![]() |
|
|||||||
| Türk Dili ve Edebiyatı Türkçemiz, Türk Atasözleri, Edebi Yazılar vb. |
![]() |
|
|
Konu Bağlantısı | Seçenekler |
|
|
#1 (İleti Bağlantısı) |
|
Yeni Üye
|
TURANLI AKKARTAL
1.Bölüm
TURANLI AKKARTAL Eski çağın Fil Yılı günlerinden biriydi. Kara kış uzun sürmüş, havalar yeniden ısınıyor, eriyen karların coşturduğu dereler çağıldıyordu. İnce kar tabakasından baş uzatıp, çalan güneşi görmek isteyen kardelenlere, mor çizgili beyaz çiğdemler, turuncu nevruzlar arkadaşlık ediyor, uçuşan kelebekler ve göçmen kuşlarla şenlenen Asya kıtası yeni bir baharı selamlıyordu… Günler öncesinde, kadim başkent Ötüken’den yola çıkan bir ulak, ünlü Koca Tuğrul Dergâhına mühim bir haberi getiriyordu; Kağan Kutluk Kül Bilge uçmağa varmış, tahta yeni kağan oturacaktı. Kadim Töre gereği oğul Moyen Çor, ölen babası için(745) Yuğ töreni yaparak onu Tanrı beldesine uğurlamak ve kendi hükümdar olması şerefine büyük toy düzenliyordu. O nedenle, acunun her yanına haber salıp, hüner, bilek ve yüreğine güvenen bütün yiğitleri yarışa davet ile bunda kazananlara büyük ödüller vaat ediyordu… Ulu Tengri Dağı’nın güney yamacına kurulan bu kadim Dergâhta, bütün Türk budununa, hükümdar adayından, dilmaç ve savaşçısına kadar, talep eden herkese ilim, sanat öğretilirdi. Bu kutlu kaynağa çocuk yaşta gelenler, sıkı bir eğitimle yetişir, mezun olanlar kamu hayatında önemli görevler alırlardı. Dergahın eğitim düzeni şöyleydi; sabah erken koğuşlarında uyanan öğrenciler, kuşluk vaktine kadar bedeni eğitim ve silah talimi yapar, öğlen topluca yemeğe gelinirdi. Öğleden sonra, atölyelerde görülen pusat yapımı dersine ek olarak, sair el sanatlarına dair kurslar verilirdi. Hafta sonlarında dergâhın önünde yer alan büyük meydanda toplanılır, harada yetişen cins atlarla heyecanlı Gökbörü oyunları oynanırdı. Akşam yemeği sonrası dergâh mabedinde toplanılır, dua ile vukuf ehli hocaların türlü hikaye nakilleri izlenirdi. İlk çağların namlı yiğitlerinden Kazan'ın sekizinci göbekten torunu, Kam Ulutolga (Şaman), bu dergâhın baş öğretmeni, kılıç piri Gökbörü, kargı piri Boran, gürz piri, Dağhan ve tirendazlık piri Tahran, bu dalların dersini verirlerdi... Ötüken’den gelen ulağın verdiği haberle toplanan dergâh erkanı, yapılan davete icabet kararı almış, bunun için yapılan seçime göre; yarışa gidecek olan Çopendozlar (Gökbörü oyununu oyuncuları) takımı beş kişiden oluşacak, ferdi yarışlara o yılın birincisi ile altı yeni mezun katılacaktı. Büyük meydanda yapılan uğurlama töreni akabinde atlı temsil ekibi yola çıkarken, geride kalanlar büyük dershanede toplanmışlardı. Konuşanlar, Ötükene gidenlerin başarı şansını sorgularken; çoğunluk, eski çağın ünü büyük kahramanlarından Bahadır Akbaş'ın yedinci kuşaktan torunu Akkartal’ı favori olarak gösteriyordu. Onlar gidip, dergahta mutat hayat devam ederken, Ulutolga'nın sohbet saati gelmiş, Kam bu defa insan ruhu ve onun kişi olarak yaratılması mevzuunu nakledecekti. Oturduğu yerde söze başlayan Kam; -Aziz ve asil ulusumun değerli evlatları, canlarım! Diye, sözlerine başlıyor, dershane kubbesinde yankılanan davudi sesi ile şöyle devam ediyordu: -Kökü zaman deryasının dibinde başlayıp, ucu günümüze kadar ulaşan eski kaynaklarımıza göre, kişinin yaratılması şöyle olmuştur; "Kişi, Tanrı Beldesi'nde önce, uyuşuk, hareketsiz, şekilsiz, renksiz, kokusuz bir halde bulunur iken, bir an gelip, yüce Tanrı dilemiş, o da ozlaşarak, (değişime uğrayarak) alev ve ışık topu haline gelip, döne döne yeryüzüne inmiş ve burada yeniden ozlaşarak, yeryüzü kişisi olmuştur. Geldiği yer Tanrı katı olduğu için, kişi şerefli ve kutsaldır. Nitekim bu kutsal kişiler toplanıp, aralarından birini Buğ (Bey) seçerlerdi. Beylere, "Kutsama Töreni" ile Güneş'in eşi Ay tarafından, ait oldukları Budun'a kul gibi hizmet etme görevi verilir, Beğler, ömürleri tamam olup, öldüklerinde, Budun toplanarak, muhakeme yapılır, Beğ eğer budununa iyi hizmet etmişse "ALP" sıfatına layık görülerek, kutsama töreniyle (Yuğ) cesedi yakılırdı. Böylece bedeni kül olan Beğlerin, canları (Tin) ozlaşarak alev ve ışık haline gelir, yeniden semaya yükselerek, Tanrı katına geri dönerlerdi..." Anlatı böylece sürüp giderken, aradan saatler geçiyordu. Geniş dershane zeminini kaplayan nakışlı halılar üzerinde, baş köşede beyaz tüylü postuna yeni doğan yıldız misali bağdaş kuran Kam Ulutolga, uzun ak sakallarına tezat teşkil eden kara kaşlarını hafifçe kaldırıp, sanki çağlar öncesinde başlamış bir uykudan uyanıyordu. Parıltılı ela gözleri, etrafında on günlük ay misali, hilali saflar tutmuş, kendisini can kulağıyla dinleyen öğrencilerini sevecen nazarla süzüyordu. Talebeler huşu ve sükun içinde bir an beklerken, sessizliği bozan Kam, bu kez şöyle diyordu; - Şimdi sıra, saz ve deyişler ile ruhları bir başka biçimde ozlaştıracak olan sazende ve ozanlara geliyor. Evet. Hani nerede kopuz, cura, tef, davul ve kavalcılar? Bu açık daveti bekleyen öğrenciler sevinçle kıpırdanıp, sonra anılan sazlar ortaya çıkıyordu. Anında oluşan otantik koro Peşrevle başlıyor ve bu temaşa icra edilen diğer eserlerle devam edip, gidiyordu. Dershane kubbesinin muhteşem akustik yapısı insanı mest eden bu musikiyi, ilahi kudret adına kendi boşluğuna alırken, onu sonsuza kadar aynı tazeliğinde, aynı güzelliğinde saklamak ister gibiydi. Bu esnada oluşan duygu sağanağı bütün dergâhı kuşatır, duyan herkes yeni bir ozlaşmanın manevi hazzını yaşardı. Ölmeden, yanmadan erişilen bu ozlaşmanın verdiği haz, Kam Ulutolga’yı duygulandırıp, yanaklarından minyatür derecikler akarken, aslen muharip yetişen talebelerine, böylesi bedii yetenekleri de bahşeden yüce Tanrıya meth-ü senalar gönderiyordu... Bir başka gün sıra Tanhu Mete ve Koca Tuğrul Dergâhı’nın tarihçesine gelmişti. Bu sadece çok merak edilmesinden ötürü değil, aynı zamanda dergâh müfredatının mühim bir konusuydu. Ulutolga bu konuyu kitaplıkta itina ile koruna gelen el yazması, kadim “Tanhu Mete” kitabından okuyordu. Derin bir nefes alan Kam, çoğunu ezbere bildiği nakle başlarken, bütün dikkatler onda, meraklar doruğundaydı: "Başı dumanlı, göğsü çimenli ulu Tengri Dağı'nın güney yaslanında, bir yanda güneş çalıp, bir yanda yağmur yağıyordu. Yüksek çam ve meşe ağaçlarının gizlediği büyük mağaradan gelen metalik çınlamalar, dağın bu kayalık bölümünü mekan tutan doğan, kartal ve atmacaların sesleriyle karışıp, aks’ı sedalar etrafa yayılıyordu… Koca Tuğrul, yaşlı kılıç ustası mağaranın sol yanında kurulu demirci ocağının başında durmuş, terlemesine aldırmadan, elindeki kılıç taslağına biteviye çekiç sallıyordu. Eski zamanlarda oluşmuş büyük mağaranın tabanı dikitli, tavanı sarkıtlı, duvar yerindeki yanlar, binlerce yıldan beri yüzeyini yalayarak geçen renkli kil ve kalk dalgalarıyla kaplıydı. Koca Tuğrul bu kılıcı, kırk altı senelik ustalığı bir yana, yapılma sebep ve tekniğini bir düşte gördüğü şekilde yapmak istiyor, bu nedenle merakından yorulmak nedir, bilmiyordu… Tam bu esnada, aşağıdan yukarıya, dağın doruklarına doğru tırmanan keçi yolunda iki atlı döne döne geliyorlardı. Omuzlarında yay ve ok dolu sadakları, terkilerinde avlanmış kuş dolu nakışlı heybeleri vardı. Burun deliklerinden buğular saçarak, yol alan atlar, serin havaya rağmen terliyorlardı. Mağara önüne geldiklerinde duydukları gür sesle bir an irkilerek başlarını yukarı kaldıran iki atlı, mağara önünde dimdik duran kara börklü, ak sakallı, dinç kişiyi fark etmişlerdi. Bu ünlü kılıç ustası Koca Tuğrul’dan başkası değildi. İki adam boyu yukarıdan onlara gülümseyerek; -Sarıbörü'yü rastlamadınız, değil mi yiğitlerim? Her neyse, hoş gelip, sefalar getirmişsiniz! Hele inin şu atlardan, zavallı hayvanlar nefeslensinler. Solumalarını ta nereden işitti şu ihtiyar kulaklarım! Diyip, yanıt beklemeden içeri giriyordu. Atlardan inen avcılar, gemleri çıkarıp, otlanmaları için onları serbest bırakıyordu. Doğal taş merdiveni tırmanıp, heybeler omuzlarında mağaradan içeri girmişlerdi. İhtiyar usta az ötede, türlü edevatın dizili olduğu rafın önünde, taş yontusu bir masanın başında bekliyordu. Önünde kımız dolu bir testi ve üç ağaç oyması çamçak vardı. Onları gülümseyen gözlerle davet ederken, kımız doldurmak için çamçakları diziyordu. Sonra müşfik bir sesle: -Hele şöyle gelin yiğitlerim. Diyordu. Heybeleri bir kenara bırakan konuklar, masayı çevreleyen beyaz post sarılı alçak oturaklara oturmuşlardı. Koca