Hâkimiyeti Milliyenin 21.XL1933 tarihli 4434.
sayısında A. Muhip imzasıyla Orhun'dan bahseden bir yazı çıktı.
Tarihten de, felsefeden de salâhiyetle dem vuran ve benim "Türk
Tarihi Üzerinde Toplamalar" adlı eserimin başlangıcını tenkit
eden bu yazı aynen şudur:
Orhon [1]
Edirne’de bu namda bir mecmua intişar etmeye
başladı. Matbaamıza gelen birinci sayıdan anlaşıldığına göre,
geçen sene İstanbul’da Adsız [ 2 ] diye çıkan bir mecmuanın
devamıdır. Mecmua kendisini okurlara takdim ediyor, maksadını
anlatıyor ve ezcümle diyor ki: Orhun’dan gelen yol Turfandan
geçerek Ankara’ya uğrayan yoldur. Ankara, Adalar Denizinden
Altay’ın daha ötesine kadar uzanan ulu bir varlığın kısaltılmış
ifadesidir... Bu yolun arkasında büyük bir ezeliyet önünde yüce
bir ebediyet vardır, ilh...
Edirne’deki gençlerin pragmatizm felsefesi
etrafında toplanmak istedikleri anlaşılıyor. Bu felsefenin iyi
taraflarıyla beraber kötü tarafları da vardır. Amerika’da doğan
ve tatbik edilen bu sistemden kuru, gözsüz ve az beşerî bir
Amerika medeniyeti doğmuştur. Nitekim, bu hususta en salâhiyetli
kalemlerden olan Suut Kemalettin "Millî Pragmatizm" adını
taşıyan makalesinde, pragmatizmi yabana milletlerin anladığı
mânâda almak lâzım geldiğini söylüyor: Biz pragmatizmi başka
türlü anlıyoruz. Bizim için hakikat alelûmum hayat değil, bir
milletin Türk milletinin hayatıdır. Bizim için bir fikrin, biri
itikadın, bir sistemin doğruluğu onun hayattaki, dünyadaki
faydasıyla değil, Türk milletinin enerjisini beslemek
kabiliyetiyle ölçülür.
Mecmuanın sahip ve müdürü H. Nihâl Bey, Adsız
namı müstearıyla "Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar "ını
neşrediyor. Yazı gelecek nüshada devam edecek. Bizden ziyade
tarihçileri alâkadar edecek olan bu yazının mukaddimesi üzerinde
ehemmiyetle nazarı dikkati celbederiz. İsmini koymaktan içtinap
eden Nihâl Bey, bir sayfaya sığdırdığı bu mukaddimede kocaman ve
cüretkâr bir iddiada bulunmaktadır:
Ne kadar yazık ki, diyor, tarih cemiyeti
tarafından yazılan ve mekteplerde okutulan dört ciltlik tarih
kitabı da aynı yanlış görüşle yazılmıştır. Ve devam ediyor: Bu
tarih, beş yüz âlimin kaleminden çıkmışa benzemiyor ve asıl
gayesi olan Türk gençliğine tarihi öğretmek maksadını hiç de
temin etmiyor. Bir edebiyat hocası olduğu halde memleketimizin
ve hattâ Avrupa’nın en değerli âlimlerinin görüş tarzını tenkit
eden bu fazla taşkın iddia şudur: Tarihçilerimiz muhtelif Türk
sülâlelerinin zamanlarını birbirinden ayrı devletlermiş gibi
mütalaa etmek yanlışlığına düşüyorlarmış. Halbuki, bu
tarihçilere göre, ayrı ayrı devletler olarak mütalaa edilen,
meselâ Gök Türk Devleti, Dokuz Oğuz Devleti, Çağatay Devleti,
Aksak Timur [ 3 ] Devleti ayrı devlet değil, aynı devleti idare
eden ayrı sülâlelermiş. Aynı milletten olan bir takım zümreleri
idare eden ayrı devletleri sülâle sanan ve devletle sülâleyi
birbirine karıştıran bu adsıza verilecek cevap bize ait
değildir. Türk gençliği bilmediği mevzular üzerinde bu kadar
uluorta iddialara girişmemelidirler.
Bu yazıyı okuyunca bunu yazanın kim olduğunu
sordum. Bir iki yıl önce Ankara Lisesini bitirip şimdi
gazetecilik eden ve Varlık mecmuasına şiirler yazan biri
olduğunu söylediler. Vaktiyle kendi hocası olan Suut Kemal Beyin
Millî Pragmatizm adlı yazısına ait olan kısımlarına cevap
verecek ve bu gence, burada, bilmediği bazı şeyler öğreteceğim.
