Anadolu'da Samsun ve Trabzon cephane dağıtma yeridir. Uygun bir durumda bir yelkenli Yunan gemisi durmuş olarak cephane ve silahlarla yüklü bu yerlerde bulundurulacaktır. Ermeni hazırlığı da Rum hazırlığı gibidir." Mustafa Kemal Erzurum / 22 Ağustos 1919 2) Atatürk'ün Hakimiyet-i Milliye'ye Verdiği Röportaj: "Patrikhane bir fesad ve hıyanet ocağıdır! Bir fesad ve hıyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan İstanbul Rum Patrikhanesi'nin artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebebler gösterilebilir? Türkiye'nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesad ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Babıali'nin taht-ı idaresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amadedir." Mustafa Kemal Hakimiyet-i Milliye Gazetesi / 20 Ocak 1923 Patrikhanenin ve başındaki patriğin statüsü Lozan'da ve Laik Cumhuriyet'in Anayasa başta olmak üzere ilgili yasalarıyla belirlenmişti. Genç Cumhuriyetin Patrikhane ile ilgili en önemli düzenlemesi Osmanlı dönemindeki başına buyruk özerkliğine ve evrensel bir dini merkez olma durumuna son vermek olmuştu. Hatta Atatürk Patrikhanenin Vatikanlaşmasını engellemek için 1936 yılında bir beyanname yayınlayarak; Patrikhane başta olmak üzere azınlık cemaat vakıflarının ellerinde bulunan bütün malları tespit edip, kamulaştırmayı amaçlamıştı. Cemaat vakıflarının, beyannamelerinde yer alan mallar dışında başka mal sahibi olmalarını da yasaklamıştı. Ve dahası Osmanlı döneminde görevde bulunan 40 metropolit vardı. Atatürk bu kadar metropolitin gereksiz olduğunu söyleyerek bu sayısı 7'ye indirmişti. Ama ne yazık ki Atatürk'ün patrikhane ile ilgili olan projelerini tam olarak uygulayamadan özellikle de cemaat vakıflarının ellerindeki mal varlıklarını kamulaştırmadan hayata veda etti. Kendin sonra gelen yöneticilerde bu duruma duyarsız kaldılar. Atatürk'ün yapmaya çalıştığı bu düzenleme kuşkusuz laikliğin bir gereği olduğu kadar, Osmanlı döneminde yaşanan acı deneylerinde bir sonucu idi... Ama ne var ki Atatürk'ün hayata veda etmesinden sonra başa geçenler asla O'nun çizgisinden gitmediler. Atatürk'ün bir "fesad ve hıyanet ocağıdır" dediği yere imtiyazlar sağlandı, özellikle 1948 yılında Amerika'nın ünlü Marshall Yardımıyla birlikte göndermiş olduğu Patrik Athenagoras'ı Laik Türkiye Cumhuriyeti'ne kabul etmek ve Patrikhane'nin başına oturtmak hem laik devlet teorisine hem de ruhani liderlerin Lozan'da sınırlanan görev yetkilerine aykırıydı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan biri asla dini bir lider olarak Patrik seçilemezdi. Athenagoras ile birlikte Lozan'ı delen ilk hareket oldu. Athenagoras ABD vatandaşıydı ve Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlı bir kurum olan Fener Rum Patrikhanesi'nde Patrik olarak görev yaptı. Tabii ki dönemin bakanları bu durumun bir pundunu buldular ve Athenagoras Türkiye'ye ayak bastığı gece bakanlar kurulu hızlı bir şekilde Athenagoras'ı Türk vatandaşlığına geçirdi. Ama bu durum sadece bir göz boyama olup, gerçekleri saklayamamaktadır. Amerika'nın gönderdiği Patrik Athenagoras ruhani liderliğin yanısıra Amerika'ya gizli bilgiler ulaştırmakla görevli bir CIA ajanıydı. Çünkü o dönemde SSCB'de komünizm vardı. SSCB'deki Moskova Ortodoks Kilisesi ile Fener Rum Patrikhanesi arasında özel bir hat kurulmuştu. İki kilise arasında yapılan bütün görüşmeleri Amerika'ya iletiyordu. Yani devletler arası casusluk yapıyordu. Bu olay kanıtlanmış olup beyinlerde bazı soruların oluşmasına neden olmuştur. Amerika adına Türkiye'de casusluk yaban ruhani bir lider neden