Tuğrul; - Hal ve keyifleriniz nasıl, işleriniz nasıl gitmekte Teoman Beğ? Bu yağız bahadırlardan geniş omuzlu, çengel bıyıklı ve kara gözlü olan Tuku Oymağı'nın önderi Teoman, diğeri Tamgalı oymağına mensup bir avcı idi. Teoman Bey mayalı kısrak sütü keskin kımızdan bir yudum alıp, sonra elinin tersiyle ağzını silerek: -Ne desem bilmem ki Tuğrul Eçi. Derken, durumdan hoşnut olmadığı belliydi. Sözlerine devamla; kayda değer bir gelişme yok, vaziyet öncesinden farksız. Demişti. Dozu giderek artan esef ve umutsuzlukla konuşuyordu. Uğradığı o elim hezimeti unutturup, unutmağa başladığı egemenlik hazzını buduna yeniden hatırlatmak hiç kolay değil Tuğrul Eçi. Öz yurdunda esarete alışan ahalide her şeyi kanıksayan haller var. Yoldaşı Kula, onu tamamlamak maksadıyla: - Alınan fahiş vergiler ve her an sataşılan onuruna rağmen, hem bu, Tuğrul Eçim! Koca Usta, esefle yüzünü buruştururken, Teoman sözü tekrar alarak: -Evet Eçi, zannım o ki, eğer tez zamanda silahlanmamız mümkün olmazsa, korkarım bu hal kötüye gider. Ama aksi mümkün olursa, düşmanı bu kez yurttan siler, atarız. Derken, tasdik etmesini ister gibi Kula’ya dönüyordu. Kula önce Koca Tuğrul'a, sonra Teoman’a bakarak; - Her halde bu, önce sizler ve Göktanrı'nın yardımları baki kalması şartına bağlıdır. Diyordu. Bu açıklamaları dikkatle dinleyen Koca Tuğrul: - Ümidiniz kırılmasın yiğitlerim. Biz neler görüp, bu gibi hallere dair daha neler işitmedik ki atalardan. Pusat hazırlıklarına gelince, bu uğurda elimizden geleni elbette yapmaktayız. Bakın, daha şimdiden beş sandık dolusu üretip, uğraş için hazır ettik! Böyle derken, yerde, rafın önünde duran gürz, yay ve kılıç dolu sandıklar ile raf terasına dizili kalkan ve kamaları işaret ediyordu. Sonra sözlerine devamla: -Bunlar Sonbahara kalmaz iki, hatta üç misli olur. Diğer ustalar da gayret ederse, ki bunda kuşku yok, umarım bir orduyu donatacak silah tamam olur. Öte yandan, halkın şu sıra ki hallerine kulak asmayın. Onlar bütün bu işlerden habersiz oldukları için meyus olabilirler. Amma, hele o gün gelip, yapılan pusatları kuşandıklarında düşmanı yurttan atmak için her biri nasıl bir boz kurt, bir kaplan kesilecek, göreceksiniz. Bir an durup nefes tazeleyen Koca Tuğrul, ses tonuna hamasi vurgu yükleyerek devamla; hem unutmamalı yiğitlerim ki, her ne kadar kırılırsa kırılmış olsun, Türk ilinde er tükenmez, o da tutsak yaşamaz, yaşayamaz. Çünkü er kişinin özü Tanrıdan gelir. Bunu böyle bilip, ferah tutasınız içlerinizi. Ha, sakın ola çabalarınızı aksatıp, buduna önder olmaktan beri durmayasınız. Çünkü öndersiz ordu, ordusuz uğraş, uğraşsız da yurt olmaz yiğitlerim… Bunun üzerine davranan Teoman Beğ, konuşmağa başlamadan önce kemerinde taşıdığı, içi altınla dolu deri keseyi Koca Ustanın önüne iteleyerek: - Sağ olasın Tuğrul Ağam! Bu sözlerin maneviyatımızı yükseltip, inancımızı artırdı. Pusat olmadan ordu olunup, uğraş kazanılamaz. Buyur Tuğrul Eçi, bununla biraz daha ihtiyaç gidermek her halde mümkün olur. Hem bunları bırakmak, hem biraz hasbi hal etmek için uğramıştık. Çabalarımız kuşkusuz sürecektir, ta ki yeniden ayaklanıp, ülke kurtulana dek.Eçi, destur verirsen dönme vaktidir. Lakin ne çare ki, bu kez kardeşimiz Sarıbörü'yü göremeden ayrılacağız. Selam söylersin bizden gelince. Böylece konuklar ayrılmış, Koca Tuğrul çalışmasını sürdürmek üzere gene ocak başına dönmüştü. Bıraktığı yerden işe koyulan Koca Usta, saatlerdir ateşte kızdırıp, örs üstünde şekil verdiği taslağa artık su vermek istiyordu. Yeni kılıcın üstünlük bakımından farkını oluşturacak nirengi noktası bu su verme tarzında gizliydi. Bunun için kılıcın ağzını bir parmak, sırtını ise iki parmak kalınlığında özel bir balçıkla sıvayıp, onu tekrar harlı ocağa sürerek körüğün başına geçmişti. Bu sırada bir atın kişnemesi duyulmuş, Koca Tuğrul buna memnun olarak, yüzü gülmeğe başlamıştı. Hayatta kalan tek evladı Sarıbörü olmalıydı çünkü gelen. Diğer üç oğlunu daha önceki ayaklanmalarda yurt uğruna meyyit vermişti Koca Usta. Az sonra gülerek içeri giren gerçekten Sarıbörü idi. Kucağında getirdiği eski demir parçalarını bir kenara bırakıp, hemen körüğün başına geçmişti. Babasına yardım için ya böyle körük çeker veya çekiç sallardı onunla karşılıklı. Sarıbörü adına yakışacak denli sarışın, yeşil gözleri daima gülen, güçlü ve zeki bir gençti. Her gün düze iner, ihtiyaç duyulanları veya olan bitene dair haber almaya çalışırdı oradan. Babasının haklı ünü onun her yerde tanınıp, itibar görmesini sağlamakla kalmaz, işlerini de kolaylaştırırdı. Körüğün tempolu devinimleri çok sürmeden ateşin şiddetini yükseltirken, Koca Usta ham taslağın ateşte aldığı renkleri dikkatle izliyordu. Nitekim kalın balçıkla sıvalı kılıç sırtı kiraz kırmızısına, ağız tarafı beyaz kor haline gelip, körüğe dur demişti Koca Usta. Beklenilen tav nihayet oluşup, kılıca su verilme vakti gelmişti. Bu durumda su verilen kılıç sırtı nispeten yumuşak ve esnek, ağız asil çelik olacaktı. Maşayla tuttuğu ham taslağı közden çıkarıp, hiç bekletmeden madeni suyla dolu taş oyması tekneye daldırıyor, fokurdayan su kısmen buharlaşırken, kızgın namlu suyunu alıyordu. Kılıç imalatının son adımı özen ve sabır isteyen kılağılama işiydi. Kalın, ince, yağlı ve yağsız kılağı taşlarından geçen kılıç namlusu günler sonra bir ayna kadar pürüzsüz ve parlak, bir ustura kadar keskin ve alıcı olmuştu. Bu arada bir şahesere yakışan kemik kabza ve halis deriyle kaplı kın da yapılmıştı kılıca. Derken kabza takılıp, sıra eserin sınanmasına geliyordu. Deneme iki aşamada yapılıp, ilkinde sertlik ve sağlamlığı, ikincisinde kılıcın keskinliği sınanmıştı. Sertlik denemesini Koca Ustanın gözetiminde Sarıbörü yaparak, onunla masif örs demirinin yana doğru uzanan sivri tarafını koparıp atarken, ağızda bir çentik bile oluşmamıştı. Keskinlik ve alıcılık denemesini Koca Usta bizzat yapmış, bunun için düzde bir akarsu yatağına inmişti. Uygun yerde suya dikey soktuğu kılıca doğru yüzerek gelen yapraklara karşı sabit tutulan kılıç, onları hayrete şayan bir şekilde tek tek ikiye bölüyordu. Bütün denemelerden başarıyla çıkan kılıca,son işlem olarak, ustanın tamgası olan kurt başı ve kılıcın müstakbel sahibinin adları, kabzanın bir parmak önüne nakşedilmiş ve şaheser tamam olmuştu. Ulusu gelecekte layık olduğu düzeye ulaştıracağını gene bir düşte gördüğü, henüz doğmamış birine armağan diye yaptığı kılıcı bir ipek parçasına sarıp, hususi eşyasını sakladığı ceviz sandığına koymuştu. Yarım kulaç uzunluğunda, her bakımdan dengeli ,ustası kadar asil olan bu kılıç, kendisi o zamana ulaşamadan ölecek bile olsa, müstakbel sahibine oğlu Sarıbörü tarafından verilecekti. Teoman Bey ile yoldaşı Kula'nın yaşadıkları bölge kut dağı Tengri'nin Kuzeybatı eteklerinde kalan topraklardı. Otlak ve ormanla çevrili bu engebeli arazide dağınık yaşayan Türk boyları, birlikleri bozulup, devletleri yıkılarak uzunca süren esaret ve sefalete düşmüşlerdi. Yaptıkları kanlı ayaklanmalar iki defa akamete uğramış, pek çoğu kırılmıştı. Bu havalide yaşayan oymakların çoğu işgal altında bulunan Ötüken tarafından göçmüşlerdi. İstilaya uğrayan diğer bölgelere kıyasla, buradakiler daha güvenliydiler. Buna rağmen hayvan besleme, tarım ve metali işleme yanında, deri ve dokuma işlerinde ileri gitmiş olmaları fayda vermiyor, üretimden sağlanan gelirin çoğu vergilere gidiyordu. Teoman Bey ve onunla çalışan bir grup avcı, zaman zaman gizli kervanlar düzenliyor, yükledikleri malları vergisiz satarak, kurulacak gizli ordu için gelir sağlıyorlardı. Ülke üç farklı kökene sahip düşman tarafından işgal edildiğinden, aralarında bulunan doğal rekabeti kullanmak mümkün olup, birinin hakim olduğu bölgeden kaçırılan mallar, diğer yörelerde rahatlıkla alıcı buluyordu. Tengri dağının eteklerinde, Işık Gölün kuzey kıyısını örten büyük bir orman vardı. Ormanın göle bakan kıyısına yakın bir düzlükte ulu çınarın altında bir ağıl içinde koyun ve keçiler, önünde yatan iki iri köpek ve bağlı üç at durmaktalardı. Yan tarafta, etrafı çalılarla çevrili büyük bir kara çadır kuruluydu. Yoldaşı Kula ile ayrılan Teoman Bey, obasına sabahın seher vaktinde ulaşmıştı. Çadırında onu bir sürpriz bekliyordu. Zira, ileri düzeyde hamile bulunan esmer güzeli eşi Güngülü doğum yapmış, yanında şimdi mışıl mışıl uyuyan bir de çocukları vardı. Ağılın önünde atından inip, yolda avladığı dağ keçisini terkisinden indirmiş, atın