Ulu Türkçü Nihal Atsız Otağı  

Geri git   Ulu Türkçü Nihal Atsız Otağı > TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE HER ŞEY > Türklük ve Türkçülük İle İlgili Her şey > Türk Uluları > Soylu Türk Katunu
Kayıt ol Yardım Bozkurt Listesi Andaç Arama Bugünkü İletiler Otağları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
Konu Bağlantısı Seçenekler
Alt 05.02.2006, 12:08   #1 (İleti Bağlantısı)
Otağ Yöneticisi
 
İsenbike - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 14.12.2005
İletiler: 435
İsenbike Rss Beslemesi
TÜRK KADINI

Genç Milliyetçileri, Türk Ülküsüne ve Türkçülük gibi yüce bir olguya hayran bırakan asıl sebeplerden biri de, Türk’ün öz kimliğini teşkil eden unsurların sosyal ve kültürel hayatta hep hak ettiği yeri bulmasıdır. Bunun en bariz örneklerinden biri de Türk Milleti’nin kadına verdiği değerdir.

Eski Türk toplumlarında aile en önemli sosyal birlik olduğundan, ailenin temelini teşkil eden kadın, Türk Destanlarında, Türk Efsanelerinde öyle yüce bir mertebeye konulmuştur ki, kadını böylesine yüce bir varlık haline getiren Töreye, Kültüre hayran olmamanın imkanı yoktur.

Türklerde kadın; erkeğin iki adım arkasında değil yanında yürür. Bazı zamanlarda öne de geçmiştir, Tomris, Süyüm Bike, Nene Hatun, Kozanlı Kara Fatma, Kerküklü Zehra ve daha niceleri… Kadın, Erkeğin biricik yoldaşı ve evdeşi, çocuklarının yani Türk milleti ile özdeşlemiş nice büyük kahramanların anası olmak gibi önemli bir vazifeyi üstlenmiştir

Kahraman anası olmak ne kutlu bir onurdur. Kahraman anası olmak için kadının kendisinin de kahraman olması önemli bir şarttır. Türk tarihinin bilinen ilk kadın kahramanı olan, adı gibi “demir” bilekli Tomris (Temüris) hakkında şu satırlar söylenmiştir;
“ Damarlarında onun kanını taşıyan Türk kızlarının tarihin karanlıkları arasında bir yıldız gibi parlayan bu demir yürekli kahramandan alacakları çok şey vardır.”

Evet.Yukarda ki cümle bize Türk Milletinin kadına verdiği değeri anlatan belki de en güzel örneklerden biridir. Türk Irkı, kadına böylesine önem vermişken, daha birkaç yüzyıl öncesine kadar Avrupa ülkelerinde kadının durumu hepimizin malumudur. Kadını, pazarlarda satın alıp her türlü ağır işlerde kulla nan Avrupalı, onu daima cinsel bir obje olarak görmüştür.Yine İslam öncesi Arapların kız çocuklarını diri-diri toprağa gömmesi hatırlatacağımız örneklerden biridir.




Türk Milleti tarih boyunca kadına hak ettiği değeri fazlasıyla verdiği gibi, Türk kadını da bu değere layık olduğunu göstermiş, yukarıdaki resimde olduğu gibi her zaman erkeğine omuz vermiş, iyi ve kötü günde onun yanında olmuştur.

Günümüz Türkiyesinde kadının durumu orta şekerde seyrederken hem siyasi platformda, hem de sivil toplum örgütlerinin bir çoğunda Türk kadını yine en ön saflarda yerini almıştır. Kadının yaptırım gücünü tespit etmiş bazı siyasal akımların, onların azminden destek alarak siyasette başarı sağladığına hepimiz gördük şahit olduk.Türk kadının asıl olması gerektiği Milliyetçi, Türkçü saflarda yok denecek kadar az olması da asıl problemimizdir. Bugün ülkemize karşı girişilen her türlü çirkin oyunlara Bozkurt duruşu sergileyen Türkçü gençler arasında kızlarımızın parmakla sayılacak kadar az olması hedefe doğru gidilen yolda önemli bir engel teşkil etmektedir.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Almanya’da işçi olarak çalışan bir Türk kızı şöyle haykırmıştı : “ Devletimizin parası yoksa, gemilerimize saçlarımızdan halat öreriz.”

Türk milletinin yiğit kızlarının, kendilerine yaraşan atılganlıkla Türk ırkının meselelerine çözüm üretecek, fikirler geliştirecek hassasiyeti göstermeleri dileğiyle..

TANRI TÜRK'Ü KORUSUN ve YÜCELTSİN.
İsenbike adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.02.2006, 16:16   #2 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Üyelik tarihi: 15.12.2005
İletiler: 178
Attila_C* Rss Beslemesi
Dunya uzerinde hicbir milletin kadini Turk kadiniyla yarisamaz, bunu tarih belgelemistir.
Attila_C* adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.02.2006, 19:07   #3 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Üyelik tarihi: 14.12.2005
İletiler: 213
ÇİKİ_ŞAD Rss Beslemesi
Kandaşım ;

Bu çok hoş bir değerlendirme yazısı olmuş teşekkürler.

Kısaca ben de TÜRK KIZLARI ve KADINLARI ile ilgili bir şey ilave edeyim dedim;

YEŞİL BOYALI TÜRK KADIN SAVAŞÇILARI

Prof. Dr. Mete Tuncoku, "Buzdağı’nın Altı" adlı son kitabında bir Anzak askerinin mektuplarına yer vermiş. Mektup şöyle:

"Benim de vurulduğum 8 Eylül 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyu ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı."

25 Nisan 1915 ile ilgili bir mektuptan:

"O bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu."

Bir başka anlatış:

"Burada pusuya yatıp çarpışan keskin nişancıların çoğu kadın veya kız, kendilerini yeşile boyayıp ağaçlar ve bodur bitkilerle uyum sağlamışlar." (15 Ağustos 1915)

Çanakkale Savaşı erkekler savaşı sanılırdı. Öyle olmadığını, ninelerimizin Çanakkale’de de dövüştüklerini sayın Tuncoku ortaya çıkardı.

Sadece erkek savaşı değildi.
Türk kadını Çanakkale’de de Türk erkeğiyle birlikteydi. Siperde kurşun sıkanından, cephe gerisinde Mehmetçik için mermi yapıp, elbise dikenine kadar

Bu vesileyle YÜCE MİLLETİMİN FEDAKAR KADINLARINI SAYGIYLA ANIYORUM.