megolo idea için Yunanistan'a casusluk yapmasın? Eminiz ki, ruhani bir lider olmaktan çok siyasi yönü ağır basan Athenagoras aynı casusluğu Yunan devletine Türkiye hakkında da yapmıştır. Athenagoras'ın hainlikleri saymakla bitmiyor. Bir diğer hainliği ise kendi dönemine kadar lise seviyesinde olan Heybeliada Ruhban Okulu'nu bir teoloji fakültesine dönüştürmesidir. Athenagoras döneminde bu okula özellikle Yunanistan, Adalar ve Habeş gibi Ortodoks ülkelerden olmak üzere çok sayıda yabancı uyruklu öğrenci gelmiştir. Ve yine çoğu Yunan olan bir çok öğretmen okulda göreve başlamıştır. Heybeliada Ruhban Okulu bu görüntüsü ile tamamen bağımsız uluslararası bir okula dönüşmüştür. O dönemin hükümeti de bu duruma göz yummuştur ve bu olay Laik Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ters düşmekle birlikte megola ideacıların yuvası olmuştur. Cumhuriyet kanunlarına göre okullar laik sistemle yönetilmeli ve hangi din olursa olsun ruhani liderler ve ruhani cemaatler okullara bulaşmamaları gerekmektedir. Daha sonra kapatılan bu okul 1955'de yaşanan 6-7 Eylül olaylarından sonra araştırıldığında, Ruhban Okulu'nun altı, tüneller, gizli geçitler ve dehlizler ile dolu olduğu ortaya çıktı. Bu okulu açmak megola ideacıların en büyük hedeflerinden biri oldu. Yine aynı dönemde sayıları 40 iken Atatürk tarafından 7'ye indirilen metropolit sayısı bu dönemde 12'ye çıkmıştır. 12 metropolit Cumhuriyet yasalarına aykırı olup, gizli ve hain planların başlarında bulunan kişilerdir. Bugün de bu sayı 12'dir. Megolo ideacıların içinden çıkan bu 12 metropolitin isimlerinin Derkos, Kostantinos, İrinapolis, İlyapolis gibi eski Bizans ve İstanbul isimleri olması da bunların hala Bizans uhdesini içlerinde taşımalarından ve Bizans hayalinden başka bir şey değildir. Athenagoras görevi boyunca Said-i Kürdî ile de sıkı temaslar içindeydi. İki Türk düşmanı defalarca "Müslüman - Hırıstiyan dostluğu" adı altında toplantılar düzenlediler. Ne tesadüftür ki Athenagoras'ın Heybeli Ruhban Okulu'nda öğrencisi olan Bartholomeos ile Said-i Kürdî'nin öğrencisi olan Fetullah Gülen de hocaları gibi çok iyi anlaşırlardı. Din dostluğu adı altında birlikte toplantılara ve yemeklere katılırlardı. Lozan'a ve Anayasa'ya aykırı bir şekilde patrik olan ve gizli casusluk işlerine adı karışan Athenagoras'ın bıraktığı casusluk ve hainlik görevini bugün Patrik Bartholomeos üstlenmiştir. Çünkü o gün Lozan'ı ve Anayasa'yı delenler, o günden sonra Patrikhaneye "İstersek Lozan'ı deleriz" anlayışını benimsettiler. Ve o günden bugüne Patrikhane hem Lozan'a hem de Anayasa'ya aykırı olarak peş peşe davranışlar sergiledi. Öyle ki Fener Rum Patriği devlet başkanlarına, uluslararası toplantılara küstahça "Konsantinapolis Tahtı'nın Varisi" unvanı ve imzasıyla yazı gönderiyor. Bugün Ekümeniklik yani Evrensellik sıfatı alan Bartholomeos Avrupa Birliği adı altındaki haçlı zihniyetinin Türkiye üzerindeki bir uzantısı olup hem Lozan'a hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasası'na aykırıdır. 200 milyon insanın oluşturduğu Rus Ortodoks Kilisesi veya patrikleri yargılayabilecek tek merci olan Kudüs Rum Patrikhanesi ve patrikleri dururken sayıca çok az bir kesime hitap eden Fener Rum Patrikhanesinin patriğini ekümenik olduğunu iddia etmek nasıl bir tezattır? Zaten Avrupa Birliği dışındaki hiçbir Ortodoks ülke ve Ortodoks kiliseleri bu ekümenliği tanımamaktadır. Ekümeniklik unvanını Ortodoksların bütününün kabul etmediğini bile bile Brüksel'de patriğe bu unvanı verenlerin amacının ruhani yönden çok siyasi yön olduğu açıkça bellidir. Hedefin Türkiye