koşumlarını çözmekteydi. Gelişini önce köpeklerin ürümesi, sonra nal sesleri ve atının kişneyişinden anlamış olan ihtiyar ana, eşi çoktan ölmüş, oğullarından üçünü ayaklanmalarda kaybetmiş, herkesçe sayılan Tolun hatun, oğluna müjde vermek için dışarı çıkmıştı. Teoman Bey, eyeri ağılın çit sırıklarından birinin üstüne koyarken, annesinin seslenişi ile dönmüştü; - Gözlerin aydın ola ey oğul! - Ne oldu ki ana? -Daha ne olsun oğul, gelin gülle gibi bir oğlan doğurdu bize. Şükürler olsun Yaratana! Teoman Bey sevincini belli etmeyerek; - Ne diyorsun ana, doğru mu bu dediklerin? - İnanmadınsa git kendi gözünle gör oğul. Bunun üzerine çadıra giren Teoman Bey, hakikati görünce çok sevinmiş, sonra atına binip, çevre oymaklara büyük şölen haberini vermek için tekrar yola çıkmıştı. Bu olaya belki en çok sevinen Kam Koca Tuğrul olmuş, at binip, oğlu Sarıbörü'yle birlikte gelmişlerdi. Çardaklar kurulup, kebaplar çevrilmiş, yenilip, içilerek sıra yeni doğana ad konulmasına gelmişti. Buna dair ilk öneri Koca Tuğrul'dan gelip: - Adı yiğit, kahraman anlamına gelen "Mete" olsun! Demişti. Bununla kalmayıp, azatlık mücadelesine ilişkin gayretlerinden ötürü överek, Teoman Bey’i bu uğraşın "Başbuğ’u" olması gereğini dile getirmişti. Aksakallıların oyuna sunulan bu öneri derhal onaylanmış, gönüllü önderliği resmiyet kazanan Teoman Bey’e “Yapgu" eşi Güngülü’ne bundan böyle “Katun” sanı verilmişti. Aradan geçen bir kaç ay içinde bütün hazırlıklar tamam olup, yeniden kurulan ordu Yapgu'nun komutasında atağa geçmişti. Bu esnada karşı koyan düşman kılıçtan geçirilirken, direnmeyene hayatı bağışlanıp, takas ve fidye için esir alınıyordu. Temkin ve tedbirde hata yapılmaması sayesinde bu kez düşman gafil avlanıp, yeniden toparlanmalarına fırsat verilmiyordu. Baskın şeklinde gelişen saldırılar düşmanı panikletirken, olayı duyan dağınık Buduna mensup, dört bir yandan sökün eden süvarilerle muharip sayısı her an büyüyordu. Öz sınırlar dışına taşırılmayan bu savaş nihayet kazanılıp, Yüeçiler hariç, diğer düşmanları (Çinli ve Sienpiler) ile barış antlaşmaları yapılmıştı. Böylece yağıdan temizlenen yurt, yüksek egemenlik hukukunu kazanırken, huzur, gönenç ve onur yeniden avdet ediyordu bütün ülkeye. Aradan henüz üç yıl geçmişti ki, vuku bulan talihsiz bir olay Budunu yasa boğmakla kalmayıp, bir takım menfi oluşumlara da kapı aralamıştı. Zira Tigin Mete, hastalığı sonucu annesini kaybedip, küçük yaşta öksüz kalmıştı. Çok geçmeden tekrar evlenen Yapgu, hamile kalan eşinden bir erkek evlada daha sahip olmuş, ordu komutanlarından biri olan dayısı Uruz, onun adını "Uluç" koymuştu. Öksüz kalan Mete, üvey annesinden daha çok, gösterdiği yararlıklardan ötürü artık yüzbaşı olan Sarıbörü ile kalmayı yeğliyor, ondan ayrılmak istemiyordu. Yaşıtları analarının eteği dibinden ayrılmağa bile korkarken, Mete Sarıbörü ile at sırtında ava gitmeğe bayılıyordu. Doğuştan acar bir çocuk olan Tigin Mete’yi yakın gelecekte vahamet bekliyordu. Yeni Katun onun yerine kendi oğlunu veliaht yapmak istiyordu. Oysa töre icabı bu hak büyük oğula mahsus olup, o ölmedikçe başkası veliaht olamazdı. Ama Katun muhakkak bir yol bulup, Mete'den kurtulmak istiyordu. Nitekim bunun yolunu, Mete’yi barış için rehin vermekte buluyordu. Bunu sağlamak için, tacir, çoban, gezgin Yüeçili adına ne bulduysa, hudut haricinde bile olsalar yakalatıp, eziyet ettiriyordu. Devam eden bu hal, iki halk arasına düşmanlık tohumları ekiyordu. Bu işler daima gizli yapıldığından içerde kimse duymuyor, karşı tarafın yaptığı misillemeler sebepsiz sataşma sayılıp, büyük tepkiyle karşılanıyor, taraflar her geçen gün savaşa bileniyordu. Yüeçiler, Hunlulara karşı daha önce de birleştikleri Çinli ve Sienpiler'i kışkırtıyor, eski müttefiklerini yeni bir Hun tehlikesine karşı tedbir ve ittifaka çağırıyordu. Bu olaylardan çok bizar olan Budun, toplanan her kurultayda şikayet konusu ederek, yönetimden acil çare talep ediliyordu. Lakin Katun ve yandaşları olayları daima örtbas edip, barış ve huzura olan ihtiyaç şiddetlendiriliyordu. Bunu sağlamak için el altından önerdikleri tek yol; Yüeçilere bir rehin verilmesiydi. Bunun için Uluç Tigin henüz çok küçük olduğundan, Mete müsait görülüyordu. Bu gidişata artık bir son vermek isteyen Yapgu, halktan gelen yoğun itirazlara rağmen, Yüeçiler'le saldırmazlık paktını temin için Mete’yi rehin vermeğe razı oluyordu. Bu duruma cidden üzülen Yüzbaşı Sarıbörü, pederi Kam Koca Tuğrul’a bu gidişin nereye varacağını soruyordu. Kam, Kanunun güttü amacın savaş çıkarmak olduğunu açıklıyor, onun için şimdiden önlem almak gereği üzerinde duruyordu. Tigin Mete mutlaka kurtarılmalıydı. Bu işi gönüllü üstlenen Yüzbaşı Sarıbörü, güvendiği muhafızlardan üçünü gizlice Yüeçi ülkesine salıyordu. Bunlar, onbaşı Ötemiş başta olmak üzere, Mete'yi seven, Töreye bağlı, lisan ve sair konularda yetenekli yiğitlerdi. Nitekim üç yiğit iki sınır arasında kalan bölgede, yollara uzak düşmeyen, asude bir yerde çadır kuruyor, burada av ve hayvancılıkla yaşarken, az zamanda birer Yüeçili'den farksız oluyorlardı. Bu arada Yüeçi Başbuğu Barak bir at yarışı düzenliyor ve katılan Ötemiş bunda birinci geliyordu. Barak tarafından ödüllendirilmekle kalmayan Ötemiş, Tigin Mete dahil, avane çocuklarına binicilik öğretmeni olarak atanıyordu. Böylece çok sürmeden Tigin Mete ile karşılaşan Ötemiş, ona asıl maksadından söz etmeyip, alakası kabiliyetli bir öğrenci ile hocası arasında beklenen şekilden ibaret kalıyordu. Bundan sonra at gezintileri yapmak dahil, her gün birlikte olabiliyorlardı. Fakat aradan üç yıl geçip, emeli malum Katun ve yandaşları tahrik eylemlerine yeniden başlayınca durum yeniden değişiyordu. Onların bu tavrına önce pek anlam veremeyen Barak Han, Ötemiş’in zaman zaman çıtlattıkları dolayısıyla, aslında Tiginin kurban edilmek istendiğini anlıyordu. Hun töresini de tanıyan Barak Han, onu her şeye rağmen elinde teminat olarak tutmak istiyor ve bunun için tedbir alıp, önceki bir çok hareket serbestisini kısıtlamakla kalmıyor, gözlem önlemlerini de arttırıyordu. Bu gidişat olayların farkında bile olmayan Tigin bakımından vahimdi, çünkü bir savaş durumunda başı tehlikedeydi. Fakat her şeye rağmen onun arkasında köklü bir ulusu temsil eden, feragat ve asalet sahibi bir avuç yiğit ile onlara şu acunda ad veren kadim bir töre vardı. Bu "Türk Töresi" ve onun kişi dimağında yer alan manevi hakimiyetinin ezeli ve ebedi tahtıydı. Çünkü o taht; onları ve töreyi yaratanın tahtıydı. O taht, Türklüğün namus ve şeref timsali, uğruna savaşan ruhların mihrabıydı... Bu sırada Ötükende son kurultay toplanıp, harp kararı alarak dağılıyor, artık savaş davulları çalınıyordu. Olan biteni yakinen izleyen Sarıbörü, hemen mahut planı uygulamağa karar verip, Bozok adlı ulağı sezdirmeden yola çıkarırken ona şu talimatı veriyordu; - Tigin Mete ilk fırsatta kaçırılıp, sağ ve esen olarak, mutlaka Tengri Dağı'na ulaştırıla!... Yeller gibi esip, kuşlar gibi uçan atıyla yol alan Bozok Yüeçi sınırını geçerken, Hun ordusu bu sırada bölükler halinde yola diziliyordu. Nihayet bir gün bir gece sonra tampon bölgede bulunan üsse ulaşıp, Ötemiş'e bu emri iletme görevini orada daima bulunan Bars ve Berkiş'e devrederek, aldığı muhtemel uygulama planı ile geri dönüyordu. Bu emri alır almaz yola çıkan Bars, Ötemiş'i çadırında yalnızken buluyordu. Bars'a çadırda beklemesini tembih eden Ötemiş, derhal at binip, çoğunluk çadırlardan oluşan Yüeçi Payitahtı Hargon'a sürüyordu. Hargon, küçük bir çayın kenarında, sırtını ormana vermiş, rakımı giderek yükselen, ağaçlı ve çimenlik bir düzlükte yer alıyordu. Kendi kaldığı çadır biraz dışarıda, kuytu bir yerde kuruluydu. Yukarılardan bakıldığında, etrafı iri mantar evlekleri ile çevrili bir dağ eteğini andıran bu düzlük, iki yandan geniş bir ovaya açılıyordu. Ötemiş Kuzeyden gelip, güneye doğru gidiyordu. Mevsim yine değişmiş, etrafta serin güz yelleri esiyordu. Çadırların çevrelediği meydanlarda çocuklar koşuşuyor, koyunlar meleşiyor, kuşlar gönlünce uçuşuyordu. Biraz ileride ceviz ve çınarların çevrelediği görkemli Han Otağını gören Ötemiş, içinde bir ürpertinin serince kıpırdandığını hissediyordu. Yumuşak usulde işe yarar ümidiyle, yani gerektiğinde bu iş için kullanılmak üzere, yanında biraz altın ve gümüş de getiriyordu. Şimdi ilk iş, bir yolunu bulup, Tigin Mete'ye ulaşabilmeğe kalıyordu. Önceleri