Esen kalın
ÇİKİ_ŞAD adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.02.2006, 19:13   #4 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Babakurt - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 24.12.2005
İletiler: 211
Babakurt Rss Beslemesi
Kadınlarımızın değeri çok büyüktür ve onlar saygıyı hak etmektedirler!.. Onlar bizim namusumuz, şerefimiz ve göz bebeğimizdir! Onlar varken, yabancı kadınlara bakanlara çok kızıyorum! Sonra yabancılar, Türk Kadını kadar vefalı olabilir mi?
Babakurt adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.02.2006, 20:51   #5 (İleti Bağlantısı)
Otağ Yöneticisi
 
Mengü - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 02.02.2006
İletiler: 157
Mengü Rss Beslemesi
Türk kadını kahramandır aynı zamanda iffetli ve onurludur. Dünya üzerinde Türk kadınının özelliklerine sahip başka bir milletten kadın yoktur.
Saygılarımla..
Mengü adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.02.2006, 21:06   #6 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Babakurt - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 24.12.2005
İletiler: 211
Babakurt Rss Beslemesi
Bir zamanlar bir arnavut muhaciri kadınla tanışmıştım! Kadın evli olduğu halde o kadar ahlaksız ve seviyesizdi ki sizlere anlatmam mümkün değil! O kadını tanıdıktan sonra, Türk kadınlarının yüceliğini bir kere daha anlamış oldum!..
Babakurt adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15.02.2006, 17:29   #7 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Üyelik tarihi: 14.12.2005
İletiler: 213
ÇİKİ_ŞAD Rss Beslemesi
Kandaşlarım;

Hep erkeğin yiğidi olmaz.İşte yiğitlik abidesi kadınlarımız;

KARA FATMA (FATMA SEHER)

"Kara Fatma" olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. I. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider.

Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır.

Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir.

Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı.


TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA

Asıl adı "Adile" olan, "Adile Hala" ve "Adile Onbaşı" diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında "Kara Fatma" olarak anıldığı bilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir.

Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır.

Milis kuvvetlerine yardım eden "Nafize Kadın", Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez.


GÖRDESLİ MAKBULE

Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördesli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler

FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN

Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer.

BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI

Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır.

TAYYAR RAHMİYE


Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine "Tayyar Rahmiye" lakabı verilir.

Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, "Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?" diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır

BİNBAŞI AYŞE

İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:

“...Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım.

Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Koçarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.

İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahır Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”...

Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yâdigârı olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir.


SÜREYYA SÜLÜN HANIM

İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım...Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve tarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, biraraya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır.


Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazıd’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalimi yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı...


Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan döğüştüler. Ölüyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü.

NENE HATUN (1857 - 1955)
Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum'da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı.

Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü.
Nene Hatun, Erzurum'da dogdu. 98 yil Erzurum'da yasadiktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastaligindan hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadinlar Birligi tarafindan ANNELER ANNESI seçilmisti.

NEZAHAT HANIM
Gördes ve Inönü meydan savaslarinda , çarpismalara katilan 70. Alay Komutani Hafiz Halit Beyin kizi olan Nezahat Hanim 8 yasinda öksüz kalmis ve babasiyla cephelerde dolasmistir. Askerlere hizmet ve cesaret veren Nezahat Hanim’in 100 den fazla düsman askeri öldürdügü bilinmektedir.

Hepsi nur içinde yatsın.Ne yapsak bunların hakkını ödeyemeyiz.


Saygılarımla
ÇİKİ_ŞAD adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2006, 00:16   #8 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Üyelik tarihi: 13.12.2005
İletiler: 88
İLTERİŞ Rss Beslemesi
Nostalji
İLTERİŞ adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.02.2006, 00:26   #9 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
Üyelik tarihi: 13.12.2005
İletiler: 88
İLTERİŞ Rss Beslemesi



BAŞBUĞUN KURDUĞU MODERN CUMHURİYETİN MODERN KADINLARI,IRKIMIZI NE GÜZEL TEMSİL EDİYORLAR
İLTERİŞ adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13.12.2006, 04:41   #10 (İleti Bağlantısı)
Otağ Yöneticisi
 
İsenbike - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 14.12.2005
İletiler: 435
İsenbike Rss Beslemesi
Türk toplumunda KADIN

Eski Türkler'in ictimaî hayatında kadının mevkii pek mühim ve yüksekti. Kadın, bugünkü gibi, ictimaî ve iktisadi faaliyetlere geniş ölçüde istirak ediyordu. Eski Türk kadınları ev işlerinden başka, avcılık çiftçilik yapiyor, sürü sahibi oluyor, muharebeye gidiyor, sölenlere( yani uluğtoy da denilen umumi ziyafetler) ve kurultaylara iştirâk ediyordu.

Eski Türkler'in avcılık devrinde kadınlar, erkeklerden fazla hukuka malik idiler. Sürü sahibi olan Türkler'de kadın, hukukunun bir kısmından mahrum kalırdı. Bunun için nekadar fakir olursa olsun, bir avcı kızı, bir çobana varmak istemezdi. Varınca da kendi obasından çıkıp, kocasının obasına gitmesi icab ediyordu. Avcı kızı ise, kendi obasında kalır, kocası oraya gelirdi. Kızın obası iç güveyi vaziyetinde gelen damat (Köreken) , yıllarca orada hizmet etmeye mecburdu. Kadın (mihr-i mu'accel) tâbir olunan ağırlığı vermedikçe koca, karısını alıp kendi obasına götürmezdi. Bazı Altay kabîlerinde, bu türlü evlenme usulleri bugün de caridir.

Eski Türk töresine göre, ilk devirlerde bir erkek ancak bir kadın alabilirdi. Gerçi sonraki yayılma, fütuhat devirlerinde kadınların birden fazla olduğu görülmekte ise de töreye göre ailenin reisesi yine ilk kadın idi.

Türk aile hayatında kadın, çok mukaddes addolunurdu. Evli bir kadına tecavüz etmenin cezası idamdı. Bu ceza, hiç bir sebeple hafifletilemezdi. Bir genç kızı iğfal eden erkek, ağır mahkûmiyetlere çarptırılırdı. Kızı almaya mecbur tutulurdu. Bu yüzden kadınlar kendilerini her zaman ve her yerde emin görürlerdi. Kadın esareti, kadın ticareti, kadın hediyesi (büyük birine, meselâ hükümdar ve vezir'e kadin takdimi) gibi Türkler'e yabancı olan ictimaî çarpıklıkları Türk töresi şiddettle menetmiştir.