ve İstanbul olduğu ve Bizans hayalinin gerçekleşeceğini umdukları da bir gerçektir. İşin en acı tarafı ise Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin bir organı olan Dıyanet İşlerinin Ortodoks dünyasının bile kabul etmediği Ekümeniklik iddiasını kabul etmesidir. Brüksel'deki toplantıya katılan Diyanet işlerini ve Türkiye'yi temsil eden Prof. Niyazi Öktem'in o toplantıda bulunması bir ihanetten başka hiçbir şey değildir. Bizans hayali yani megola idea bütün Rumların ve Yunanlıların ortak hayalidir. Bu hayali yaratan ve ayakta tutan ise Türklere karşı besledikleri kindir. Bu kin yüzyıllarca süren bir kin olup dünya döndükçe devam edecektir. Bu kin bazen gizli bazen alenen yürütülmektedir. Fener Rum Patrikhanesinin giriş kapısına verilen "Kin Kapısı" bu asırlık kinin sadece bir örneğidir. Kin Kapısı, 1829 Mora isyanının çıkmasına dayanır. Mora isyanına neden olan o günkü Patrik Grigoryus'tur. Sadrazam II. Mahmut çıkan bir ayaklanma üzerine bu ayaklanmaların sebebini ve önderini araştırmıştır. Patrik Grigoryus'un bu işlerin içinde olduğunu görünce Grigoryus'u ibret-i alem için Fener Rum Patrikhanesinin giriş kapısına astırmıştır. Bu olaydan sonra o kapı asla açılmamıştır. Günümüzde de kullanılmamaktadır. Ettikleri intikam yeminine göre patrik ile aynı seviyede bir din adamı yahut devlet adamını aynı yerde asacakları güne kadar da o kapı asla açılmayacaktır. Bugün Fener Rum Patrikhanesine giriş çıkışlar hizmetkârların kullandığı kapıdan yapılmaktadır. Ana kapı kullanılmamaktadır. O kapı Kin Kapısı'dır. Bir devlet adamının ya da din adamının kellesini almadan da açılmayacaktır... Bartholomeos'un Hoşgörüsü(!): "Müslümanlara yapılan haksızlıklara son verilsin." AB Komisyonu tarafından düzenlenen ve çeşitli dinlerin temsilcilerini bir araya getiren bir toplantıya katılmak üzere İstanbul Ermenileri Patriği 2. Mesrob ile geldiği Brüksel'de Türk Diyanet Vakfı'nı ziyaret eden Bartholomeos, burada yaptığı açıklamada, 11 Eylül sonrası gelişmeleri değerlendirdi. Patrik Bartholomeos, 11 Eylül sonrası ortaya çıkan diyalog fırsatlarının değerlendirilmesi gereği üzerinde durdu ve dinlerin ayırıcı değil, birleştirici unsurlar olduğunu anlattı. Bartholomeos, 11 Eylül sonrası İslam dünyasına ve Müslümanlara yönelik çok haksız saldırılar olduğunu, her dinde aşırı uçtan insanlar bulunduğunu belirterek, haksızlıkların giderilmesi gerektiğini söyledi. Hürriyet, 20 Aralık 2001 Aynı Bartholomeos, Bir Türk'ü Evlat Edinen Papaz'ı Aforoz Etti! İstanbul'da Meryem Ana Kilisesi Papazı Vasilios, Türk ve Müslüman Necla Abay'ı evlat edindiği ve ayağı kırıldığı dönemde bir ay kadar bir Türk hastanesinde tedavi görüldüğü için önce kiliseye girişi yasaklandı, sonra telefonu, elektriği, suyu kesildi en son olarak da kilisenin kendisine tahsis ettiği evinden çıkarılmak isteniyor. Patrikhane tarihinde ilk kez bir papaz mensubu olduğu patrikhanenin yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Hürriyet, 19 Mayıs 2002 İşte bu iki haber Fener Rum Patriğinin yani ekümenik evrensel patriğin yüksek hoşgörüsünü bizlere anlatmaya yetiyor. Fener Rum Ortodoks Kilisesi Patriği, diğer adıyla küstahça "Kostantinapolis Tahtının Varisi" unvanıyla imza atacak kadar megola ideacı, tarih sahnesinden silinen Bizans'ın hayali imparatoru, koynumuzda beslediğimiz yılan Patrik Bartholomeos, bir süre önce bir açıklama yaparak Türkiye dışında olan diğer patriklerin de patrik seçimlerine katılabilmesi için seçimlerdeki "Türk Vatandaşı olma şartı"nın kaldırılmasını istemiş, bu isteğinin nedenini de "Türkiye'deki Ortodoks Rum cemaatinin 