olsa bu çok kolaydı. Ama şimdilerde onunla ancak haftada bir gün, o da esasen yarın olmak üzere, bir araya gelmeleri mümkündü. Ayrıca öncesinden farklı olarak, onun kaldığı çadırı göz altında tutan üç yeni nöbetçiye daha görev veriliyordu. Ötemiş, Han Otağına elli adım kadar yaklaşmış, pür dikkat etrafı tarıyordu. Ortalık hayli hareketli, ama bu onun umduğu türde bir telaş havası sezilmiyordu. Bu ise, savaş haberinin oraya henüz ulaşmadığını gösteriyordu. Önünde eli kargılı, beli kılıçlı bir manga çerinin daima nöbet tuttuğu üç tuğlu Han Otağının hemen sağına düşen büyük yaslanda, etrafı bodur ardıçlar ve yer yer servilerle çevrili küçük bir meydanlık vardı. Esasen burada çeriler talim yapar, onlar çekilince yerini çocuklar veya yetişkin delikanlılar alır, aralarında ya güreşir veya oyunlar oynarlardı. Güneş uzaklarda görülen sıradağın arkasında guruba (günbatımı) girerken, gökyüzünde kobalt mavisi zemin üzerine sarı, turuncu, eflatun renkli devingen katlar oluşmasına yol açıyordu. Ötemiş bu meydanın girişine doğru dikkat ettiğinde, orada bir grup çocuğun arasında çömelmiş, onlara bir şeyler anlatan Gabor'u fark ediyordu. Fakat Tigin Mete, henüz nedense ortalıkta gözükmüyordu. Az daha yaklaştığında, beyaz börkünü alnından geri iten Gabor da onu görüp, çocukları bırakarak, neşeli bir yüzle ona doğru yürümeğe başlıyordu. Gabor, Tigin'in en eski muhafızıydı. Ötemiş onunla iyi anlaşır, kımız içip, çok kez birlikte eğlenirlerdi. Nihayet birbirlerine üç adım kala önce Gabor yaltaklanarak: - O,oo! Ötemiş Ağam, nerelerdeydin? Kaç gündür hiç uğramaz olmuştun buralara. Derken, Ötemiş buna karşılık yapay bir neşeyle: - Ohooh! Nerede olacak, elbette ki aynı yerimizdeyiz, hani bilmezmiş gibi konuşursun ya. Hiç sorma hem bu ara ki keyiflerimizi... Derken, bu arada göz kırpıp, eliyle bir kadehin içilişini işaret ederek, devamla: - Sizleri merak edip, sonunda geldik işte. Diye ekliyordu. Ötemiş bu tarz bir karşılaşmayı her zaman olsa umardı, ama gizli niyetinden ötürü olacak, bu gün beklemiyor, o nedenle kendini şanslı gününde sayıyordu. Derken eyerden atlayan Ötemiş, sağ elini uzatıp, Gabor'un omzunu sıvazlıyordu. Aynı dostluk edasıyla karşılık veren Gabor: - Bilirim, güreşten hoşlanırsın, hele bir de senin yenilmez çırak, Hun Tigin'i güreşirse. Hele şuraya baksana, gene güreşiyorlar işte. Diyordu. Bunu duyan onbaşıyı bir heyecan sağanağı yalayıp geçiyor, atı yularından çekerek, yakındaki bir serviye bağlayıp, koşar adım çocukların arasına dalıyordu. Meydanın öte ucuna doğru giderken, Gabor ardından ona yetişmeye çalışıyordu. Güreşenleri izleyen kalabalıktan üçü Tigini kollayan yeni muhafızlardı. Tigin artık ince, kara yağız ve sırım gibi bir genç olmuş kıyasıya güreşiyordu. Karşısındaki rakip iri kıyım bir gençti. Bir elense ve parat bir çelme ile rakibini bir anda sırt üstü yere yıkan Tigin, onun göğüs kafesine çöküyordu. Başta Ötemiş olmak üzere, bunu beğenen herkes Tigini alkışlıyordu. Güneş batıncaya kadar üç güreş daha yapan Tigin, gene rakiplerini yeniyor ve seyredenlerden bol alkış alıyordu. Güreşler sürerken, diğer muhafızlara yaklaşan Gabor, ballandırarak, biraz sonra kurulacak muhtemel çilingir sofrasından bahsedince, onların iştahları da kabarıyordu. Onları göz ucuyla izleyen Onbaşı, Gabor'a yaklaşarak, bol kımızlı mükemmel bir sofranın donatımı için gereken parayı alenen veriyordu. Biraz sonra çökmeğe başlayan karanlıkla meydanlar boşalıp, ortalıkta kimseler kalmıyordu. Bu arada Ötemiş çoktan gidip, işret sofrası için gereken nevaleyi getirmiş, sonra gelip onları da alarak, hep birlikte Tiginin kaldığı çadırı dört yandan kuşatan nöbetçi çadırlarının arasına çöküyorlardı. İri bir çadırın girişini tercih eden nöbetçiler, böylece hem içeriden yansıyan şamdan ışığıyla aydınlanacak, hem Tigin'i göz altında tutabileceklerdi. Meze olarak getirilip, kızartılmış etlerden bir kuzu budu alan Tigin, yemek ve yatmak için çadırına çekilirken, Ötemiş'in yaptığı bir göz işaretinin anlamını bir türlü çözemeyip, bunu merak ederken uykuya dalamıyordu. Çadırda yere serili yatağa sırt üstü uzanmış, bu arada dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyor, keskin kalite kımızla esriyip, peltekleşen dudaklardan dökülen sözleri anlamağa çalışıyordu. Nitekim nöbetçiler sızıp, kimi oraya kimi buraya yığılıp kalırken, konuşmalar kesilmiş, etrafta baykuş sesinden ve horultulardan başka ses duyulmaz olmuştu. Onları tekrar yoklayarak kalkan Ötemiş, az ötedeki Tiginin kaldığı çadıra gelip, sessizce içeri girmişti. Hala gözü uyku tutmamış olan Mete, onu bir siluet halinde bile olsa tanımıştı. Nitekim fısıltıyla seslen Onbaşı: - Mete Tigin, haydi kalkıp hazırlan hemen. Çünkü geri dönmenin vakti gelmiştir artık! Öz yurdumuza, bizi bekleyenlerin yanına dönüyoruz. Buna çok şaşıran Mete heyecanlanıp, sesi kısılarak; -Kaçacak mıyız yoksa buradan hocam? - Evet Tigin'im, hem bu kez birlikte gidiyoruz kez. Haydi davran bakalım şimdi. - Vay anasını, demek siz bizden biriydiniz? Tamam, o işaretinizin sırın şimdi anladım. Diyen Mete, hemen kalkıp hazırlanmak için yeleğini, börkünü, çizmelerini alırken, bu olan bitene gene de tam inanamıyor, kendini bir düşte gibi sanıyordu. Derken çok geçmeden sessizce dışarı çıkıp, az ötede duran atlardan ikisine biniyorlardı. Oradan ayrılırken önce yavaş, sonra giderek hızlanırken, Hargon'a girmeyip, ormanı arkadan dolanıp. Onbaşının çadırına vardıklarında, orada merakından yerinde duramayan Berkiş’i biteviye voltalar atarken buluyorlardı. Derken hemen o da davranıp, üç atlı Kuzey-batı yönüne dörtnal at sürüyorlardı. Hava akşamkine nazaran daha ılımandı. Şanslarına, biraz önce lacivert semada hiç görünmeyen yarım ay artık ortaya çıkıp, yeryüzünde ılgarla giden atların yolu görmelerine yetecek kadar şua gönderiyordu. Bu sırada Yapgu, tepeden tırnağa pusatlı beş bin kişilik atlı ordusuyla Yüeçi sınırına dayanıyordu. Gün batarken yola çıkan ordu, gece boyunca yol almış, ortalık yeniden ışıyordu. Beyaz aygırı ile önde giden Yapgu, Yüeçi sınırından girilince atını tırısa kaldırmıştı. Hun ordusu bir kara yılan gibi büküle, kıvrıla giderken ortalık gümbürdeyen nal sesleriyle sarsılıyordu. Bu sırada, Tigin Mete ve fedaileri tampon bölgeye varmış, burada kurulu çadır sökülerek, yöreye hakim bir tepeyi tırmanmışlardı. Uzaklardan duyulan bu uğultuya ancak hareket halinde olan bir ordunun sebep olacağını kestirmiş, fakat onun ne taraftan gelip, geçeceğini henüz bilemiyorlardı. Ordunun izlediği güzergaha beş ok atımı mesafede yer alan bu tepe tamamen meşe ve fındık kümeleri ile örtülü, nispeten emin bir yerdi. Küçük kafile açık bir alanda, güneşin ısıttığı şebnemli çimenlere oturmuş, ordunun uzaklaşmasını beklerken, bir şeyler yiyecek ve sonra yola koyulacaklardı. Bars ve Berkiş tepenin çevre düzlüklere bakan sağ ve sol cephelerine siperlenmiş, etrafı gözetliyordu. Bir çıkından aldığı kızarmış, soğuk av etlerini işaret eden Onbaşı, Tigin Mete’ye: - Tiginimiz'in ağzına layık olmasa da, bunlardan başka yiyecek yok yanımızda. - Tasa etmeyin hocam. Bunları bulduk ya, siz ona bakın. Seslenelim Bars ve Berkiş gelsinler, beraber yiyelim. Derken onlar da gelip, yemek henüz bitmişti ki, beklenen şey, deprem oluyormuş gibi yerleri sarsan nal seslerinin, kasırgayı andıran uğultusu artık iyice yakından geliyordu. Hemen kalkıp, hızla sesin geldiği kuzey istikametine koşmuşlardı. Bulundukları yer karşı düzlükleri görmeğe el veren fundalık bir noktaydı. Şimdi buradan, dört nala gelen koca bir ordunun havaya kaldırdığı yoğun toz bulutunun, yaklaştıkça büyümesini hep birlikte izliyorlardı. Onbaşı ve yiğit çerileri her şeyi muhtemel saydıkları halde, biraz sonra olabilecekleri umursamıyor gibi sakindiler. Buna sebep uğruna baş koydukları davada haklı almalarıydı. Fakat henüz muğlak durum karşısında genç Tigin neler düşünüyordu acep? Bu sorunun cevabını, sanki aynı şeyleri düşünmüş gibi, Onbaşı Ötemiş veriyordu: - Geleceğin Yapgusu Mete Tigin! Diyerek söze başlıyor ve konuştukça duyguları depreşip, gözleri puslanarak; -Bu gördüklerinden hiç tasa etme. Özgüvenimizin kaynağı Göktanrı biliyor, biz yaşadıkça sana kimseler dokunamaz. Sonra arkadaşlarına dönerek; -Kardeşler hele buraya gelin, sonuna dek Tigin Mete'nin yanında yer alacağımıza hep birlikte ant içelim! Nitekim kılıçlar çekilip, avazla hep bir ağızdan: - Sözümüzden dönersek; Gök