Türkler, İslâm dinini kabul ettikten 920-940 ve bir takım İslâmi gelenekleri kendi ictimaî bünyelerine soktuktan sonradır ki, taaddüd-i zevcâta (çok karılığa) rağbet göstermişlerdir. Buna rağmen ikinci, diğer kadınlar kuma (ortak) olarak kalmışlardır. Uzun asırlar devam etmiş olan "Türk Töresi" kumaları meşru tanımadığından bunlar "Hatun" ünvanını alamazlardı. Kumadan doğan çocuklar da babalarının servetine vâris olamazlardı. Bu hal, hükümdar ailesi hakkında da böyle idi.

İlk Osmanlı Türkleri'nin de bu millî töreye riayet ettiklerini kuvvetle söyleyebiliriz. Gerçi tarihlerimizde açık bir kayıt olmamakla beraber, Osman Beğ'den sonra yerine Şeyh Edebali'nin kızı, Bala Hatun'dan doğan büyük oğlu Ali Erden Beğ (Alâeddin Paşa) dururken, Orhan Beğ'in geçmiş olması, yine büyük bir ihtimal ile, bu millî Türk töresiyle ilgili idi. Çünkü Orhan, Ömer Beğ adında bir Türk beğinin kızı olan Mal Hatun'dan doğmuştu.

Eski Türkler'de kadının ailedeki mevkii o kadar mühimdiki ailenin hukuki salâhiyetleri yalnız erkekte değil, erkek ile kadının her ikisinde müştereken bulunurdu. Yine eski Türk devletlerinde emirnâmelerin yalnız Hakan namına değil, "Hakan" ve "Hatun" yani eşi namına müşterek olarak imza edilmesi, resmî ictimalarda Hakan'ın Hatun'dan ayrılmaması hep kadının aile hayatındaki bu ehemmiyetinden dolayıdır.

Bu geleneğin XIV asırda da aynen devam etmekte olduğunu görüyoruz. Nitekim "İbni Battûta" meşhur Seyahatnâmesinde, İran ve Irak da hükümdar olan İlhanîler'den bahsederken: Kadınlar, Türk ve Tatar akvamı yanında pek muhteremdir, bir emirnâme yazıldıkça bu emirnâmeye; sultanın ve hatunlarının kasdettiği "Hatun", "Terken" gibi kadınlar olmalıdır)

Yine asrın ilk yarısında (1325-1340) Anadolu ile diğer bir takım Türk ülkelerini gezen , Arap seyyahi İbni Battûta, mezkûr Seyahatnâmesinde, o devirdeki Türk kadını hayatına dair bize malumat vermektedir. 1333 yılında İznik şehrini ziyaret eden İbni, o zaman Osmanlı hükümdarı olan Osman Beğ'in eşi Nilüfer Hatun'un (seyahatnamede ismi Biylun Hatun olarak geçer) huzuruna kabul edildiğini ve beraber yemek yediğini şu suretle anlatır: "Fudalâ'dan Alâeddin Sultan Öyütü benimle beraber Biylun Hatun'un ikametgâhina gitti. Biylun Hatun, bizi kabul ile ikramda bulundu ve ziyafet verdi. Duhulümüzden birkaç gün sonra yukarıda zikrolunan Orhan Beğ bu beldeye muvasalat etti".

İbnî Battûta, güneydoğu Rusya'da Kipçak ülkesine girdikten sonra da şunları yazmaktadır: "Burada acaib bir hal gördüm ki, o da Türkler indinde kadınların ta'zime mazhar olmasıdır. Bunların mevki ve mertebesi erkeklerin mevkindedir". Yine İbni, Kırım'dan çıkarken kadınlarından birine tesadür ediyor ve müsahedelerini de şöyle anlatıyor: "Bindiği araba mavi kumaşlarla örtülü, pencere ve kapıları açık, önünde zarif ve süslü dört cariye vardı. Arkasından da cariye arabaları gidiyordu. Arabadan indi. Uzun eteklerini otuz cariye tasiyordu. Kendisi emirin yanına varınca, Han kıyam ile karısına selâm verdi, yanına oturttu. Sonra gelen kimiz tulumlarından kadın bir kadeh doldurdu, ta'zimle emîr'e sundu; emîr de sonra hatun'a verdi. Yemek hazırlanarak kadınla emir yemek yediler."

İbnî bundan sonra yine buraya ait olmak üzere satıcılar ile çarşı esnafının kadınları hakkında malumat verirken de, kadınların serbest olduğunu, Türk kadınlarında tesettür olmadığından yüzlerinin göründügünü, bir kadının pazara koyun ve süt getirip itriyat mukabilinde halka sattığını, kadınların ekseri kocalarıyla beraber bulunup, erkeği gören, onu kadınının hizmetkarlarından biri zannedeceğini yazar.

İbni, Özbek Han'ın kadınlarından bahsederken bunların isimlerini zikreder, teşrifat mucibince bunların tahtın hangi taraflarında mevki aldıklarını anlatır. Bunlardan biri sultanın yanına geldiği zaman hükümdarın ayağa kalkarak ve elini tutarak onları sedire oturttuğunu, tesettür olmadığı için bütün bunların halkın gözü önünde cereyan ettiğini kaydeder. Sonra da han hatunuyla nasıl görüştüğünü ve onun hususî hallerini anlatır.

Yukarıda verilen izahlara göre XIV. asrın sonuna kadar Türk kadının, umumî hayattaki yüksek mevkii hakkında hiç bir araştırıcı herhangi bir şüpheye düşemez. Şair gürbüz ve kuvvetli milletlerde olduğu gibi, Osmanlı Türkleri'nin bilhassa ilk devirlerinde de kadının yüksek bir mevkiî vardı. Kadınlar hiç bir zaman haremlere kapanmıyorlardı. Esasen bunu bilmiyorlardı da Ancak II.Murad zamanındadır ki , Osmanlı hükümdarlarının bir haremi oldu. Kadınların mâdunluğu hakkındaki telâkkiler, Kanunî Sultan Süleyman'ın saltanatından sonraki zamanlara kadar Osmanlı Türkleri arasında da cari değildi. Ancak ondan sonra, kadın hareme, kafes arkasına kapatılmış, tam mânasiyle mehrem (yani bakılması, görülmesi, ellenmesi yasak bir nesne olmuş, Türkler'deki o eski ve şerefli kadın serbestliği geleneği esasından bozulmuş, hulâsa iş çığırından çıkmıştır. Daha sonraki asırlarda (mesela XVII. asırda) ise kadın mahremiyeti bir fecaat halini almış, hattâ tesettür o kadar umumîleşmiştir ki, Türkiye'deki Hrıstiyan ve Yahudi kadınlar bile bu tesettür âdetini kabul etmişlerdi. Divân-i Hümâyûn vesikaları arasında buna ait hükümler vardır.