120 bin kişiden 3 bin kişiye düşmesi, bu sebeple de patrik seçimlerinin zora düştüğü" şeklinde belirtmiş. Hayali Bizans'ın hayali imparatoru Bartholomeos "Dünyada 80 tane yüksek rütbeli ruhanimiz var. Yeni patrik bunların arasından seçilebilir. Ve seçilen kişiye daha sonradan Türk Vatandaşlığı verilebilir. Türkiye'de daha önce böyle bir uygulama yapılmıştı. Bu tekrarlanabilir" diyerek çok masumca (!) bir öneride bulunmuş... Zaten Bartholomeos yıllardır iki tane isteğini fırsat buldukça yineliyor. Bu isteklerinden biri "Patriğin Türk Vatandaşı olma şartının kaldırılması", diğeri ise "Heybeli Ruhban Okulunun özerk bir şekilde tekrardan açılması"... Görünüşte iki ayrı masumca (!) istekmiş gibi algılansa da aslında istenen tek bir şey var; Lozan Antlaşmasını ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı delerek, Patrikhaneyi özerk ve evrensel dini bir merkez olarak ikinci bir VATİKAN haline getirmek... Atatürk'ün her fırsatta "PATRİKHANE BİR FESAD VE HIYANET OCAĞIDIR!" dediği Fener Rum Patrikhanesi, Atatürk'ün hayata erken veda etmesinden ötürü halen İstanbul'un göbeğinde ihanet serisine devam etmektedir. Şayet Atamızın ömrü yetse idi; bugün o fesat yuvasının külleri çoktan tarihteki yerini almış; Bartholomeos ve onun gibi diğer hainler asla varolmamış olacaktı. Ama Atatürk'ten sonra ülke yönetimine gelenlerin Türklükleri sadece kimliğindeki T.C. harflerinden ibaret olduğu için bu fesad ve hıyanet yuvası kapatılmadığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti'ne daha rahat ihanet etmesi için çeşitli imtiyazlar bile sağlandı. Dünkü patriğin adı Athenagoras'tı... Bugünkü ise Bartholomeos... Aradan yıllar geçti ama istekler ve icraatlar aynı... İkisi de "Bizans" hayali kuran rum palikaryaları... Athenagoras'ın bıraktığı görevi bugün Bartholomeos yapmaktadır, hem de küstahça Ekümeniklik iddiasında bulunup "Bizans Tahtının Varisi" unvanıyla imza atarak... Megola idea, yani "Bizans" hayali, tüm Rumların ortak hayalidir. Bu hayali yaratan ve ayakta tutan şey ise Türklere karşı besledikleri asırlık kindir. Bu hayal belki de dünya tarihi var oldukça hiçbir zaman bitmeyecek, her yunan/rum çocuğu bu masal ile büyüyecektir. Bütün dünya bilmektedir ki; her Ortodoks Rum Kilisesi megola ideacıların gizli bir karargahı, her papaz ise bu hedef uğruna görev yapan bir komutandır. Rum Ortodoks kiliseleri Yunan milliyetçilerinin kaleleridir. Bu kalelerin en önemlisi, ana karargahı İstanbul'un göbeğindedir. Bu yüzden Fener Rum Patrikhanesi isimli fesat ve ihanet yuvasının biran evvel kapatılması, Patrik Bartholomeos ve 12 metropolitinin "vatana ihanet" suçundan yargılanması gerekmektedir. |
|
|
|
|
|
#9 (İleti Bağlantısı) |
|
Türkçü
|
Ekümenizm konusuyla ilgili ödevimi teslim ettim. Haftaya Fener Rum Patrikhanesi, sonraki hafta da Heybeli Ruhban Okulu ile ilgili araştırmamı teslim edicem. Yazınızdan faydalanırım gerçekten çok işime yaradı. Çok teşekkür ederim. Kaynak kısmına da isminizi yazıcam. Esen kalın sayın IRKÇI.
|
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Konuk) | |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Otağ | Yanıtlar | Son İleti |
| AD ARIYORUM | KARAORKUN | Sorun & Öğrenin | 18 | 12.08.2008 14:18 |
| SPOR TESİSİNE İSİM ARIYORUM! | Güntülü | Türkçü Bakış | 15 | 20.06.2008 18:14 |
| Bor ile ilgili bir kaynak | Ankara | Belgelik | 5 | 01.06.2008 20:22 |
| BiR EZGi ARiYORUM | KARAORKUN | Türk Elleri Ezgileri | 1 | 21.05.2008 12:26 |
| Mahir Kaynak denen, emperyalistlerin beslemesinin hezeyanları. | Gök Yeleli Bozkurt | Türkçü Bakış | 7 | 12.02.2007 21:37 |