gire, kızıl çıka! Derken, silahlar üzerine yemin ediyorlardı. Ordu olurda öncüsü, artçısı olmaz mıydı bunun hiç? Bakın işte sol yamaçtan beş atlı dolu dizgin yaklaşmaktaydı bile. Bizimkiler hemen ok ve yaylarına davranıp, gelenlere, ağaçlığa girdiklerinde "Şah!" demek için atılmışlardı. Az sonra öncüleri yerlerine mıhlayan kesin emir, üç yandan ve üç ağızdan aynı anda çıkıp, üzerlerine nişanlanan ok temrenleri kadar keskin ve onlar kadar caydırıcı olmuşlardı: - Sakın ola kıpırdamayın! Üç sesin sahipleri, ellerinden kurulu yaylar, birer birer çalıların arasından çıkmışlardı. Önce yerlerinde donup kalan öncüler, sonra Ötemiş'i tanıyınca bir an ferahlamış, lakin onun ciddi tavrı ve; - Hemen at inip, silah bırakın! Dedikten sonra yukarı gelmelerini emredişiyle şaşkınlıkları sürüyordu. Yukarı çıkan öncüler Mete'yi karşılarında görünce hepten apışmışlardı. Kendini ilk toparlayan öncü başı, Ötemiş'e hitaben: - Onbaşım, haşin tutumunuzun sebebi şimdi anlaşılıyor. Lakin Tigin bağışlasın, birer emirberiz çünkü bizler sadece. Amirimiz malum, Yapgu olarak kendi babalarıdır şahsen. Diyordu. Buna karşılık veren Onbaşının bakışı yine kinayeliydi. Olumsuz manada baş sallarken: - Bilmem nereden başlamalı. Ama bilip, güzelce tanımış olduğunuz gibi, Tiginimiz Mete, elan karşınızda olup, töre uyarınca gelecekteki Yapgumuz o dur. Sizler, şu topraklara mertçe haber bile vermeden saldırırken, bunun neye mal olacağını ya hiç düşünmemiş olan yozlar, yahut vicdansız, töreye bilerek ihanet eden hainlersiniz. Derken, bir an durup, bunları kıvançla izleyen Mete'ye bakmış, sonra sözlerine devamla; - Amma, şükür Tanrıya, fesatların umduğu gibi değil, işte böyle olmuştur sonuç. Bu sözlerin anlamını tartmaktan aciz olmayan Mete, öncülere bakarken gülümsüyor, onbaşı ve diğer çerileriyle iftihar ediyordu. Artık dayanamayan öncüler bir ağızdan: - Ne mutlu sizlere! Derken, duydukları büyük mahcubiyetten ağlamaklı idiler. Mete hemen müdahale ederek, onları teskin edip, şahsi masumiyetlerini kabul ediyordu. Buna çok sevinip, minnet duyan öncüler hemen ant içip, olan biteni Yüzbaşı Sarıbörü ve sonra güvenilen herkese söylemek üzere at binip, tekrar ordu yönüne sürüyorlardı. Çok geçmeden orduya vasıl olan öncüler, orta saflarda Yüzbaşıyı bulmuşlardı. Bu arada nal sesleri arasında saflarına yan taraflardan girenler konuyu hemen duyurmuş, bulanık sel gibi akan kıtalar önce yavaşlamış, sonra tamamen durmuşlardı. Son durumu öğrenen Sarıbörü çok sevinmiş, savaş olsa bile artık tasası yoktu. Bu arada ön saflarda at koşturan Yapgu ve Tümen başılar, arkalarında bir an kesilen nal seslerini fark ederek duruyorlardı. Katunun büyük kardeşi Tümen başı Uruz: -Ne oldu bu çeriye? Neden böyle dururlar? Delirdi mi bu adamlar, yoksa nedir?! Derken çok öfkeliydi. Yapgu bu duruma yol açan meçhul sebebi sanki garip bir içgüdüyle bekliyor gibi, manen bizar, zihnen allak bullaktı. Öyle ki, şu an burada olduğu dahil, her şeyin bir düş olmasını dilerdi. Nitekim yalın gerçekle bir an önce yüzleşmek için atını duran saflara doğru mahmuzluyordu. Karşısına çıkan herkese soruyor, lakin kimseden cevap gelmiyordu. Son olarak, ön saflarda at üstünde duran Sarıbörü'yü fark ederek: - Koca Tuğrul'un oğlu, sen söyle! Neden durdunuz, bunun için emir veren mi oldu size? Bulunduğu saftan bir at boyu öne çıkan Yüzbaşı Sarıbörü, yüksek sesle: - Ordu içinde bir yanılgı var ya, ondan ötürü sayın Yapgu! - O ne demek? Nasıl bir yanılgı bu Yüzbaşı? - Sevgili Tiginimiz Mete, halen düşman elinde rehin sanılırdı ya hani? Yapgu birden afallayıp, istemeden sesi titreyerek: - Öyle değil mi yani şimdi ? Duyduğu gönençten sesi daha da gürleşen Sarıbörü: - Göktanrı'ya şükür, değil artık! Tam tersi, Tigin Mete özgür ve esenliktedir şu an! İşitilen bu sözler, ordu içinde bir tartışma başlatır ki, sormayın nasıl. Sonucun böyle olacağını bilse hiç sormazdı bunu Yapgu. Lakin, yaydan çıkan ok gibi, soru sorulmuş, cevap verilmişti bir kez. Çok geçmeden ordu ikiye bölünüp, azı Yapgu, çoğu Sarıbörü yanında kalıyordu. Çoğunluk azınlığa üstün gelecek durumdaydı lakin, kardeş kanı dökülsün istemiyordu Sarıbörü. Derken çoğunluk duramayıp, arka arkaya gülbanklar atarak: - Yaşasın Töre! - Yaşasın Yüzbaşı Sarıbörü! - Yaşasın Tigin Mete! Nidalar yeri göğü inletirken, bu sırada karşı taraftan çıt çıkmıyordu. Çoğunluğun muhtemel "Kahrolsun Yapgu" nidalarını duymaktan çekinen Yapgu derhal yüz geri edip, yanında kalanlarla Ötüken'e istikametine dönüyordu. Sarıbörü ve onunla kalanlar artık beklemiyor, atlar dolu dizgin Mete ve fedailerinin durduğu tepeye doğru sürülüyordu. Bu arada düzde olan biteni izleyen tepedekiler coşkuyla bayır aşağı at koparıyor, az sonra düzlükte bir araya geliniyordu. Coşku ve duygu dolu anlardan sonra atlar Günbatısına sürülüyordu. TENGRİ DAĞINDA DERGÂH- ORDUGÂH KURULUYOR Mete ve yandaşları günler sonra, bir akşam üstü Işık Gölü kıyısına varıyorlardı. Çerilerin bir kısmı burada sadakat andı verip, çağrılınca yine gelmek üzere terhis edilirken, Mete ile kalan yüzü subay ve bin beş yüzü er, ulu Tengri Dağına tırmanışa geçiyorlardı. Kadim mağaranın hemen önüne, önceleri sadece Dergah olarak kurulmakta olan bir bina, artık hem dergah hem ordugah olacak şekilde, yeniden düzenlenecekti. Hemen yeni çadırlar kurulup, başlı işler hızla yürütülecek, gece gündüz demeden çalışılıp, muazzam bir bina dikilecekti. Ustalık ve bilgelikte şanına layık bu eser, Koca Tuğrul’un yol gösterisi ve gayretleri ile bir an önce yapılıp, onun adıyla, zaman durdukça anılacaktı. Nihayet inşası bitirilen muazzam eser, günü gelip, kutsama törenleriyle kullanıma açılıyordu. Bu aynı zamanda Budun için yeni bir düzenin başlangıcı olacaktı. Üniformalarını giyen subay ve erat, aşağıda, büyük meydanda içtima ediliyor, her yan taklar, tuğlar, sancak ve bayraklarla donatılıyordu. Siyah, beyaz, sarı, kırmızı, mavi, yeşil, varlığın bütün renkleri simgelenirken, yeni doğan güneşte etraf pırıl pırıldı. Bu sırada Dergah mabedinde mihraba yönelen Mete, Göktanrı'ya hamt ve senalar ediyordu. Büyük meydanda merasim bandosu coşkulu marşlar çalarken, Mete mabetten henüz ayrılmış, ardında maiyeti, cümle kapısından çıkıyorlardı. Bu esnada musiki sazları eşliğinde önce ozanlar; Üze Tengri temür çıda, oklar birle bir bulut Başbuğumuz Tanrıkut'tur! Tanrıkut'tur! Tanrıkut! Dizelerini yüksek sesle teganni ve terennüm ediyor, yankılanan bu seda, dalga dalga gök kubbeye yükseliyordu. Akabinde büyük Toy başlıyor, sofralar kurulup, kurbanlar kesiliyor, yenilip, içiliyor, cilasunlar savaş sanatlarında yarışıyor, bahadırlara ödüller veriliyordu. Gece merasiminde geleceğe dair nizam ve hiyerarşi belirlenip, Budun'un idari tarzı yeniden şekilleniyordu. Sarıbörü artık Başyaver, Koca Tuğrul Dergah ve tüm Buduna bilgelik yolu gösteren, Kam oluyorlardı. Ötemiş Binbaşı, Bars ve Berkiş Yüzbaşılığa terfi ediyor, layık olan herkese münasip bir mansıp veriliyordu. METE BABASINA KARŞI Bu arada, bilinen sebeplerden ötürü ayrılan Yapgu, halen muhteris Katunun tesiri altında, entrikalara alet olmakta devam ediyordu. Çünkü Katun emelinden asla vazgeçmeyip, Mete yaşadıkça buna erişemeyeceğini bildiğinden, onu yok etmek için baba oğulu can düşmanı etmeğe bakıyordu. Ayrıca Sienpiler'i ona karşı kışkırtmak istiyor, bunun için Mete'nin onlara saldıracağı haberini salıyordu. Gerçi Mete ordusu elan dahi hatırı sayılır bir güç ve buna niyeti yok değildi. Lakin vakit bu maksatlara emin ulaşmak için henüz erken olup, biraz hazırlık daha gerekiyordu. O nedenle, gerek savaş aletlerini ve gerekse muharip kalitesini artırmaya çalışıyor, nam salmış en iyi savaş hocalarını yanına alıyor, mahir ustalar getirtiyordu. Bu esnada kendisi dahil, herkes büyük gayret ve özveriyle çalışıyor, beceriler gelişirken, ordu büyük gaye için hazırlanıyordu. Derken, aradan aylar geçip, hazırlıklar hitam bulup, Mete artık yaşıyla ölçülemeyecek kadar gelişkin bir savaşçı, yetkin bir komutan olmuştu. Yıllardır Koca Tuğrul'un özel sandığında bir sır gibi saklı duran şaheser kılıç artık müstakbel sahibine takdim edilmeyi beklemekten bıkmış, nihayet bunun için özel bir tören, farklı bir şölen yapılmıştı. Asya'nın en namlı kılıç ustaları Akbaş ile Kazan bunun şerefine karşılaşmış, gün boyu yenişemedikleri halde, Mete'ye bağlanmakta birleşmişlerdi. Çok geçmeden Ötükende ulaşan bu haberler Katunu küplere