Hava ve su, yaşamımız için ne ise, aile hayatı da cemiyetimiz için odur. Muhtelif milletlerde farklı karakterde aile tipleri vardır. Bazı milletlerde kadın tamamıyla arka plana atılmıştır. Bazılarında da her şey kadının emrindedir.

Türk ailesi ise tamamiyle hürriyet ve eşitlik prensibine dayanır. En eski Türk ailesinde kadın, kocası ile aynı hakka sahip olduğunu bilmekteyiz. Türkler'de bir insanin asil olabilmesi için hem annesinin , hem babasının Türk olması lâzımdı. Bir kız yalnız babası Türk olan bir Delikanlı ile evlenemezdi. Bunun en bariz misallerini, asalet unvanlarında görebilmek mümkündür. Bir prensin hakan olabilmesi için hem Tigin (anne tarafından asil olanlara verilen unvan) hem İnal (baba tarafından asil olanlara verilen unvan) olması lazımdı.

Türk ailesinde kadın, çocuklarının istikbali hakkında, kocası kadar söz sahibidir. Halen bazı köylerimizde bu örflerin kalıntılarını görmek mümkündür. Eski Türk cemiyetinde kadın, erkekle eşit haklara sahip bulunuyordu. Tarihimizde bunu teyid edecek sayısız misaller mevcuttur.
Grek tarihcisi Priskos'a göre: Attila'nin yanına giden Doğu Roma elçileri Atilla'nin huzuruna çıkmadan önce, Hun İmparatoru'nun eşi Arıkan tarafından kabul edilmiş ve parlak ziyafetlerle ağırlanmışlardı. Bu durum bize imparatoriçenin Atilla kadar siyasî nüfuza sahip olduğunu gösterir.

M.Ö.VII. yüzyıldan kalma Orhun kitâbelerinde Bilge Kağan, İkinci Göktürk İmparatorluğu'nun kuruluşunu anlatırken annesini, sevgi ve şefkat ilâhesi Umay'a benzetmekte, onun ölümünde büyük merasim tertiplediğini söylemektedir.

Türk töresine göre, kadının bütün içtimaî işlerde yukarıda da belittiğimiz gibi, erkekle beraber bulunması şarttı. Hatun da devlet idaresinde Hakanla aynı haklara sahipti. Fermanların muhakkak surette <<Hakan>> diye başlayan fermanların hükümleri bazı yerlerde yerine getirilmezdi. Hatun, Hakan'in solunda otururdu. Siyasi konuşmalarda, elçilerin kabullerinde hazır bulunur ve harp meclislerine iştirak ederdi.

Uluğ Yasa'da kadın haklarını koruyan müeyyideler mevcuttur. Meselâ; bir kadına tecavüzün cezası idamdir. Bundan başka, kanun, aile kadınlarına icabinda kocaları, yahut çocukları lehine Han'dan şefaatte bulunmak selâhiyetini vermiştir. İslâmdan önceki Türk toplumunda kadının yerine dair en güzel misaller Dede Korkut hikâyelerinde rastlanır. Bu hikâyelere göre, kadında aranan meziyetler; annelik duygusu, kahramanlık, sadakat, misafirperverliktir. Anne hakkı Tanrı hakkıdır. Ana ile oğul arasindaki bağlılık, büyük kahramanlık olayları yaratır.
Mesela Dirse Han oğlu Boğaç Han destanında, "dirse Han, kırk namerdin iftirasına inanarak oğlu Boğaç'ın hain ve kötü bir evlat olduğuna hükmeder ve ilk avı esnasında onu okla vurur. Burla Hatun, kocasının avdan yanlız döndüğünü görünce müthiş bir korkuya kapılır. Oğlunun başına bir felâket geldiğini sezerek onu aramaya çıkar. Boğaç, kendisini kanlar içinde bulan annesine korkmamasını, yaralanınca Hızır'ın gelerek yarasını sıvazladığını: "Sana bu yaradan ölüm yoktur. Ana'nın sütü ile dağ çiceği sana merhemdir" dediğini söyler. Burla Hatun, kocasından habersiz oğlunu tedavi eder.

Aynı şekilde Salur Kazan ava çıktığı esnada, bunu fırsat bilen Sökli Melik, Salur Kazan'ın evini yağmalar. Han'ın annesini, oğlu Urus'u, zevcesi Burla Hatun ve maiyetindeki kırk ince belli kızı esir alır. Bunu haber alan Salur Kazan, her şeyden önce annesini geri ister.
Sökli Melik , Burla Hatun'u saki yapmak ister. Fakat Burla Hatun'u korumak için esirlerin hepsi de Burla Hatun'un kendisi olduğunu söylediğinden, kırk ince belli kızdan hangisinin hakiki Burla Hatun olduğu tespit edilemez. Sonunda Sökli Melik korkunç bir usule baş vurur: Urus'un etinden yemek yapılarak onlara verecek. Kim yemezse, onun Burla Hatun olduğu anlaşılacaktı. Burla Hatun, bu durumu oğluna anlatınca, Urus, annesine kâfire teslim olmamak için kendi etinden çekinmeden yemesini söyler.

Dede Korkut hikâyelerine göre, bir toplumda aranan en büyük değer, kahramanlıktır. Bu vasif, hem erkekte, hem kadında aranırdı. Daima hareket halinde olan bozkır cemiyetinde kadın, gördüğü işler bakımından erkekten farksızdır. Düşman saldırısında erkek kadar kadının da hayatı tehlikededir. Kadın da kendisini müdafa etmek zorundadır.

Dede Korkut hikâyelerinde Kan Turalı babasına, alacağı kızın kendisi kadar kahraman olmasını söyler. Trabzon Tekfurunun Selcen isimli kızı, tam istedikleri vasıflara haizdir. Ancak babası, bu kızı alacak olanın, üç azgın canavarı öldürmesini şart koşmuştu.
Aynı şekilde Pay Büre oğlu Beyrek'e: "Sana Oğuz'dan kimi alivereyim?" diye sordugu zaman, oğlu: "Baba, bana bir aliver kim, men yerimden turmadın, ol turmak gerek; men koç atıma binmeden, ol binmek gerek, men kırıma varmadan ol baş getürmek gerek," diye cevap verir.
Beyrek ile Kan Turalı'nın aldığı kızlar, bu vasıfları haizdirler. Meselâ Kan Turali nişanlısı Selcen'le beraber memleketine dönerken, yolda düşmanlar tarafından sarılınca, Selcen Hatun, büyük kahramanlıklar gösterir.