İlk önce herkes gibi Muhip Bey de şunu
bilmelidir ki ben Atsız imzasını atmakla onun sandığı gibi adımı
koymaktan içtinap ediyor değilim. İçtinap etmek için ortada
içtinap edilecek bir sebep bulunmak veya korkak olmak lâzımdır.
Halbuki ortada ne içtinap edilecek bir sebep var, ne de ben
korkağım. Onun için Muhip Beyin genç yaşından umulmayacak bir
karakterle, bizden önceki nesillere yaraşan bir jurnalci ruhuyla
bizden ziyade tarihçileri alâkadar edecek olan bu yazının
mukaddimesi üzerinde ehemmiyetle nazarı dikkati celbederiz
demesine, yani beni jurnal etmesine gülüp geçtim. Fakat burada
bence anlaşılamayan bir nokta var: Muhip Bey bizden ziyade
tarihçileri alâkadar eden bu yazı... derken, biz kelimesiyle
kimi ve hangi mesleki kastediyor? Eğer gazetecilik mesleğini
kastediyorsa kendisine vereceğim cevap şudur: Bu kadar ilmî ve
şümullü bir mesele bir gazetecinin ilmi, zekâsı ve ihatasıyla ve
gazete sütunlarında münakaşa olunamaz. Henüz gazetecilik mektebi
açılmadığı ve Muhip Bey de oradan mezun olmadığı için onun ilmî
seviyesi benimle bu meseleyi münakaşa edecek bir raddede
değildir. Ankara Lisesinden mezun olmak ise Muhip Bey'e bu
meseleyi benimle münakaşa edecek kadar bir salâhiyet
vermemiştir. Çünkü kendisi henüz sınıf geçmek için Ali Reşat
Bey’in kitabından tarih ezberlemeye çalışır ve Kül Tigin'i ve
Göl Tekin diye yalan yanlış öğrenirken ben Kül Tigin’i asıl
metninden okuyor, Türk tarihini kafamda sistemlendirmek için
onun boyunca kitap karıştırıyor, hakikî âlimlere çıraklık ederek
bir tarih amatörü olmak yoluna giriyordum. Benim yüzlerce kitap
okuyarak ve yıllarca çalışarak meydana getirdiğim bir eseri, o
eser ne kadar taslak olursa olsun, Muhip B. gibi henüz özenti
şiirler yazmak çağında bulunan çocuklar tenkit edemez.
Muhip B. bu yazım hakkında ehemmiyetle nazarı
dikkati celbediyor. Kimin nazarı dikkatini celbediyor ve ne için
celbediyor acaba? Kendisi tarihin nazariyeleri, usulü ve tespiti
hakkında ne kadar fikir ve bilgi sahibidir ki çizmeden yukarı
çıkabiliyor da söze girişiyor? Ahmet Muhip Beye ve Ahmet Muhip
Beylere top yekûn söylüyorum: Ben Türküm! Türk kanunlarının bana
verdiği müsaade ve salâhiyetler dahilinde herkesi ve her şeyi
tenkit edebilirim. Bu tenkit kanununun çerçevesi dahilinde olmak
şartıyla dünyadaki hiç bir kuvvet bana yan bakamaz.
Türk tarihini görüş tarzımız yanlıştır derken
ben hiç de, Muhip B. in sandığı gibi cüretkâr bir iddiada
bulunmadım. Bilâkis Türk tarihi âlimlerinin öteden beri
haykırdıkları, fakat kimseye anlatamadıkları bir hakikati yeni
bir tarzda ifade ettim. Evet, yine tekrarlıyorum ki Türk
tarihini görüş tarzımız yanlıştır. Çünkü biz medenî ve büyük bir
millet olduğumuzu ispat etmek istiyorsak tarihî hayatımızda bir
istikrar olduğunu ispata mecburuz. Medenî ve büyük olmayan
milletlerin hayatında istikrar olmaz. Halbuki dört ciltlik
tarih, hakikatin tamamen hilâfına olarak, bizi istikrarsız bir
millet gibi gösteriyor. Bizi dünyanın yetmiş iki yerinde yetmiş
iki devlet kurmuş bir millet olarak gösteriyor. Peki, eğer
hakikat bu ise ve biz kurduğumuz hiç bir devleti, hakikaten bir
iki asırdan fazla yaşatamamış bir milletsek nasıl olur da
dünyanın ikinci milleti olduğumuzu iddia edebiliriz?