bindirip, Yapguyu Mete'nin onlara saldıracağı fikrine kani etmişti. Lakin tek başına bu atağı göze alamayan Yapgu, kayın birader Uruz’un önerisi ile komşu Sienpiler'le birleşme yoluna gidiyordu. Mete diyarında barınıp, Katuna haber uçuran bir çaşıt (casus) varsa, Ötüken’de Mete için çalışan sayısız adam bulunduğu için, taraflar olan biteni çoğu kez, az bir zaman farkıyla bile olsa, önceden öğrenirlerdi. Nitekim bu haber Tengri dağına ulaştığında derhal emir verilip, ordu büyük meydanda içtima oluyordu. Tümenbaşı ve Komutanlar, ay ışığı altında, at üstünde bir araya gelen orduyu nihai teftişe çıktıklarında şaşırmış, Tengri Dağını kargıdan bir ormanla çevrili sanmışlardı. Düşman bundan az değil, sayıca çoktu lakin, aralarında mühim bir fark vardı. Bu, Mete ve ordusunun Koca Tuğrul tarafından zafer için temin edilmiş olması ve muhariplerin bundan kuşkusuz olmalarından ileri geliyordu. Kam büyük zaferle müjdelemişti çünkü onları. Son defa, kıtaları bizzat teftişe çıkan Mete, yerinde duramayan küheylanları zapt etmekte artık zorlanan ilk kıtadan başlarken, "Karayel" adlı atı üstünde, hafif zırhıyla vakur bir kara doğanı andırıyordu. Onu hemen fark eden saflar; "Yaşasın Tanhu Mete!" Üze Tengri temür çıda, Oklar birle bir bulut, Başbuğumuz Tanrıkut'tur!Tanrıkut'tur!Tanrı kut! Diye gürlüyor, yankılanan nidalar yeri göğü inletiyordu. Mete bu kalabalık önünde "Alpagut" adlı kılıcını ilk defa kından çekip, ışık saçan namluyu havayı biçerek yukarı kaldırırken, bu kıvrak hareket orduyu daha bir coşturup, alaylar yüksek sesle ant içiyordu; -Yaşasın Tanrı kut Mete! Ardından dönersek gök gire, kızıl çıka! Bu toplu seste ifade bulan iman yoğunluğu arşa kadar yükselirken, Mete, havada dik tuttuğu pırıltılar saçan kılıcını öne doğru uzatıp, birleşerek üzerlerine gelen iki orduyu karşılamak üzere kuzey bozkırlarına doğru harekat emrini veriyordu. Uçsuz bucaksız Asya bozkırında günlerce at süren Mete ordusu, nitekim rakiplerine yarım günlük mesafede geniş bir vadiye gelince konaklıyordu. Öncü birliklerin getirdiği bilgilere göre; eğer gece yarısı hareket edilecek olursa, muhtemelen sabahın fecrinde onları ani bir baskınla yakalamak mümkün olabilecekti. Ordu bu arada dinlenip, zuhur eden ihtiyaçlar gideriliyordu. Gece yarıyı bulunca yola devam eden ordu, rakip orduya yeterince yaklaşıldığı bir yere gelince tekrar durup, atların ayaklarına keçe sarılıyordu. Bir baskın için böylece daha yakına sokulmak mümkün olabilecekti. Öncülerden alınan istihbaratta; sırtını iki yandan sarp dağlara veren düşman, sadece iki yandan saldırıya maruz, deniyordu. Tümenbaşı Sarıbörü ve emrindeki baskın birlikleri daha önce davranıp, savaşın geçeceği alana hakim tepe ve sair önemli noktalar ele geçirilmeğe başlanmıştı. Bu sırada sessiz okları kullanan kemankeşler (okçu), yeri geldiğinde kendi icatları, ıslıklı bir vınlamayla uçarak, düşmanı paniğe sevk eden delikli okları da kullanıyordu. İki-üç yüz adıma kadar ok atan bu birlikler, çok sürmeden etrafı kollayan rakip gözcüleri bertaraf ederken, her nasılsa sağ kalan biri saldırıyı haber veriyor, böylece toplu hücumdan kesin sonuç alınmıyordu. Lakin her şeye rağmen, karşı tarafta başlayan bir panik, güçlerin sevk ve idaresini dumura uğratınca Mete ordusu bundan yararlanıp, düşmanı oldukça hırpalıyordu. İlk saldırıda zayiat verenler genelde Moğol soyundan gelen Sienpiler olduğundan, öç almak üzere toparlanıp, tekrar atağa geçenler gene onlardı. Lakin bu defa da amansız bir ok yağmuruna tutularak kırılmışlardı. Yapgu'nun askerleri ilk anda onların gerisinde kaldıklarından henüz kayıp vermemiş, ama az sonra hücuma geçtiklerinde vızıldayan ok sağanağından paylarına düşeni alacaklardı. Her şeye rağmen savaş sonuçlanamayıp, şimdi iş yakın dövüşün silahları kılıç, kargı, topuz ve baltaya düşmüştü. Ordular toparlanıp, yek diğeri üzerine dehşetengiz birer çığ misali at koparınca, çatışma çok kanlı olup, iki taraf da büyük zayiat veriyordu. Bu arada isabet eden bir okla Yapgu ve Uruz vurulmuş, onların ölümüyle savaş durulup, askerleri gruplar halinde teslim oluyorlardı. Katıldığı ilk büyük savaşta kahramanca savaşarak, kendini kanıtlayan Mete, başındaki tolgayı çıkarınca, türlü yaralar almış olsa da, atı kara yel üstünde dimdik, yüzünde acıya dair bir emare görülmüyordu. Derken ordu yeniden toparlanıp, yaralar sarılarak, cesetler gömülüyordu. Nitekim yeniden düzene giren ordu, bu kez Ötüken yolunu tutuyordu. Çok sürmeden Ötüken’e ulaşan haberler şehri velveleye vermiş, orada amansız fırtınalar kopmuştu. Daha önce tutumlarını gizleyen pek çok Mete taraftarı şimdi açıkça baş kaldırmış, Mete oraya varmadan Başkent teslim alınıyordu. Tam bir felaketin eşiğinde olduğunu artık anlayan Katun, oğlu ile at binip, firarı deniyorlardı lakin, izleyen Mete yanlılarından kaçarken acele edip, ansızın önlerine çıkan uçurumu boyluyorlardı. Mete'nin kadim Payitaht Ötüken'e girişi muhteşem oluyor, budun yediden yetmişe bir bayram sevinci yaşıyordu. Verilen onca kayba rağmen ordu büyüyor, tüm kıtaya korku salan dehşetengiz bir güç haline geliyordu. Böyle hızlı büyümelerinden kuzeyde yaşayan komşu Tunguzların rahatsız olduğu haberi gelse de, Mete bu topluluğu akraba sayıp, mecbur olmadıkça savaşmak istemiyordu onlara karşı. Onun büyük hedefi Çine akın etmekti. Bir gün, yine kurultay toplanmış, ülke sorunları tartışılırken Tunguzlardan elçi geldiği bildirilmişti. Hemen huzura çağrılan üç kişilik heyetin sözcüsü, suratında ki seyrek sakal ve bıyıkları küstah bir eda ile sıvazlarken: - Hanımız Künçün'ün hanlığınızdan ivedi istekleri olup, bunlara derhal uyulması ya da savaşa hazır olunmasını bildirmek için geldik. Sizden istekleri; at, kadın ve topraktır! Diyordu. Alaysı bir gülüşle kısa konuşan Mete: - At ve kadın olur, ama toprak asla. Şimdi git ve Han'ın olacak kişiye bunu böylece ilet! Diyordu. Mete'nin bu tavrı, elçi heyeti dahil, herkesi şaşırtmıştı. Tunguz elçisi arkadaşlarının yüzüne hayretle bakarken, böylesi bir karşılığı hiç beklemedikleri anlaşılıyordu. Çünkü onların istediği malum; savaştı. Bunun en kısa ilanı da işte böyleydi. Mete kasten, denileni anlamazlıktan geliyor, sonra olacaklardan vicdanen sorumlu olmak istemiyordu. Bu sırada hazır bulunanlardan Sarıbörü hayretli bir tebessüm ve resmi bir hitapla şöyle soruyordu: -Hakanımızın Tunguzluya verdiği cevap, en az onlar kadar bizleri de hayrete sürükledi. Bunun sebep ve hikmetini aramızda merak etmeyen kimse var mıdır, bilmem? Buna vakarla cevap veren Mete: - Kadın ve at şahsıma aittir. Kendime ait şeyler için toplu savaşa razı değilim. Fakat toprak tüm Buduna ait olup, onun bir karışını bile savaşsız vermem. Evet, ordu son hazırlığını yapsın, Tunguzlunun asıl istediği savaştır çünkü. Diyordu. Nitekim aradan üç gün geçmiyor, aynı elçi tekrar gelip, hanlarının toprak talebinde ısrarlı olduğunu bildirirken, aksi halde yine savaşı tekrarlıyordu. Bu kez Mete savaşı kabul edip, çok geçmeden savaşta Tunguzları hezimete uğratırken, at, avrat ve topraklarına el koyuyordu. ÇİN SETİ AŞILIYOR Yüeçi Başbuğu Barak han, bu zaferden sonra artık Mete ile başa çıkılamayacağını anlayarak, ona bağlanıp, yıllık vergi vermeği kabul ediyordu. Eski yenilgilerin öcünü almak isteyen Mete artık Çin'e yöneliyordu. O sırada Çin “Han Dinastisi”nin (Hanedan) yönetimindeydi. Mete bu akın için bir Yüeçi sınır şehri olan Kansu'dan yararlanıp, burayı bir üs olarak kullanacaktı. Bu arada askerini yeniden tanzim edip, iki yüz bin atlıdan oluşan ordusunu onar yüzer, biner ve on binerli gruplara ayırıyor, öncesinden farklı olarak, ipek yolunun denetim ve işletimini de onlara veriyordu. Bu tedbir ile askerlik mesleğini daha cazip kılıyor, barış zamanlarında işlenmek üzere, halka tımar arazisi tahsis ediyordu. Böylece, bu önemli güzergahta güvenliği sağlayıp, posta ve ticaret kervanı seferlerine yeni imkanlar sunuyordu. İstihbarat ve sair çalışmaları denetlemek için Kansuya önce kendisi, sonra ordusu gelmişti. Fakat Sarıbörü çok daha önce gelerek, saat gibi düzenli işleyen bir teşkilat kurmuştu. Kansuda geçireceği günler için Mete'ye güzel bir saray tahsis edilmiş, şehir asayişini temin için iki bin asker görev yapıyordu. Bu sayının on misli hudutlarda dolaşırken, duvarlı duvarsız demeden, bütün sınırları aşılıp, Çin içlerine akınlar yapılıyor, imparator Gao-Ti'nin tepkisi yoklanıyordu. Ordunun asıl mevcudu, biri