Erkeğin kadında kahramanlık aradığı gibi, kadının da en büyük bir olarak bunu istemesi gayet tabiî idi. Beyrek'in nişanlısı Banu Çicek onu denemek maksadıyla kendi dadısı rolünde Beyrek'le at koşturdu. Ok attı. Güreş tuttu. Her üçünde de Beyrek galip gelince memnuniyetle Banu Çicek'in kendisi olduğunu söyledi.

Her ne kadar hikâyeler masal unsuru fazla ise de Türk cemiyetinde erkeğin kadını, kadının erkeği kuvvet ve cesaret bakımından denemesi hayati bir değer taşır. Kadının da erkeğin de cesur olması şarttır. Tarihimizde bunu teyid edecek birçok olaylar mevcuttur.

Dede korkut hikâyeleri aile, monogami esasına dayanır.

Kanyaklar: Türk Tarihi Ansiklopedisi
Türklük Meseleleri (Ziya Gökalp)
İbni-Seyahatnamesi,
Dede Korkut.
İsenbike adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13.12.2006, 04:53   #11 (İleti Bağlantısı)
Otağ Yöneticisi
 
İsenbike - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 14.12.2005
İletiler: 435
İsenbike Rss Beslemesi
IPARHAN



Türk tarihinde önemli rol almış kahramanlar içinde bir çok kadın vardır. Bunların içinde önemlilerinden birisi de Iparhan'ın hikayesidir.

Doğu Türkistan 1759 yılında Çin Mancu Yönetimi tarafından işgal edildi. Uygur Türkleri vatanı işgal eden Çin ordusuna karşı yıllarca direndiler. Tam 42 kez bağımsızlık mücadelesi verildi, sonuçta sayı ve techizat bakımından kıyaslanamayacak derecede fazla olan Çin ordusu, Rusların da yardımıyla bu mücadelelerden galip çıktı.

O dönemin Doğu Türkistan Han'ı Cihangir Hoca şehit edildi. Bunun üzerine Cihangir Han'ın eşi IPARHAN eşinin mücadele bayrağını ordunun başına geçerek sürdürdü. Büyük mücadelelerden sonra Çin ordusu tarafından esir alınan IPARHAN, Pekin'e Çin İmparatoru Qienlung'a götürüldü. İmparator IPARHAN'a evlenme teklifi etti ancak IPARHAN tarafından bu teklif şiddetle reddedildi. Bu kahraman Türk Kadını iffeti ve milletinin geleceği için, bir Çin'li ile evlenmektense canına kıydı.

Bir kahraman gibi yaşadı ve bir kahraman gibi şehit oldu. Türk kadınının yüreğinde "Gelinlerin Anası" ünvanıyla yaşayan kahraman IPARHAN örnek alınacak bir Türk kadın kahramanıdır.
İsenbike adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13.12.2006, 05:39   #12 (İleti Bağlantısı)
Otağ Yöneticisi
 
İsenbike - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 14.12.2005
İletiler: 435
İsenbike Rss Beslemesi
Dilşâd Hatun



200 yıl önce Türkistan'da yaşamış kahraman bir Türk kadını...

Güzelliği ile birlikte kahramanlıkları da dillere destan olan prenseslerimizin en meşhurlarından olan, Dilşâd Hatun, ayni zamanda Budist Çinlilerle Müslüman Türkler'in yaptıkları mücadelenin en şanlı ve tertemiz sayfalarından birini teşkil eder.

XVIII. yüzyılda Doğu Türkistan’ı sınırları içine almak isteyen Çin İmparatoru Chien Lung, bu maksatla Doğu Türkistan'daki karışıklıklardan istifade etmeye çalıştı.

Kucar Beyi Hocası Beğ ile Hoten Beyi Hoskepek Beğ'in ihaneti Chien Lung'un işini kolaylaştırdı. Onların casusları sayesinde Hocalar'ın ve Kalmuklarıin askeri durumlarını öğrenen Mançu İmparatoru Sao-Hui komutasında 1757'de Doğu Türkistan’ı fethetmek üzere kuvvetli bir orduyu gönderdi. Halk arasında yapılan propagandalar sayesinde bir çok şehirler savaşmadan teslim oldu.

Bütün bunlara rağmen Hocalar vatanlarını 2 sene kahramanca müdafaa ettiler. 1759'da her taraftan birden hücum eden muazzam Mançu ordusu karsısında mukavemet edemeyen Hocalar, hanımları, çocukları ve yakınları ile birlikte Künlün dağını asarak batıya kaçtılar. Mançu ordusu da arkalarından takip etti. Bedehsan hududunda binlerce kişi teslim oldu. Eskiden Bedehsan'ı istila etme fikrinde olan Hocalar, Bedehsan Emirleri tarafından iyi karşılanmadılar.

Mançu ordusu komutanı Sao-Hui, Bedehsan Emirlerinden iltica eden Hocalar'in teslim edilmesini istedi. Mançular'dan korkan Bedehsar Emiri Peygamber soyundan olanları gayrimüslimlere teslim etmek İslam dinine göre caiz olmadığından, her iki Hoca'yi öldürüp baslarını Mançu’lara teslim etti. Pekine götürülen bu baslar orada uzun uzun teshir edilmiştir.

Dilşâd Hatun, Burhanettin Hoca'nin kardeşi, Küçük Hoca diye tanınan Hoca Cihan’ın hanimidir. Mançu İmparatoru Chein Lung'un Doğu Türkistan’ı istilasında kocası ile birlikte düşmana karsı savaşarak vatani müdafaaya çalışmış kahraman bir Türk kadınıdır. Üstün düşman kuvvetleri karsısında mukavemet edemeyerek Bedehsan'a sığındıkları zaman Dilşâd Hatun da beraberinde bulunuyordu.

Çok eski zamandan beri Çin ve civarında, mağlup düsen tarafın kraliçe ve prensesleri ile evlenerek düşman tarafı ile akrabalık bağları kurma adeti vardı. Mançu İmparatorları da İmparatorluk içinde çok az olduklarından, büyük bir yabancı kitleyi uzun müddet idare edebilmek için bu siyaseti takip etmişler, idareleri altındaki kavimler ile akrabalık bağı kurmaya çalışmışlardır.