Halbuki benim ortaya sürdüğüm tez şudur: Türk
tarihini bir bütün olarak mütalaa etmek lâzımdır. Sülâleleri
devlet olarak mütalaa etmek yanlıştır. Çünkü sülâleleri ayrı
devlet saymak zihniyeti, sülâlelerin hâkim oldukları devirlerde
revaçta bulunan ve bugünün ileri ve milliyetçi zihniyetine
yaraşmayan geri bir düşünüştür. Halbuki dört ciltlik tarih Türk
tarihini bir bütün olarak değil, parçalayarak mütalaa ediyor ve
birbirleriyle olan irtibatını bulamıyor. Bunun için Muhip B.'e
bir daha edeyim ki o tarih 500 değil bir tek âlimin kaleminden
çıkmışa bile benzemiyor. Bunu anlamak için de yalnız Orhun'un
birinci sayısında gösterdiğim ismihas yanlışlarına bakmak
kâfidir. Yalnız Kül Tigin'i Gültekin yazmak bile o tarihi
yazanlar arasında bir tek âlim olmadığını ispata yetişir. Çünkü:
bir kere onların Orhun âbidelerini okumadığını gösterir. Sonra
Türk dilinin kaidelerini bilmediğini anlatır (çünkü eski
Türkçe’de ve bugünkü şark Türkçe’sinde g ile başlayan hiç bir
söz yoktur.) Ve en sonra "prens" mânâsına olan tigin ile "boş"
mânasına gelen tekin'i karıştırmakla insan nihayet kendi
boşluğunu meydana koymuş olur. [ 4 ]
Benim, popüler mahiyette olsa da yılların
emeğiyle vücuda gelmiş bir yazımı bir iki kalem darbesiyle
berbat (!) eden Muhip B. Türkçe’yi de bilmiyor. Bakınız şu
ifadeye: Bir edebiyat hocası olduğu halde memleketimizin ve
hattâ Avrupa’nın en değerli âlimlerinin görüş tarzını tenkit
eden bu fazla taşkın iddia şudur. Gördünüz mü Türkçe’yi? O halde
edebiyat hocası olduğumu ileri süren Muhip B.in şu cümlesini
edebiyat hocası sıfatıyla önce bir düzelteyim. Bu cümleye göre
edebiyat hocası ben olmuyorum. Taşkın iddia edebiyat hocası
oluyor. Görülüyor ki fiili, faili yerinde bir cümle yazmaktan
âciz olan bu lise mezunu Türkçe’yi ancak Salamon, Nobar veya
Çaldaris kadar biliyor. Bu kabil Don Kişotça yazılar "Fon
Lökok"la "Pol dökok"u birbirine karıştıracak kadar cahil olan
gazeteciler için pek ayıp sayılmazsa da lise mezunu olan Muhip
B.in, bir lise hocasının yazışını tenkide yeltenirken biraz daha
bilgili ve şuurlu olması icap etmez miydi?
Hem anlayamıyorum: Muhip B.in memleketimizin
ve hattâ Avrupa’nın en değerli âlimleri dediği zevat kimlerdir?
Bir kere Muhip B. in Avrupa âlimlerinin isimlerini bile
bilmediği muhakkaktır. Çünkü bir lise mezunu bunları bilmez.
Fakat şu bizim memleketimiz âlimleri acaba kimlerdir? Eğer Muhip
B. bu sözüyle 4 ciltlik tarihi yazanları kastediyorsa aldanıyor.
Her ne kadar bu zevattan hiç birisi kendisinin âlim olduğunu
iddia edecek kadar ciddiyetsiz ve hafif değilse de galiba Muhip
B. onların hepsini âlim sandığı için ben burada o zevatın âlim
olmadıklarını Muhip B. e göstermek mecburiyetindeyim. Anadolu
kitabeleri sahasında değerli bir mütehassıs olan (fakat eski
Türk tarihi sahasını hiç bilmediği oradaki yanlışları
düzeltmediğinden anlaşılan) Balıkesir mebusu İsmail Hakkı Bey’i
şöyle bir tarafa ayırırsak, evet bu heyet arasında bir tek âlim
yoktur. Âlim demek ilmî eserler yaratmış ve şöhreti dünyaca
tanınmış insan demektir. Halbuki onların arasında eskiden beri
tarihle uğraşan Yusuf Akçura Bey bile hiç bir ilmî eser vücuda
getirerek şöhretini dünyaya tanıtmış değildir. Eğer Muhip B.