diğerine çok uzak olmayan aralarla, şehre yarım günlük uzaklıkta olup, doğaya ve yağıya (Düşman) karşı daima eğitim yapılıyordu. Kuşkusuz, bir ordunun muazzam Çin setini aşarak, ülke içlerine akın edebilmesi, en az bilek-yürek gücü kadar, zeka ve beceri sahibi olmasını da gerektiriyordu. Bu arada Çin'in önceki imparatorluk Hanedanı Tengler, kaybettikleri tahtı geri alma maksadına yönelik olarak, prenses Huşian'ı Mete’ye zevce olarak vermişlerdi. Kendi gayesine de uygun olan bu izdivacı kabul eden Mete bir yıl içinde Çin dilini öğrenmiş, Tengler vasıtasıyla Çin içlerine salınan ajanlardan gelen istihbaratı ilk elden alarak hazırlık yapıyordu. Havanın günlük güneşlik olduğu bir günde Mete, eşi Huşian ve onun erkek kardeşi Prens Wang, zevkli düzenlenmiş saray bahçesinde, çiçek tarhları arasında dolaşırlarken, az ileride, taştan yapılmış, mimari bir sanat eseri olan kameriyenin önüne gelmişlerdi. Bir an duran Prens Wang, elini duvardan sarkan yeşil sarmaşık ve asmalar arasına uzatarak, oradan taze bir dal koparmıştı. Bunu inceledikten sonra damadına dönerek; -Efendim, bakınız aklıma ne geldi? Derken, seyrek dişlerini göstererek sırıtıyordu. Sonra sözlerine devamla; Tanhu Cenapları'na ait o süslü kılıcı bilge usulü denemek? - ! Mete ile karısının şaşkın bakışları altında sözünü şöyle bitiriyordu; - Bunda şaşıracak bir şey yok? Küçük .bir deneme yapacağız, o kadar. Şu nezih dalı, tuttuğum yerin az önünden bir vuruşta kesmeğe dayanan, basit bir şey. Mete gülerek: - Kayın biraderim gücenmesinler lakin, bu husustaki önerim bunu kendi yapmalarıdır. Kılıcım Alpagut’a güvenim tamdır benim. Çünkü o, ustasının elinde, gerekirse demir zırhlı bir Çin çerisini dahi ikiye bölecek kadar keskin ve de sağlamdır! Diyordu. Buna rağmen pişkin gülüşü ve ısrarı süren Wang: -Sakın, Tanhu Hazretleri kılıçlarını küçümsediğimi sanıyor olmasınlar? Bu ne haddimize efendimiz. Benim maksadım farklı bir deneme tarzıdır sadece. Bu şekilde Çinde biz, hem kılıç namlularının kalitesini, hem de onu hareket ettiren kolun süratini ölçerdik. Diye açıkladıktan sonra, sözlerine ek olarak; - Mazur görün lütfen, ama bu bence, o demin söylediğiniz işten çok daha zordur. Ne dersiniz efendim? Mete gülerek: - Ya demek böyle. Peki, madem öyle, bir kez daha göster bakalım neymiş bunun sırrı? Diye öneriyordu. Bu öneriyi kabul eden Wang, nezih asma dalını Mete'ye uzatıp, bir adım geri çekilmişti. Akabinde, sol yanında asılan kavisli, uç kısmı yatay kesik ve enlice kılıcını çekip, hiç duraksamadan dal parçasına indirmiş ve usta bir manevra ile onu kınına koymuştu. Düşen parçayı yerden alan Wang, Mete'ye uzatmıştı. Mete dala kısaca bir göz gezdirip: - Sanırım bu deneme, kesilen yerin düz ve pürüzsüz oluşuna göre sonuç veriyor. Öyle mi? Wang, memnun gülerek: - Tamamen öyledir efendimiz! Derken, sözlerine devamla: Şimdi de siz şimdi denemek ister miydiniz? Fakat Mete tavrında inatçıydı, nitekim: - Hayır, buna gerek yok. Zira bence mühim olan, bir kılıcın başka bir kılıcı biçmesidir. İstersen kılıçlarımızı deneyelim, ne dersin Wang? Bu sözler Wang'ı ilk defa ve ansızın ciddileştirip, suratında abartılı bir Çinli endişesine has mimikler belirerek: - Tanhu cenaplarının kıymetli kılıçlarına bir ziyan gelsin istemem. Zira kılıcımın çeliği karşısında ortadan ikiye biçilmese dahi, korkarım, namlusuna telafisi nakabil bir çentik açılacaktır. Ne dersiniz? Benden yana hava hoş. Mete kayıtsız: - Benim için hakeza. Derken, karşılıklı geçilip, yapılan şedit hamle sonucu çatışan kılıçlardan etrafa kıvılcımlar saçılırken, Alpagut karşısında bir anda ikiye biçilen Çin kılıcı, az kalsın sahibini de aynı akıbete göçürecekti. Suratı o an allak bullak olan Wang: - Hayır, bu olacak iş değildi. Lakin kılıcınıza güvenirken hakkınız varmış efendim. Derken, üzüntüsünden neredeyse ağlayacaktı. Alpagut’u kınına koyan Mete, dudağında alaylı bir tebessüm gezinerek: - Doğrusu, ben de bir an Koca Tuğrul'un armağanına bir şey olacak, diye kaygılanmıştım. Demişti. Nedense, birden gözleri parlayan Wang, meşhur Çinli nezaketiyle atılarak: - Efendim, kılıcınız Alpagut’u bir kez yakından görebilir miydim? Wang’ın aklında, Mete'nin kılıcında bir çentik açılmış olacağı ümidi vardı. Mete onu kırmıyor ve kından çektiği kılıcı uzatıyordu. Yüzüne yaklaştırarak asil namluyu iyice inceleyen Wang, umduğu şeyi göremeyince yine hayal kırıklığına uğrayıp, teselli ümidi hepten yok oluyordu. Nitekim laf olsun diye kılıcın menşeine dair sorular sorarken, bu arada gıptadan öte bir kıskançlık duymaktaydı. Bunu mimiklerinden anlayan Mete, bilahare aynı ustanın yapıtı başka bir kılıcı ona armağan ederek gönlünü almayı bilecekti. Bir gün yine, gelinen yolun iki kenarında bambu kamışları yükselen, önünden bir derenin aktığı ağaç cenneti içinde kurulu sarayda akşam olmuştu. Tanhu Mete ve konukları, süslü salonlardan birinde toplanmış, Çinli güzel nedimelerin hizmet ettiği zengin sofralarda yenilip, içilerek, sohbet ediliyordu. Sarıbörü teftiş gerekçesiyle biraz sonra ayrılmış, onu diğer Tümenbaşı'lar Akbaş, Kazan ve sair konuklar izlemişlerdi. Şimdi geriye Wang, Mete ve prenses Huşian baş başa kalmışlardı. Bir ara Mete kımız ve Çin şarabı içmekten artık dili peltekleşen kaynı Prens Wang'a takılarak: - Ne diyorsun Wang, hala Çin tahtını ele geçirip, Gao-Ti'nin yerine oturmak niyetinde misin? - Ha, ben mi? Eh, tabi tabi. Bundan vaz geçer miyim hiç. Ehm, tabii ki kadirşinas damadım bizi destekleme lütfunu esirgemezler ise, değil mi ya? Mete bu defa karısı Huşian'a: - Acep bu hususta sevgili Konçuyumun (Eş) telakkileri nedir? Derken, Huşian yumuşacık, albenili kimonosu içinde, önce küçük ağzını büzmüş, sonra pembe dudaklarını diliyle ıslarken, yay kaşları yukarıda ve kanarya sesiyle: - Bence Hakanım, kardeşim Wang'ın işi kolay olmayıp, bilakis çok zor görünmektedir. İmparator Gao-Ti'ye düşman, zengin ve kudretli başka çok hanedan varken, onlar dahi bir şey yapamıyorlar. Bu durumda Wang'ın tahta oturabilmesi hoş bir düşten başka ne olabilir? Diyordu. Mete bu arada Wang'ın tepkisini ölçmek için ona bakarken, o kız kardeşine hemen itiraz ederek, hararetle: - O ne demek, tabii ki bunu başarabilirim. Çünkü benim bir müttefikim daha var. Ünlü usta Chang-Hua. O bence Çin'in en nüfuzlu adamıdır. Daha mühimi onun tahtta gözü yoktur. İmparator olduğumda bir iki konuda imtiyaz karşılığında bana destek vereceğine dair sözü var. Bu açıklamayı dinleyen Huşian hafifçe gülerek: - Sanırım salt bu yüzden tahtta gözü olmadığını söylüyordur. Ama ona ne kadar güvenilir ki, hem çok taraflı oynamadığı ne malum? Wang'ın tepkisi gelmeden, hafifçe iki yana sarkan kumral bıyıklarını sıvazlayan Mete: - Birliklerimiz çok defalar Çin sınırından akın ettiği halde İmparatordan halen bir tepki gelmemiş olmasına ne demeli? Buna, kendinden gayet emin bir eda ile cevap veren Wang: - Bence, Gao-Ti iç istikrarı henüz sağlayamadı, onun içindir. Yoksa en azından bir elçi gönderip sizi tel'in ve tehdit ederdi. Anlaşılan şu sıra savaşı göze alacak durumda değil. Fakat prenses Huşian'ın görüşü farklıydı: - Kim bilir, belki bunlardan haberi bile olmamıştır. Çünkü onun gazabından korkan adamları bu akınları pekala gizlemiş olabilirler Gao-Ti den. Buna tebessümle cevap veren Mete: - Şayet duyduklarımın tümü doğru ise, halkına bu denli korku veren bir hükümdar bizzat güvenden yoksun olmalı. Hem bunu yakında deneyip, daha iyi göreceğiz. Derken, Wang sevinçle atılarak: - Aynen bence de öyle. Çünkü bu adam ödlek ve sadist zalimin tekidir. Halkı, parayla tuttuğu katil silahşorların baskısı ile susta tutup, saltanatını böylece sürdürüyor. Yoksa onu kalpten tutan kimse yok ülkede. Buna karşılık Mete: - Pekala, diyelim ki yarın ordumuz yola çıkıp, Çin sınırından girdik, sence nasıl bir ordu buluruz karşımızda Wang? Bu soru karşısında birden heyecanlanan Wang, sağ eliyle şakağını okşayıp, kaşlarını kaldırarak: - Sanırım en azından dört-beş yüz bini asker olabilirler. Tabii bunun çoğu yayalardan oluşur. Fakat bir sorun var, çünkü savaşa tutuşmak için önce büyük seti karşıya geçmek gerek. O yüksek duvarı tamamen atlı, koca bir ordu nasıl aşacak, bunu hiç düşündüler mi acep Tanhu cenapları? Mete bu soruyu bekliyor olmalıydı ki, beyaz dişlerini açığa çıkaran bir şekilde gülmeğe başlamıştı. Sonra da: - Yerinde bir soru bu prens Wang. Ama buna dair cevabı gene senin vermeni