Dilşâd Hatun'un dillere destan güzelliğini işiten Mançu İmparatoru Chien Lung, hem böyle güzel bir kadına sahip olmak, hem de Doğu Türkistan'daki Müslüman Türkler'in dostluğunu kazanmak ve gelecekte vuku bulacak herhangi bir ayaklanmayı önlemek istiyordu. Bu maksat Doğu Türkistan'daki Mançu ordusu başkumandanı Sao-Hui'ye Dilşâd Hatun'u Pekin'e getirmesini emretti.

Bunun üzerine kumandan, Bedehsan Emiri Sultan Sah’dan Dilşâd Hatun'un diri olarak kendine gönderilmesini istedi. Emir'in bunu kabul etmemesi üzerine bu sefer meşhur birkaç ulemayı Bedehsan'a gönderdi.

Öte yandan kocasının öldürülerek, başının Mançu'lara teslim edildiği haberi Dilşâd Hatun'dan gizlenmişti. Bu olaylardan dolayı çok üzüntülü olan Dilşâd Hatun, devamlı surette kocasını ve vatanin durumunu düşünüyordu.

Bedehsan'a gelen Said Molla önce Sultan Sah ile görüştü. Dilşâd Hatun'u Kaşgar halkının arzusu üzerine istediğini, ailesini yanına gönderileceğini söyleyerek Sultan Şah’ı hileli yollardan kandırdı. Daha sonra Dilşâd Hatun ile görüşen Said Molla, onu da kandırmaya muvaffak oldu. Müslüman halkının zulüm ve işkenceden çok şikayetçi olduğunu, Çinli kumandanın: "Eğer Dilşâd Hatun İmparatordan rica ederse, kurtulursunuz" dediğini söylemiş, kendinin de Kaşgar halkı namına ricacı olarak geldiğini bildirmişti. Dilşâd Hatun, umumun menfaati için her türlü fedakarlığa katlanan bir kadındı. Onlara faydalı olabilmek ümidi ile bu teklifi kabul etti.

Göz yaşları ile uğurlanan Dilşâd Hatun ikiyüz Türk askeri ve bir Çinli alayının muhafazasında yol alıyor, uğradığı şehirlerde büyük hürmet ile karşılanıyordu.

Kumandan, Dilşâd Hatun'un kederli halinden endişelenerek belki intihar eder de Pekin Sarayı'na karşı müşkül vaziyette kalırım korkusuyla; kocasının sağ olduğunu, İmparator tarafından affedilebileceğini ve bir müddet sonra tekrar Kaşgar'a dönebileceğini söylemiş, fakat kocasının kurtulamasa için Prenses'in Pekin'e gitmesinin şart olduğunu sözlerine ilave etmişti. Ayni zamanda Dilşâd Hatun'u oyalamaları için emrine eski Müslüman hizmetçileri vermişti.

Kafile Pekin'e 3 aylık bir yolculuktan sonra varabildi.

Pekin'e geldikten sonra; kocasının ve diğer akrabalarının öldürülmüş olduğunu öğrenen Dilşâd Hatun'un artık 2 gayesi vardı. Bunlardan biri Mançu İmparatoru'nun Doğu Türkistan'dan çekilmesini temin etmek, diğeri ise diğeri olmadığı takdirde Mançu İmparatoru Chien Lung'un öldürülmekti.

İmparator’un huzurunda diğer taraftan Chien-Lung, bütün Asya'da güzelliği ve kahramanlığı ile o zamana kadar duyulmamış bir şöhret kazanan bu Türk Prensesini bir an evvel görebilmek için sabırsızlanıyordu.

Ziyaret günü Dilşâd Hatun, huzura çıkmadan önce etrafındakilerin bütün ısrarına rağmen, normal hanim elbiseleri giymeyerek, Çinlilerle savaştığı sırada giydiği zırhlı elbiseleri giymiş, İmparator sarayına da atla girmişti. İstenildiği ve zannedildiği gibi muhteşem saray, onun iman dolu ve intikam ateşiyle yanan göğsüne hasret ve korku vermemişti. Şerefini muhafaza edebilmek için Tanrıya yalvarıyordu. Onun büyüklüğüne güvenerek merasim salonuna girdi. Beraberinde Kalmuk Han'i Davaci'nin hanımı da bulunuyordu.

Etrafında, bütün saray erkanın sıralandığı salonun ortasında yüksek tahtına oturmuş olan Mançu İmparatoru’nun önüne gelince, evvelce yapılan tembihlerin aksine, herkes secde ettiği sırada o eğilmedi. Bu hareket karşısında İmparator yanında oturan annesine: "Sessiz, fakat bana kızgın," demekten kendini alamamıştı.

Vali tarafından yere kapanması için yapılan ihtar üzerine Dilşâd Hatun, Biz yalnız Tanrıya secde ederiz. Üstelik o benim düşmanımdır," diye cevap verdi.

Binlerce senelik Çin İmparatorluk sarayında, İmparatorun huzurunda vuku bulan bu itaatsizlik olayı yüzünden bütün saray erkanı hayret ve korkuya düşmüştü. Bu hareket İmparatora karşı büyük bir hakaret sayılırdı, cezası da ölümdü. Fakat İmparator Dilşâd Hatun'un bu davranışını anlayışla karşılamış salondakilerin de içi rahat etmişti.

İmparatorun kalkıp "Hoş geldiniz," demesi üzerine kılıcını çekti. Etrafta uyanan büyük heyecanın aksine sükunetle İmparatora uzatarak:

-Bu, bir teslim olma değildir, kılıcımı size Çin askerlerinin Türkistan'dan çekilmeleri şartı ile veriyorum, dedi. İmparator, Dilşâd Hatun'un kılıcını aldı ve alaycı bir tavırla geri verdi. Ana İmparatoriçe çok sinirlenmiş, İmparator ise, Dilşâd Hatun'un güzelliğine cesaret ve olgunluğuna kendini alamamıştı.

İmparator, Dilşâd Hatun'u kendisine zorla bağlamak istemiyor, onu memnun ederek bir gün teklifini kabul ettireceğini umuyordu. Dilşâd Hatun, bundan sonra bütün günlerini üzgün ve düşünceli, ibadetle geçirmeye başladı. Kendine bunun sebebi sorulduğunda "Vatanimi özledim. Beni oraya gönderin," diye cevap veriyordu.