âlim diyerek tarih heyeti arasında bulunan Hâmit ve Ali Muzaffer
B.’ ler gibi sabık darülfünun hocalarını kastediyorsa yine
aldanıyor. Çünkü hiç bir eserleri bulunmayan bu zevat, hayal bu
ya, âlim olsalardı cehaletleri yüzünden darülfünundan
çıkarılmazlardı. Bu heyetin azasından olan ve ileri
gelenlerinden bulunan Reşit Galip B. bile henüz amatör bir
müptedi sayılabilir[ 5 ] . Ülkü mecmuasında (sayı 9) çıkan
tarihî bir makalesinde Yavuz Sultan Selim’in Türkçe şiir
yazmadığını söyleyecek kadar vukufsuzluk gösteren, hele bu
iddiada bulunurken Lâtifi tezkiresine dayanarak okuduğunu dahi
anlamadığını ispat eden ve Lâtifî'nin adını bile doğru dürüst
bilmeyip Lûtfı yazmak suretiyle bu malûmatın kendisine başkaları
tarafından verildiği şüphesini uyandıran ve Sehî ve Lâtifi
tezkirelerinin verdiği malûmatı kendi kafasındaki fikri sabite
göre izaha kalkışan Reşit Galip B.'e de âlim denilemeyeceği
gayet tabiîdir[ 6 ] . Sadri Maksudî B.'e gelince onun da âlim
olmayıp müptedi olduğu ve Sorbon müderrisi diye imza atmakla da
kendisini reklâm ettiği, Köprülüzade Fuat Bey’le yaptıkları
münakaşa dolayısıyla ilim efkârı umumiyesine malûm olduğundan
(merak edenler Türk Yurdu ve Türkiyat mecmualarında bu
münakaşayı okuyarak hüküm verebilirler) şu sual kendiliğinden
doğuyor [ 7 ] . Bu değerli âlimler acaba kimlerdir?
İmdi: Ben böyle müptediler tarafından yazılan
ve içinde tabiatıyla bir çok yanlışlıklan bulunan bir eseri
tenkit edersem bunda memleket hesabına ne zarar vardır? Tarih
cemiyeti hüsnüniyetle bir eser vücuda getirir. Fakat hüsnüniyet
kâfi olmadığı için bunda kaş yaparken göz çıkarır. Ben de o
kitabı hüsnüniyetle tenkit ederim. Eğer iddialarım haklı ise
tarih cemiyeti onu derhal kabul eder. Haksızsam, haksız olduğumu
bana ispat eder. Eğer haksızlığım meydana çıktığı halde inat
edersem kötü bir maksadım var demektir: Eğer tarih cemiyeti de
benim haklı iddialarım karşısında inadında devam ederse onun
kötü bir niyeti var demektir. Fakat her ne de olsa bu münakaşa
benimle onlar arasında cereyan eder. Muhip B. gibi lise mezunu
çocuklar bu münakaşaya karışamazlar.
Muhip B. aynı milletten olan bir takım
zümreleri idare eden ayrı devletleri sülâle sanan ve devletle
sülâleyi birbirine karıştıran bu atsıza verilecek cevap bize ait
değildir diyor". Peki Muhip B.! Size ait değilse ne diye bu
kadar çene çaldınız? Gösteriş olsun diye mi? Yoksa gazetecilik
dolayısıyla sütun doldurmak için mi?
Evet, tarihî görüşümüz yanlıştır. Gök Türk,
Dokuz Oğuz, Uygur, Karahanlı, Selçuk, Karahıtay, Nayman, Çingiz
devletleri değil, sülâleleri vardır. Beni devletle sülâleyi
birbirine karıştırmakla itham eden Muhip B. acaba devletle
sülâlenin doğru bir tarifini yapabilir mi? Eğer yapsaydı
muhakkak bu iddiada bulunmayacaktı. Belki istifade eder diye
burada kendisine yeniden izah edeyim ki: Meselâ Gök Türklerle
Dokuz Oğuzlar iki ayrı devlet değildir. Fark: Birinde Gök Türk
boylarının, birinde de Dokuz Oğuz boylarının diğer bütün boylara
hâkim olmasıdır ki, buna da sülâle farkı derler. Muhip B. belki
bilmez ama sülâle diye yalnız aileye değil, kabileye de derler.
Çünkü, zaten hükümdar olan da o kabilenin başında olan ailedir.
Yazısını "Türk gençliği bilmediği mevzular
üzerinde bu kadar ulu orta iddialara girişmemelidirler" diye
bitiren Muhip B.'in yine yanlış olan bu cümlesini "Türk
gençleri..." diye düzelttikten sonra bu hitabı aynen kendisine
tekrarlayarak soruyorum! Yıllardır uğraştığım bu mevzu üzerinde
bir amatör kadar, ben salâhiyet sahibi değilim de gazeteci Muhip
B. mi salâhiyet sahibidir?
Delikanlı, haddini bil!
ORHUN, (1934), Sayı: 3