istiyorum. Bakalım düşüncelerimiz aynı yönde mi olacak? Wang önce afallamış, sonra seslice düşünmeye başlamıştı: - Ben olsam, evet ben olsaam... Tamam buldum! Önce gözcü kulelerine saldırırdım. Derken, aniden durdu ve soruyu sahibine iade ederek: - Sahi siz nasıl ederdiniz efendim? Mete cevaben: - Bu akında sevgili Wang isterse bizimle gelip, o muhteşem duvarı aşarak, ötesine nasıl geçeceğimizi kendi gözüyle görebilir. Şimdi de, ne zaman olacak bu, diyorsun, değil mi? - Evet, sahi ne zaman? - Yolda ve her an ulaşmasını beklediğimiz bazı mühim haberler var. Onlar gelince. Bu açıklamadan sonra morali iyice yükselen Wang, artık istirahata çekilmek üzere kalkmış, Çinli gözdesi ile sarayın ikinci katında, kendilerine ayrılan daireye geçmişlerdi. Bir an sonra Mete ve eşi, en üst katta bulunan kendi dairelerine çıkmışlardı. Zemin katı hizmetçiler ve Huşian'ın nedimeleri paylaşıyordu. Salonun toparlanması için çalışmalar sürerken, kapı muhafızlarının yanına dışarıdan bir ulak gelmiş, dediğine göre; Mete'nin Hun asıllı eşi Katun Aytolun üç gün önce Ötüken'de gürbüz bir oğlan çocuğu doğurmuştu. Fakat bu haber Tanhu’ya ancak yarın sabah verilecekti... Nihayet o gün gelip, tekmil ordu kuzeyden Junnan ovasına girişi engelleyen yüksek duvarı uzaklardan gören bir alanda toplanırken, bunun dörtte biri, Koca Tuğrul'un emrinde iç güvenliği sağlamak üzere yurtta bırakılıyordu. Ordunun başında Tümen komutanları, Sarıbörü, Akbaş, Kazan gibi ünlü komutanlar olmak üzere, her biri kendini savaşlarda kanıtlamış olan pek çok bahadır bulunmaktaydı. Uzun bir vadinin önünde bulunan geniş alanda sabah erken toplanan ordu, öncü, artçı ve yancıların tayini akabinde ağır ağır güneye doğru akmağa başlıyordu. Bu vadinin giderek daralıp, sonra bittiği yerde, sağdaki tepeye çıkılınca, hemen karşı dağlarda yüksele alçala sonsuzmuş gibi uzayıp giden Çin seti, olanca garabeti ile görünmekteydi. Yüksek duvarın yanına varmak için bir tepenin eteğini dolaşmak gerekiyordu. Ordu bu noktada konaklamış, öncülerden gelecek habere göre davranılacaktı. İlk etapta dikkat çekmeden duvarı geçmek denenecekti. Önceden belirlendiğine göre, her kulede olduğu gibi, karşıda duran kuleden de bu tarafa açılan bir kapı vardı. Buradan olmazsa başka bir yerden denenecek, ama bu duvarın ötesine mutlaka geçilecekti. Aksi halde duvarın alt başını dolaşmak için uzun ve dağlardan geçen meşakkatli yollar kat edilecekti. Ötemiş komutasında bulunan seçkin öncüler nihayet vadiyi geride bıraktıklarında öğlen olmuştu. Her üç yüz adımda bir gözcü ve barınma kulesi bulunan Çin duvarında daima çok sayıda nöbetçi bulunur, tehlike anında ateş, ayna gibi vasıtalarla haberleşerek, gerekince yardımlaşırlardı. Dört adım eninde olan altı-yedi adım yüksekliğinde olan duvarın üstünde yaya veya atlı olarak hareket etmek mümkündü. Hedef alınan ilk kulede bulunan Çinliler, düzlükten yaklaşan atlıları far ketmiş, lakin sayılarının azlığına bakarak, diğer kulelere uyarı işareti vermemişlerdi. Yaklaşık yüz adım ileride duran öncü birlikten iyi dil bilenlerden Çatar, Ötemiş'in emri ile kargısının ucuna beyaz bir bez parçası bağlayıp, duvarın üstünden bakanlara doğru ilerlemeğe başlamıştı. Duvarın yüksekliği burada beş adam boyunda falandı. Daha yüksek olan kulenin burçlarında okçular vardı. Duvarın kule ile birleştiği noktaya iyice yaklaşan Çatar'a yukarıdan seslenen Çinli bir bekçi: - Hey! Ne istiyorsun yabancı, kimsin?! - Hiç, bir tacirim. İzin verin kule komutanı ile konuşayım. O yoksa yardımcısıyla görüşeyim! Yukarıdan seslenen: - Pekala, biraz bekle! Dedikten az sonra, iki taş basamağın üstünde yükselen demir kemerli kalın kapı gıcırtıyla aralanmıştı. Akabinde dışarı çıkan beş Çinli, atından inen elçiyi hemen içeri alıp, kapıyı kapatmışlardı. Burası mahzen vazifesi görüyordu. İçeride, karşı tarafa açılan ikinci bir kapı bulunuyordu. Onu taş merdivenlerden çıkarıp, kulenin ikinci katında bulunan komutan odasına götürmüşlerdi. Komutan orta yaşlarda, kırçıl bıyıklı, çekik gözlü, sarı benizli bir adamdı. Sarkan keçi sakalının ucundan yakalamış, aşağı doğru çekiştirirken, sessizce Çatar'ı süzüyordu. Bir süre sonra: - Anladığıma göre sen bir Hunlu'sun, benimle görüşmek istemene sebep nedir yabancı? - Doğrusu bilge bir adama benziyorsunuz sayın komutan. Fakat dış görünüşüm sizi lütfen yanıltmasın. Çünkü ben aslında bir Yüeçi taciriyim. Hunluları da hiç sevmem. Malum, şu sıra ülkem onların işgali altında bulunuyor. Dikkat çekmemek için onlar gibi giyiniriz. Aksi halde sınırları geçip, ticaret yapamaz ve hatta bu arada yüce imparator Gao-Ti hesabına haber taşıyamazdık, değil mi ya? Çatar bunları bir çırpıda sıralarken, bir yandan komutanın tepkisini ölçüyordu. Komutan ve iki nöbetçi Çatarın bu sözlerinden etkilenmişlerdi. Nitekim komutan, iki yanında ayakta bekleyen kule nöbetçilerine manidar nazarla baktıktan sonra: - Ya, demek öyle. Sonra devamla: İyi ama, bir tacirin şu kargı ve kılıçla ne işi olur ve şu ilerde bekleşenler necidir? -Ha, onlar mı? Ticaretle uğraşan kimselerdir. İçlerinde Hunlu olan da vardır. Malum ya efendim, dikkat çekmemek gerek. Taşıdığımız kargı ve sair pusat, ani bir saldırı karşısında savunma içindir elbet. Şayet karşı tarafa geçmemize müsaade edilirse, buna karşılık olarak adam başı on altın Yüen ödemeğe de hazırız. -Hayır, bu olmaz, hepsi olmaz! Sadece sen dahil üç kişiye izin verebilirim. O da imparatorumuz lehine çalıştığın için, tamam mı? - Fakat efendim, bunu niçin hemen ret ediyorsunuz. Lütfen bir kez daha düşünün. Çünkü size yüz altın Yüen vereceğiz. Sanırım bu sizin bir aylığınızdan bile fazla bir yekun eder. Ne dersiniz? Çatar'ın ısrarları fayda etmemiş, Çinli komutan ilk kararında diretmişti. Bununla yetinmeyen Çatar, sayıyı hiç olmazsa beşe çıkarmak istemiş, lakin başarılı olamamıştı. Komutan sanki altıncı hissiyle başlarına geleceği tahmin etmişti. Çatar ötekileri çağırmak üzere tekrar dışarı çıkmıştı. Aşağı inerken toplam nöbetçi sayısına ve etrafa dikkat ediyordu. Atı halen az ötede ve uysalca durmaktaydı. Hemen binip topuklamış ve durumu az sonra diğerlerine izah etmişti. Kulede on Çinli vardı. Üç kişi onları haklamağa yeterli olmalıydı. Ötemiş: - Tamam, ben geliyorum, bir de Balaban olunca, onlara fazla bile geliriz. Dedikten sonra, geri kalanlara, gidişatı izleyerek ona göre davranma emri vermişti. Derken hemen hareket etmiş ve az sonra kule dibine vardıklarında, yukarıdan ilk seslenen gene: - Hey! Ötekiler orada neden bekliyor hala!? Diye sorguluyordu. Çatar: - Ne yapsın garipler, ola ki komutan insafa gelir, onlara da izin çıkar, diye umuyor olmalılar! Bu arada kule kapısı tekrar açılıyordu. Ama bu defa aşağıya üç karşılayıcı inmişti. Açılan kapıdan önce Çatar girmiş, atların karşı tarafa geçebilmesi için öbür kapıyı da açan nöbetçi ile karşılaşmıştı. Geride kalan öncüler birden harekete geçip, kuleye doğru hızla at sürmüşlerdi. Bunu gören kule nöbetçileri telaşlanmış, bağırıp, çağırmaya başlamışl |
|
|
|
|
|
#2 (İleti Bağlantısı) |
|
Yeni Üye
|
Sevgili Soydaşlarım,
Sayfada geçen, Turanlı (Tanrı Dağlı) Akkartal Romanının tamamını, dileyen arkadaşlar, aşağıda ki bağlantıdan okuya bilirler... http://muharip.oottoo.com/2006/11/17...agli-akkartal/ |
|
|
|
|
|
#3 (İleti Bağlantısı) |
|
Çapulcu ülkücü olduğu için atılmıştır
|
Paylaşım işin çok teşekkürler ırkdaşım bu hikayeyi " Tanrı Dağı Efsanesi" olarak bilirdim ben Hüsrev Özel'in bir romanı, Hüsrev Özel demişken onun kitaplarının okunması lazım Türk Tarihiyle ilgili güzel kitapları var.
|
|
|
|
|
|
#4 (İleti Bağlantısı) | |
|
Otağ Yöneticisi
|
Alıntı:
|
|
|
|
|
|
|
#5 (İleti Bağlantısı) |
|
Üyeliği iptal edilmiştir
|
http://husrevo.blogcu.com/4339271/
Değerli Türkçüler, Tanrı Dağlı Akkartal Romanı'nın 3.cilt bir arada olan bölümlerine yukarıda ki güncellenmiş blogcu sayfalarından ulaşılmaktadır... |
|
|
|
|
|
#6 (İleti Bağlantısı) |
|
Üyeliği iptal edilmiştir
|
Sevgili Gökhan Beğ,
http://husrevo.blogcu.com/4339271/ Turanlı Akkartal, Tanrı Dağlı Akkartal olarak yazar tarafından değiştirilmekle kalmayıp, 3.cildin eklenmesi dolayısı ile düzenlenmesinde de değişiklikler yapılmıştır. Bu bakımdan, otağda yayınlanan bölümün güncellenmesi münasip olacaktır. Bilgilerinize arz eder, esenlikler dilerim... |
|
|
|
![]() |
| Bu konuyu şu anda toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Konuk) | |
| Seçenekler | |
|
|