Ana İmparatoriçe, Dilşâd Hatun'un burada kalmasının tehlikeli olduğunu, geri gönderilmesi icap ettiğini söyledi ise de, İmparator bunu kabul etmedi. Annesinin arzusu hilafına, onu memnun edebilmek için her gün fevkalade güzel hediyeler göndermeye başladı. Bunlar arasında saadeti temsil eden inciden bir bilezikle yeşimden bir asa da vardı. Dilşâd Hatun bu iki hediyeyi hiç bir şey söylemeden kabul etmişti.

Chien Lung'un aşkı İmparator Chien Lung, köşke giderek bazen ziyaret ediyor, fakat Prenses daima ondan kaçıyor ve "Eğer bana dokunursan, hem seni, hem kendimi öldürürüm" diyerek, yaklaşmasına mani oluyordu.

Dilşâd Hatun'un essiz güzelliği ile dolup tasan İmparator, simdi yalnız onu memnun etmeyi düşünüyor, gözü başka hiç bir şey görmüyordu. Bunun için de her türlü çareye baş vuruyordu. Bu maksatla bir gün nedimi Ho-sen'i çağırtarak, prensesi neşeli görebilmek için daha neler yapabileceğini sordu. Ho-sen de İmparatora sarayın içinde carsıyla, bahçesiyle ve camiiyle bir Müslüman mahallesi yaptırmasını tavsiye etti. Böylelikle, prenses, doğduğu şehri hatırlayacak ve belki de kederli yüzüne biraz renk gelecek, yeni muhitine daha ziyade ısınacaktı. Bu fikir İmparatorun hoşuna gitti. Türkistan’ın en meşhur mimarlarını getirterek, Dilşâd Hatun için Türk mimari tarzında bir mahalle inşa ettirdi.

Ayrıca sarayın bahçesine onun doğduğu yerlerde yetişen ağaç ve çiçek çeşitleri ekilmişti. İmparator, Dilşâd Hatun Müslüman mahallesine yerleştirilmiş olan hemşerilerinin çarşıya gidip gelişlerini rahatça seyredebilsin diye parkta bir kule de yaptırmış ve içini devrin en güzel eşyaları ile döşetmişti. Dilşâd Hatun, etrafındakilere "Benim memleketimde, gövdesi demirden, yaprakları gümüşten ağaçlar vardı. Özledim," diye söyleyince, bu ağaçlar Türkistan'dan kökleri ile çıkarılıp arabalarla getirilmiş ve sarayın bahçesine ekilmişti. (Bu ağaç iğde ağacıdır. Ve Pekin'de İmparatorluk bahçesinden başka hiç bir yerde mevcut değildir)

Sarayda Dilşâd Hatun için Kaşgâr'dakinin ayni ir Türk hamamı da inşa edilmiştir. Kendi yurtlarına dönmelerine müsaade edilmeyen esirler, cangan kapısının bati tarafına iskân edildi. Onlara Çinli halka tanınan memuriyet, ticaret, seyrüsefer hakki tanındı.

Beylerin refakatinde gelen ve savaşlarda esir edilen Türk askerleri teşkilatlandırılmış ve muhafız alayı olarak, Dilşâd Hatun'un emrine verilmiş ve 3 Çin gümüş lirası maaş bağlanmıştı.

Bütün bunlardan sonra Çin'de Tanrı’nın oğlu sayılan İmparator, kabul edileceğinden emin olarak Dilşâd Hatun'a evlenme teklif etti. Bu teklif kendi dininden olmayan bir düşmanıyla evlenemeyeceğini söyleyen Dilşâd Hatun tarafından şiddetle reddedildi.

İmparatorun Dilşâd Hatun üzerine bu derece düşmesi, annesini kuşkulandırmaya başlamıştı. Bunun üzerine ana İmparatoriçe korkunç planlar tasarlamaya başladı. Önce Dilşâd Hatun'a bir hançer göndererek, "Ya evlensin, Ya da kendini öldürsün" diye haber yollamış, fakat o "Ölümden korkmuyorum, fakat daha vazifelerim var. İntikam almadan ölmek istemiyorum," diye cevap vermişti.

İmparatorun annesi, hiddet ve korkuya kapılarak İmparatoriçe ile birleşti. Beraberce bu yabancı prensesten kurtulmanın çarelerini aramaya başladılar. İmparator, her yıl olduğu gibi, o günlerde de Sema Mabedi'ne adaklarını sunmaya gidecekti. Adet olduğu üzere İmparator mabede gitmeden önceki üç gün oruç ve ibadet için saraya çekilince, Ana Kraliçe, İmparatorun yokluğundan faydalanarak, kanlı planını tatbike fırsat buldu.Dilşâd Hatun'a sahte bir dostluk göstererek, ona "Resimler Sarayı"nı gezdirmeyi teklif etti. Bir müddet gezip resimlere baktıktan sonra, bir resmin önünde durarak, Dilşâd Hatun'un dikkatini çekti. Bu, Emir Sultan Sah’ın, zevci Hoca Cihan'in başını, Çinli valiye verdiğinin temsili resmiydi. Dilşâd Hatun, bu resme bakınca dehşetle ürperdi. Ana Kraliçe "Seni bize düşman eden, en unutamadığın sebeplerden biri bu değil mi? Seni, oğlumu ve devletimi kurtarmak için, ortadan kaldıracağım," diyerek hizmetkarı çağırdı.

Dilşâd Hatun da:

-Ben ölümden korkmam, fakat intikam alamadığım için çok üzülüyorum. Bana bir hançer ver, Ben ölmesini de bilirim, demesini dinlemeyerek, çağırmış olduğu hizmetkara onu ipek iple boğdurmuştu.

Dilşâd Hatun'un sadık hizmetkarından biri vasıtasıyla korkunç haberi öğrenen Chien Lung, ibadetini bırakarak koşup geldi, ama geç kalmıştı. Sevdiği kadını artık uzaktan da olsa bir daha göremeyecekti.

Ölümü hakkında çeşitli kaynaklardaki rivayetlerden bir tanesi de Sui Cien Sin'in "Siang-Fei"adli eserinde anlattıklarıdır. Sui Cien Sin'e göre, prenses, İmparator ile evlendikten birkaç sene sonra İmparatorun annesinin: "Ben seni sekiz senedir deniyorum. Sana bir türlü güvenemedim. Senin bir gün oğlumun hayatına mal olacağından korkuyorum. Bunun için en iyi yol, seni ortadan kaldırmaktır. Oğlumun babası da çok akilli bir İmparatordu, fakat sarayda yirmi yaşındaki bir Çinli cariye tarafından öldürüleceğini hiç aklına getirmemişti," diyerek onu intihara zorlamış ve neticede de öldürülmüştü.

Bu hikaye gerçeğe uygun değildir. Dilşâd Hatun, hiç bir zaman İmparatorla evlenmeyi kabul etmemiş ve İmparatora karşı yanında daima keskin bir hançer taşımıştır. Chien Lung'un evlenme tekliflerini: "Memleketimi istila eden, kocamı ve akrabalarımı öldüren bir kimse ile asla evlenemem," diyerek defalarca reddetmiştir.

Dilşâd Hatun, düşmanına teslim olmak bir tarafa, hayatında bir kere dahi Çinli elbisesi giymemiş, Türk ananesine, örf ve adetlerine sadık kalmıştı. Bu cesur, mağrur ve tertemiz hali sebebiyle, bugün bütün Çin'de Türkistan'da bir iffet sembolüdür.

Mezarı hakkında bir rivayet mevcuttur. Çinliler'e göre; Büyük Mançu İmparatorlarının kabirlerinin bulunduğu yer olan Tung-Ling'de İmparator Chien Lung'un mezarının yanındadır.

Güzel kokulu Prenses, Türkistan'da halk arasındaki yaygın rivayetlere göre de; cesedi Kaşgar’a getirilip, ecdadından ve Hoca Hidayetullah!in bulunduğu türbeye defnedilmiştir. Müslümanlar bu türbeyi hem Hidayetullah Hoca, hem Dilşâd Hatun için ziyaret ederler. Çinliler ise, her şeye rağmen, onu hükümdarlarından birinin hanimi olarak kabul ettiklerinden, mezarını mukaddes bilir ve ziyaret ederler. Onun türbesinde daha kapı önünde secde etmeye başlayan Budistler'le ellerini açıp fatiha okuyan Müslümanlara her zaman rastlanabilir.

Kaşgar'daki mezarın içinde "CO" denilen bir sedye vardır. Halk arasında Dilşâd Hatun'un cesedinin bu tahtırevan ile Pekin'den getirildiği söylentileri dolaşmaktadır. Türkistan'da Dilşâd Hatun olarak tanınmıştır. Çin halkı ise onu "Siang-Fei" ismiyle tanır. Siang-Fei, güzel kokulu prenses anlamına gelir. Bu kelime ayni zamanda mukaddes, ulvi manasını da taşımaktadır. Saray lisanında ise İmparatoriçeden sonra gelen hanim manasında kullanılır.

Bugün Pekin'de o devirden kalma Müslümanlar'a ait eserlere rastlanmaktadır. Sarayın karşı tarafındaki Müslümanlar mahallesi, hala mevcuttur. Burada yasayanlar artık Türklüklerini kaybetmiş, Müslüman Çinliler haline gelmişlerdir. Fakat asıllarını bilmektedirler.

O devirde yapılan eserlerden sadece mescit 1911'de yıkılmıştır. Diğerleri olduğu gibi durmaktadır. Mescidin de temeli bellidir. Müze olarak muhafaza edilmekte olan Hamam, Çin'de Türk mimari tarzında yapılmış yegane Türk hamamıdır.

Dilşâd Hatun, yıllardan beri romancılara ilham kaynağı olmaktadır. Hakkında pek çok makaleler, romanlar (Sui Cien Sin "Siang-Fei", Pearl Buck "Imperial woman") yazılmış, hatta Japonlar bu konu ile ilgili bir de filim çevirmişlerdir.
İsenbike adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.02.2007, 02:18   #13 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
METEHAN - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 20.01.2006
İletiler: 125
METEHAN Rss Beslemesi
HALİME ÇAVUŞ (KOCABIYIK)

Kastamonu'da doğan, anne-babasının "kızım gitme" şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı'na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı.Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı.Bir keresinde İnebolu'dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa'ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa "Sen üşüyor musun böyle?" diye sordu. "Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?" dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. "Sen kız mısın?" "Evet."
Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah traş olmaktan vazgeçti. Savaş sonrası Mustafa Kemal tarafından Ankara'ya çağrıldı. Ailesi önce korktu, Paşa Halime'yi neden çağırıyordu ki? "Gitme" dediler,o yine dinlemedi ...Kapıda yavere "Paşa hangisi bilmiyorum" dedi. Yaverin "soldaki " demesiyle koşup elini öptü. O'nun " Seni yollamıyorum, bizim kızımız ol" önerisine "Annem babam beni bekler" şeklinde cevap veren Halime Çavuş, "Ben ana-babaya itiatli evlada saygı duyarım" diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından çeşitli hediyeler verilerek tekrar evine yollandı ve kendisine maaş da bağlandı.75 yaşında hayata gözlerini yumdu..
METEHAN adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.02.2007, 02:18   #14 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
METEHAN - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 20.01.2006
İletiler: 125
METEHAN Rss Beslemesi
HAFIZ SELMAN İZBELİ

Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve Kastamonu'da ilk kadın meclisi üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle bir "Cumhuriyet kadını"idi…
Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonu' daki kadınları toplamış, asker için çorap, kazak, fanila ördürüp cepheye göndermişti.Varlıklı bir aileden geliyordu. Asker Kastamonu'ya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu. Hep "Ben Cumhuriyetçiyim" dermiş. Savaştan sonra yeni baştan herkes gibi Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmişti.Hafız Selman Hanım'a milletvekilliği de önerilmişti. "Hafız olduğum için başımı açamam. Başımı açamayacağım için de milletvekili olamam" diyerek kabul etmemişti. Mustafa Kemal'in Kastamonu'ya geldiği sırada İzbeli Konağı'nı ziyaret ettiği ve karşılıklı kahve içtikleri söylenmektedir.
METEHAN adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.02.2007, 02:19   #15 (İleti Bağlantısı)
Türkçü
 
METEHAN - ait Kullanıcı Kimlik Resmi
 
Üyelik tarihi: 20.01.2006
İletiler: 125
METEHAN Rss Beslemesi
GÖRDESLİ MAKBULE HANIM

1921'de eşi Ustrumcalı Ali Efe ile birlikte Milli Mücadelede çete savaşlarına katılmıştır. 17 Mart 1922'de Akhisar Sungurlu hududu üzerinde bulunan Koca Yayla'da elinde silah düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit edilmiştir.
METEHAN adlı Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla



Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Konuk)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Yeni ileti yazma yetkiniz etkindir.
İletilere cevap verme yetkiniz etkindir.
Eklenti ekleme yetkiniz etkindir.
Kendi iletisinizi değiştirme yetkiniz etkindir.

İfadeler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı


Otağ Saati: 10:19 .




Atsızcılar @ 2005